Derdi Olan Bir Oyuncu: Billur Melis Koç

Yazan: Berna Balkaya

Sektörün tam kalbinden oyunculuğa geçiş yapan bir sanatçı Billur Melis Koç. Yıllarca setlerde sanat yönetmenliği yaptıktan sonra kulvar değiştiren oyuncu, yeni yolculuğu için oldukça heyecanlı. Sıcak bir İstanbul gününde, Nişantaşı’nda buluştuğumuzda birbirimizi ne kadar özlediğimizi fark ettik öncelikle. (Evet, kendisiyle eski arkadaşız.) Bıcır bıcır tavrı, aynı zamanda kadın ve toplum olaylarına olan duyarlılığı ile sohbetimiz su gibi akıp geçti. Sizlerin de Melis’i yakından tanımanız için aradan çekiliyor ve sizleri Melis’in kendi cümleleriyle baş başa bırakıyorum.

Öncelikle eğitiminden ve sektöre girişinden biraz bahsedelim; yani Billur Melis Koç kimdir? Biraz seni tanıyalım lütfen.

Eğitimim güzel sanatlar üzerine, heykel bölümünden mezunum. 2010 senesinde mezun olduğumda idealist bir şekilde aklımda heykelle devam etmek vardı. Kadıköy’de Yeldeğirmeni’nde bir atölyem vardı. Üç sene boyunca atölye çalışmalarım ve kişisel sergilerim oldu. Heykel biraz masraflı bir iş ve heykelden para kazanmak maaleseef çok kolay değil. Daha sonra atölyemde sinema filmleri ve reklamlar için sahne aksesuarları yapmaya başladım. Daha sonrasında da dönem filmlerine dekorlar yapmaya başladım. Dekor kısmında çalışırken, aynı zamanda set kısmında da aktif olmaya başladım. Asıl amacım sinemadan para kazanıp heykeli beslemekti. Kısa bir süre bu şekilde gittikten sonra sinema sektörü çok sert olduğu için ben elimi verip kolumu kaptırmış oldum. Daha sonrasında atölyemi kapattım ve tamamen setlere döndüm. Derken böylece dokuz sene geçti, uzun bir süre şef asistanlık yaptım hala özel projelerde sanat yönetmenliği ve şef asistanlık yapmaya devam ediyorum. Bu dokuz sene benim, sektöre hakim olmamı ve sektörü öğrenmemi sağladı. 

Peki buradan oyunculuğa geçişin nasıl oldu?

Esasen ben üniversiteye gidene kadar hep tiyatroyla ilgilenmiştim.  İlkokulda oyun yazıp oynayıp,  daha sonra liseler arası tiyatro yarışmalarına katılıp AKM’de ödül almışlığımız da vardır. Anton Çehov’un “Evlilik” oyunlarını uyarlayıp, oraya iki farklı karakter sokmuştuk. Üniversitede ise modern dansı keşfedip Demet hocamızla ve birkaç kişiyle “Anadolu Üniversitesi Modern Dans Topluluğu”nu kurduk. Ve sonrasında Zeynep Tanbay ya da  Çıplak Ayaklar Kumpanyası gibi kuruluşlardan hocalar çağırdık. Tüm imkanları kullanarak o topluluğu oluşturduk. Dansın üzerine düştüğüm için bir dönem tiyatroyu aksattım fakat öğrenciyken bir yandan da ekstra para kazanmak adına klip ve reklamlarda oynamaya başladım. Aynı dönemde “Seni Görmem İmkansız” grubundan Gaye Su Akyol ve Tuğçe “Çok Mutlusun” isimli şarkılarına klip çekeceklerdi ve klibi Emre Akay çekiyordu. Klipte benim oynamam istendi ve biz Emre’yle ilk o zaman tanıştık. 2012’nin başı olması lazım ve Emre klip yönetmenliğinin yanı sıra bir film çekimi için de hazırlıklara başlıyordu ben de aynı dönemde kendim için bir fotoğraf serisi çekmeye karar verip, tüfekle fotoğraflar çekiyordum. Emre o fotoğraflardan sonra Ayşe karakteri için Melis olur düşüncesine kapılmış. Ana karakterden bahsedildiği için ilk önce benim için bir olasılık bile değildi açıkçası. Fakat daha sonra Emre’ler proje dosyalarını hazırlarken referans olarak benim fotoğraflarımı kullanmışlardı. Emre’yle daha önce sanat yönetmeni olarak da çalışmıştım ama oyuncu olarak çalışacağımı hiç düşünmemiştim. Daha sonra benden rol için deneme oyun istediler. Rol bana kalmaz ama kamera arkasındaki herkesi tanıyorum o yüzden iyi oyun vereyim rezil olmayayım diye epey de çalıştım oyun vermek için (Gülüşmeler). 

Seni Av filminden önce başka yapımlarda izledik mi? Televizyonda ya da sinemada mesela.

Sinemada ya da dizilerde profesyonel oyuncu olarak bir deneyimim olmadı ama çok fazla klipte ve reklamda rol aldım.   

Peki Av filmine geri dönersek; Emre Akay’la yollarınızın nasıl kesiştiğinden az önce bahsettin. Anladığım kadarıyla iyi bir sinerjiniz var. Sette nasıldı iletişiminiz? Daha önce sanat yönetmeni olarak çalışmışsın Emre’yle fakat oyuncu ve yönetmen olarak nasıldı aranız?

Biz filmi çekmeye başladığımızda Emre’yle neredeyse altı senedir tanışıyorduk. Birbirimizi çok iyi tanıyorduk. Ben bu film için sete girmeden önce de çok çalıştığım için sete girdiğimizde aslında hali hazırda çok fazla iletişim halindeydik. Şunun hep farkındaydım: Az bütçemiz vardı ve bu filmi yirmi dokuz günde çekmemiz gerekiyordu. Ve ben yıllardır kamera arkasında çalıştığım içi ve çok fazla sette oyuncu izlediğim için bu sette benim iki üç tekrardan fazlasını yapma şansımın olmadığını biliyordum. Mekanlarımızın da lojistiği çok zor yerlerdi. O yüzden filmden önce uzun bir süre sahnelerime çalıştım. Tür filmi çektiğimiz için karakterin a noktasından b noktasına varışının çok planlı olması gerekiyor bir oyuncu için. Emre sette açıkçası benimle ilgili çok fazla müdahelede bulunmadı çünkü onun için filmin çekim süresinin kısalığı büyük bir dezavantajdı. Karakteri çok iyi çalıştığım ve Emre’nin de ne istediğini çok net bildiğim için iletişimimiz çok sağlıklı ve rahat ilerledi. 

Senaryoyu ilk okuduğunda karakterle ilgili ne düşündün? Ayşe karakteri sende ne gibi duygular uyandırdı? 

Karnım ağrıdı (kahkahalar). Ve bütün set süreci boyunca da karnım ağrıdı. Dokuz senedir bu işi yapıyordum ve yer aldığım hiç bir işte hiç böyle bir kadın karakterle karşılaşmamıştım. Zaten pek fazla kadın karakterle de karşılaşmıyoruz aslında. Bu yüzden bu durum ilk başta beni heyecanlandırdı fakat sonra da korkutmaya başladı çünkü riskli bir karakter. Emre’yle birlikte karakterin iç güdülerini ve nerede nasıl hamle yapacağını çok iyi belirledik,  bu yüzden de korkmama rağmen çekimlere rahat başladım. Kadın cinayetlerinin çok yoğun olduğu bir ülkede yaşıyoruz ve sözel yada fiziksel olabilecek bütün şiddetlerden kaçan bir kadın var karşımızda. Bütün film boyunca kim olduğunun önemi olmayan bir kadın kaçıyor ve senaryo bu taraftan birçok yerden tartışılıyor aslında. Bizim yapmak istediğimiz bu kadınların var olduğunu göstermek. Senaryoyu ilk okuduğum zamanlar Çilem Doğan’ın mahkemesi devam ediyordu ve ben senaryoyu ilk okuduğumda korku filmi gibi, bu kadınlar ne yaşıyor diye düşündüm. Bu kadınlarla ilgili çok fazla dram filmi izledik fakat Emre’nin yaptığı gibi bir tür filmine yerleştirilen böyle bir kadın kahraman görmemiştik daha önce. Senaryo bana bu yüzden çok ters köşe gelmişti ve çok heyecanlandım ilk okuduğumda. 

Bu kolay olmayan bir karakter Melis, hazırlık sürecin nasıl geçti Ayşe karakteri için?

O dönem çok fazla kadın derneğiyle dirsek temasında bulundum, kadın cinayetleriyle ilgili araştırmalar yaptım. Zaten bir sürü örneğine denk gelindiği için ülkemizde maalesef birçok kadını ve yaşadıklarını araştırmaya başladım. Bir yerden sonra o kadar kayboluyor ki insan bunun öncesi sonrası birbirine giriyor. Buradan yola çıkarak Ayşe’nin de öncesini ve sonrasını sorgulamaya başladım. Bir sürü olasılıklar üzerinden Ayşe’yi okumaya çalıştım. Ayşe’yi, hayatını ve onu o noktaya getirebilecek olayları… Bizim yoğunlaştığımız yer bu kadının ne hissettiğiydi. Çünkü biz o gerilimi istiyorduk çünkü biz bir gerilim filmi çekiyorduk ve bunu başardığımızı da düşünüyorum. Ben en çok diğer karakterle uğraşmaya başladığımda zorlandım. Ayşe’nin kendini savunma kısmı diyelim çünkü Ayşe hiçbir zaman birine zarar verme içgüdüsüyle hareket etmedi aslında. Ve dolayısıyla hikayelerden sıyrılmaya başladım ben Ayşe’yi bir yerden sonra ne kadın ne de erkek olarak kodlamayı bıraktım. bu tür filmlerde kadın kahramanlaştırılmak ya da seksapalitesi yüksek bir yerlerde tutulmak istenir ama biz Ayşe’yi çok nötr bir yerde tutmak istedik. Mesela normalde kadınlar sürekli plastik bir obje gibi gezmez ve ben bu yüzden filmde bu doğallığı vermek için Ayşe’nin koltuk altının doğal halinde kalmasını istedim. Ben cinsiyetten ziyade Ayşe’nin başına sürekli bir şeyler geldiği için “şimdi ne yapacak?” sorusunu sorarak ilerledim. Kadın ya da erkek değil de tamamen insani çözümler bulabileceği bir forma büründürdüm. Oyunculuk adına profesyonel bir eğitim almadığım için çalışma sürecimde eski tiyatro dönemlerimi hatırladım. Çok fazla kitap okudum. Her gün adaya gittim, tek başıma ormanda yürüdüm. Kendimi sürekli bir anksiyetik halde buldum ve bu sürecin sonunda gastritim oluştu. 

Set süreciniz nasıldı? Asla unutamayacağım dediğin bir anın oldu mu?

Aslında çok fazla unutamayacağım anım var sette geçen. Ama Yağız Can’la (Konyalı) bir sahnemiz var onu mesela hayatım boyunca unutabileceğimi sanmıyorum. Çünkü hayatımda ilk defa biriyle birbirimize karşılıklı kafa attık (gülüşmeler). Ormanda çekim yapıyoruz ve o ormanda bir daha çekim yapamayacağızı biliyorduk çünkü hava bozdu, yağmur yağacak ve biz bir boğuşma sahnesi çekiyoruz. Çok hızlı çekmeye çalışıyoruz ve en son yakın çekime geçtik. Ben hiperaktif bir insanım ve Yağız Can da öyle. Son planları çekiyor olmanın verdiği heyecanla birlikte çekmemiz lazım derken Yağız Can’la birbirimize kafa attık. İkimizin de canı epey fazla acıdı ve tek düşündüğüm o sırada yüzüme bir şey olup olmadığıydı çünkü sahne devamlılık isteyen bir yerde kesiliyordu ve en önemli kısım hava patlayacağı için devam edip edemeyeceğimizdi. Daha sonrasında bir şekilde kalktık ve acılarımızı unutup sahneyi çekmeye devam ettik. 

Başrolü Ahmet Rıfat Şungar’la paylaşıyorsun. Onunla nasıldı enerjiniz? 

Ahmet’le biz zaten benim sanat yönetmenliği yaptığım zamanlarda çalışmıştık, sete girdiğimizde birbirimizi tanıyorduk. Filmle ilgili çok fazla konuştuk ve prova yaptık. Ahmet canlandırdığı karaktere başka bir yerden bakmamızı sağladı. Ahmet’i çok seviyorum o yüzden de diyaloğumuz çok temiz ve sorunsuz ilerledi. Ama ben zaten set kökenli biri olduğum için sadece oyuncularla değil set ekibiyle de çok iyiydim. Hiçbir oyuncuyla sorun yaşamadım set boyunca. Hepsine öpücük. Çok seviyorum hepsini.

Filminiz en son İstanbul Film Festivali’nde gösterildi ama bunun öncesinde yurt dışı da dahil olmak üzere bir sürü festivalde gösterildi. İlk başrol deneyiminle bu kadar çok festivalde yer almak sana ne hissettirdi?

Biz filmi çektikten sonra izleyiciyle buluşması biraz uzun sürdü. Filmi çekme sürecimiz de uzun sürdü bu arada. Bir karaktere hazırlanırken ve alışmaya çalışırken filmin çekimlerinin sürekli erteleniyor olması en zor kısmıydı benim için. Ayşe’den soğumamak adına Ayşe’yi daima sıcak tutmak zorundaydım. Filmin çekimleri bittikten sonra da ben sıcak tutmaya çalıştım çünkü izleyiciyle buluşana kadar o karakterle bağını koparmak istemiyorsun. Ve filmimiz yayınlandığında ilk gösterimimiz pandemiye denk geldi. İlk olarak İsviçre’de gösterim yaptık ve çok iyi geri dönüşler aldık. Ardından Fransa, Portekiz, İtalya, İngiltere, Amerika, Kuzey Amerika’nın bütün şehirlerinde online gösterimler yaptık. Ben bunu bu süreçte fiziksel olarak yaşayamadım tabii ve ilk işimde izleyiciyle biraz enteresan bir yerden buluşmuş oldum, farklı bir deneyim oldu benim için. Avrupa ve Amerika’daki festival izleyicisinden Ayşe’ye dair düşündükleri adına bir sürü geri dönüş ve mesaj aldım. Benim karakterim nazarında geri dönüşlerin hepsi çok iyiydi. Keza filmimiz ve yönetmenimiz adına yapılan kritikler de çok iyiydi ve bu pandemi döneminde gelen pozitif geri dönüşler bizim için çok motive edici oldu. Bire birde izleyiciyle ilk karşılaşmamız ise İstanbul Film Festivali’nde oldu ve ben açıkçası çok heyecanlandım. Heyecanımın yanı sıra biraz sinirlerim de bozulmuştu çünkü gösterimimiz 1 Temmuz’a denk geldi ve o gün biliyorsunuz ki İstanbul Sözleşmesi’nden çıkıldı. Ve filmimizin dokunduğu kısım bu kısımdı ama her şeye rağmen tabii kendimi daha mutlu bir yerde tutmaya özen gösterdim. İlk fiziksel deneyimimde hem mutlu hem de üzgündüm yani. 

Fotoğraf: Muhsin Akgün

Bundan sonra bu disiplinleri bir arada mı götürmeyi planlıyorsun? Sanat yönetmenliğine devam edip aynı zamanda oyunculuk mu yapacaksın yoksa tamamen oyunculuğa geçmek gibi bir plan var mı kafanda?

Biz filmi çektikten sonra ben bir süre daha sanat yönetmenliğine devam ettim. Nuri Bilge Ceylan’ın “Kuru Otlar Üstüne” filminin çekimlerine gittim. Semih Kaplanoğlu’nun iki tane filmini çektik. Arada birkaç dizi çektim, sanat yönetmenliği işi devam etti ama bir yandan da oyunculuk işleri gelmeye başladı. Ben filme başka bir şekilde dahil olmuştum ama filmin cast direktörlüğünü Gökçe Doruk Erten yapıyordu. Filmden sonra Gökçe’yle tanışmış olduk ve bu işte beraber yürümeye karar verdik. Dolayısıyla bana artık birçok iş gelmeye başladı ve ben artık bir karar vermek zorunda kaldım. Arada ufak tefek işler yapmış olsam da aslında bir senedir sanat işine ara vermiş oldum ve bir süre de kapatacağım gibi görünüyor. Bu film sürecinde o eski tiyatro günlerimi hatırladım. Çok emek verdim, çok çalıştım ve bu çalışma süreci de beni tatmin etti. O yüzden artık tamamen oyunculuk işine dönmeye karar verdim. Filmi çektikten sonra Craft Tiyatro’da bir sene eğitim aldım. Çok fazla oyun okuması, çok fazla tirat çalışması gibi tarafları olduğu için bana çok büyük katkısı oldu. 

Önünde yeni projeler var mı? Yakın zamanda seni bir yerlerde izleyecek miyiz?

Şu anda bir projemiz bitmek üzere, bir dizi projesi. Netflix’te yayınlanacak. 2022’nin başında gösterime girecek çok yüksek ihtimalle, ismi “Sıcak Kafa”. Mert Baykal ve Umur Turagay birlikte çekti. Önümüzdeki hafta çekimlerini bitiriyoruz. 

Orada nasıl bir rolde izliyoruz seni peki? Rolün tarifinden ziyade Ayşe çok keskin bir karakter olduğu için bir sonraki projende önüne ne geldiğini merak ettim.

Ayşe’den tamamen alakasız bir roldeyim orada. Afşin Kum’un ödüllü bir romanından uyarlama bir dizi. Çok güzel bir kadroyla çekildi bu arada dizi. Beni çok heyecanlandıran bir kadro açıkçası. Bu projenin dışında bir tane sinema filmi var. Ağustos’ta çekeceğiz ama onunla ilgili maalesef şu an bir şey söyleyemiyorum ama orada da yine Ayşe’den çok farklı bir karakterdeyim ve benim çok istediğim bir karakter çünkü bu komedi yanı ağır basan bir proje. Bunların dışında da görüşmelerini sürdürdüğümüz birkaç proje var. 

Peki son olarak olmazsa olmaz sorumu sorayım; oyunculuk yolculuğunda çalışmak istediğin yönetmenler kim?

O kadar çok var ki! (Kahkahalar) Yabancı yönetmen zaten çok fazla var. Yani bir sıralama yapamıyorum. Mesela Alejandro González Iñárritu’yu çok isterim. Leos Carax kesinlikle isterim. İnsanlar Carax’ı daha çok Holy Motors’la tanıdı Türkiye’de ama ben daha çok Köprü Üstü Aşıkları dönemine bayılırım. Paul Thomas Anderson tabii ki de! Sonra Safdie kardeşleri de çok çok isterim. Good Time filmlerine bayılmıştım. O oyuncularla o filmi götürmeleri beni çok etkilemişti. Noah Baumbach’la çalışmak isterdim. Emre Akay’la tekrar çalışmak isterim mesela. Hatta Emre’yle gözüm kapalı tekrar çalışırım. Onun dışında Nuri Bilge Ceylan diyeceğim tabii ki de. Bilge abinin oyuncu yönetiminde çok iyi olduğunu düşünüyorum. Daha önce kendisiyle kamera arkasında da çalıştığım için karakteri nasıl geliştirdiğini ve oyuncuyu bambaşka bir forma soktuğunu gördüm. O deneyimi gerçekten yaşamak isterim fakat daha iyi kadın karakterler yazarsa. Bilge abi daha çok erkek karakterlerin çözümlemesi üzerinden gidiyor ama kendisinden özel kadın karakterler bekliyoruz. Ve son olarak Yeşim Ustaoğlu’yla da çalışmak isterim. Daha çok kadın yönetmenlerle çalışmak istiyorum diyebilirim hatta. 

Bunlar da ilginizi çekebilir

Yorum Bırakın