Heated Rivalry: Aslında Hiçbirimize Yetmiyor

Yazan: Ceylan Güleç

Hayattan hak ettiklerini almaya gelir gibi… Bir aynadan sekip göze birden vuran ışık, sudan sıçrayınca parlayan balık… Asla tahmin edilemeyen deprem… Parlak, soluksuz, öngörülemez! Dünyanın sonundan ya da savaştan, kıtlıktan ya da eriyen buzullardan bahsetmiyorum. İçine alan, sürükleyen, kaçınılmaz olan o sesi duymayı anlatmaya çalışıyorum; aşkı. Herkesin hakkı olan aşkı.

Heated Rivalry’nin kurmaca karakterleri; Shane Hollander ve İlya Rozanov, biz sizi neden bu kadar çok sevdik?  Yanıtı dördüncü bölüm finalinde çalan İki binlerin başında fenomen olmuş T.a.T.u  grubunun “All the things she said” şarkısında geçen sözle vermek isterim;

“THIS IS NOT ENOUGH!”

Çünkü bu kadarı yetmiyor. Çünkü bu kadarı aslında kimseye yetmiyor!

Rachel Reid’in “Game Changers” serisinden Jacob Tierney tarafından ekrana uyarlanan Heated Rivalry’de bir sezonun sonuna geldik. Hikayeyi senaryolaştırıp çekerken bu kadar sevileceğini, hatta bu güne kadar izlenme rekorları kırmış pek çok diziyi ezip geçeceğini düşünmüşler midir? Yaratıcı ekibin yola çıkarken bir iddiaları mutlaka vardır fakat bu kadarını hesapladıklarını sanmıyorum. Çünkü hikaye en basit haliyle hokey oyuncusu iki genç erkeğin birbirine olan romantik çekimini anlatıyor. Nihayetinde dünya üzerinde genel olarak kabul gören bir öyküden bahsetmiyoruz. Yıllardan iki bin yirmi altıda olsak bile tarih boyunca sadece ihtiyaç duyulduğunda anlayışla karşılanmış, ihtiyaç bitince son hızla yok sayılmış, alıştığımız düzene aykırı bulunan bir hal sonuçta bu durum.  Dünyanın bildiğimiz oluşumundan bugüne, insanın insana, insanın doğaya, insanın kendisine ettiğini başka hiçbir şey edemiyor biliyorsunuz. Dünya doğdu ve durmadan değişti. Bugün biraz daha yalnız, biraz daha şüpheci, belki de kalabalığın içinde öylece sorgulamadan yaşayıp gidiyoruz. Her toplumun kendine ait bir ahlakı, onayladıkları ve onaylamadıkları var. Yine durdukları yerden dünyanın geleceğine dair öngörebildiği ölçüde kaygıları var. Durup anlamak yerine, herhangi bir konuda yargı dağıtıp dönüp gitmek düzenin kolayına gelen ve onu besleyen bir tutum. Yeter ki bana ayna tutup gözümü alma da ben seninle doyasıya kavga edeyim. Bu cümleyi gündelik hayattan, savaşlara kadar alıp taşıyabiliriz değil mi?

Ama burada, Shane ve İlya üzerinden izlediğimiz hikayede sessizce başka bir şey oldu! İletişimin rengi ilişkideki en ufak ayrıntıyı sosyal medyada göstermekten sır tutmaya, saklanırken birbirinden de kaçmaya, kaçarken aynı mağarada denk gelmeye ve o karanlığın içinde kaçınılmaz bir şekilde temas etmeye gelince biz de en ilkel haliyle iki insanın birbirine ne kadar derin bir bağla bağlanabileceğini hatırlamış olduk. Devrim gibi bir bağışlanma hikayesi izledik sezon boyunca… Nasıl bir affedişten bahsediyorum? Şöyle; sırtının sıvazlanmasına alıştığımız öyküler var, bir de anlamadan dinlemeden tekme tokat susturulmasını kabul ettiğimiz öyküler. Biz hor görülmesini ezber ettiğimiz bu hikayeyi neden bu kadar sevdik? Belki de İlya ve Shane’in gündeliğin içindeki bağa herkesten daha zor kavuşmalarını izlerken, asıl ihtiyaç duyulan halin de iki insanın birbirini kırılma anlarında yalnız bırakmaması ve bazen sadece bir insanı gece yatakta öylece bir şey okurken gözlükleriyle ilk defa gördüğümüz an içimizin ne kadar rahatlayabileceğini çok sade bir yerden bize hatırlatmış olmasıydı bu denli gönül telimizi titreten.

Elbette bu kadar değil! Çoğunluğa hak görülen aşkın, kutsanmayan alanda hangi inkarlardan geçmek zorunda kalarak bir yan yana olma haline dönüştüğünü adım adım takip ettik. İlya ve Shane, Türkçe bir şarkı sözü olsun deselerdi “Özleye özleye kavuştuk birbirimize, birbirimize vitaminler moraller verdik” olsun derdim. Hokey oyuncusu iki erkek, yüz yılların sert erkeklik ezberinin içinde birbirlerini bulduklarında önce inkar ettiler duygularını. Basit bir tensel temas olduğuna yürekten inanmaya çalıştılar. Oysa ki hiçbir temasın sıradan olmadığını biliyoruz. Sadece bu yüzyıl bize sürekli bunu geçiştirebileceğimizi savundu, en ufak yas belirtisinde “Devam et” çığlıkları yükseldi arkadaş çevrelerimizden. Aynen onlar da bu ezbere uyarak devam ettiler ve birbirlerini herkesin onaylayacağı şekilde geçiştirmeye çalıştılar. Hem de bunu büyük bir coşkuyla yaptılar. Yıllar aralarında bu kaçak ritimde kayıp giderken sadece bir gün, daha önceki günlere benzemedi. O gün ne oldu? Çok sıradan bir şekilde tost yiyip biraz sohbet ederek birbirlerinin hayatlarına dahil oldular. Gündelik hayatın en büyük sözlerden daha çarpıcı bir yakınlık ihtiva ettiğini fark ettikleri anda karakterlerden biri kaçmayı tercih etti. Peki bu bir tarafın terk edilmesinin ve diğer tarafın kaçıp gitmeyi kolay bulmasının hesabı kime yazılır? Dünya tarihine, günümüz söylemlerinden, duruma göre yer değiştiren insanlık algılarına kadar bence hepimize yazılır.

Biz iki karakterin öyküsünü izlemeye devam ederken dizinin yaratıcıları harika bir viraj alarak bir bölüm boyunca ana hikayeden kopma cesaretini gösterir ve ligdeki hokey takımlarından bambaşka iki erkeğin öyküsünü merkeze çeker. Yine incelikli duygular, gündelik mücadelenin, basit anların ışığında anlatılır. Hal böyle olunca hikaye tanıdığımız karakterlerin dışına çıksa da kendisini o kırık gülümsemeyle izlettirmeye devam eder. Bence bu bağımsız bölümün adı insanlık olarak hep kaçındığımız “Ayna” olabilirmiş… Elbette daha sonra bu çift üzerinden gözlerimizi kamaştırana kadar hem izleyiciye hem de ana karakterlerin hayatına ışık tuttular.

İlya ve Shane, çekimlerinden, duygularından kaçmaya çalışırken hayatın içinde aşk kadar doğal bir şey olur; Ölüm. İlya’nın babası vefat eder. İçinden çoktan çıkılmış aile evine geri dönmek, artık hayatta olmayan baba, ağabeyle edilen kavga… Duygusal olarak diyemem, bu tanım basit gelir bu sahneler için. İnsan olarak yaşamakta zorlandığımızda dönüp baktığımız yerde aklımıza ilk kim geliyor? Ve o kritik anda sahnede yerini İlya ve Shane’in hesapsızca yaptığı telefon konuşması alır. İlya, en savunmasız halinde içini döktüğü yerde, karşısında beklentisiz şekilde kucak açan bir deniz bulur… Saf sevgi, belki de basit bir telefon konuşmasıydı… Bu sahne acıtmadan damarı bulan iğne gibi akıp gitti içimizden… İlya, sevgisini ancak sert bir kayıptan sonra anadilinde (Rusça) yani yine saklanarak (Shane Rusça bilmiyor) ifade edebildi.

Ama “This is not enough!”

Çünkü, hayata, bugüne, bu öğrenilmiş ahlaka, ezberlenmiş değer yargılarına bu yetmiyor. Zaman, kayıplar, kaçamak itiraflar eşliğinde akarken İlya ve Shane, rakip takımlarda birbirlerine karşı sertçe mücadele etmeye başlar. Maç sırasında Shane ciddi şekilde yaralanır. Ve yine ancak ölümle, yani hayattan vazgeçme, kayıp söz konusu olduğunda gelen o cesaret bu sefer Shane’i bulur. Hastane odasına ziyarete gelen İlya’ya yazın bir dönemini birlikte geçirmeyi teklif eder. Yanıt belli; “Hayır.”. Hayır, çünkü yüz yıllardır bildiğimiz kabul edilen öykü bu değil.

Ama, “This is not enough!”

Ve dizinin yaratıcıları tam yerinde o aynayı hem karakterlere hem de bizim gözümüze doğru tutar. Arada bağımsız olarak anlattıkları Scott ve Kip’in hikayesinin zirve sahnesini Shane ve İlya’nın ayrı geçirdikleri dönemin üzerine öylece bırakıverir. Scott ve Kip hokey sahasının ortasında herkesin gözü önünde birbirlerine olan sevgilerini tüm yargılara inat gösterir.

Aşkın, saf sevginin, gözümüzü alan, içimizi vuran yansıması İlya’nın, Shane’in birlikte vakit geçirme teklifini kabul etmesine neden olur. Belki de bir deneyimin kolay olmasa da mümkün olduğunu görmek, gösterebilmekte bir devrim meselesidir.

Evet, Heated Rivalry tüm bu insan olma detayları, aşkın kaçınılmazlığı, cesareti nedeniyle çok sevildi. Yıllara yayılan bölümler boyunca, karakterlerin yaklaşıp uzaklaşırlarken bile masa altından birbirlerinin ayakkabılarına dokundukları o minik temas anları asla birbirlerini terk etmediklerini söylemenin en naif yoluydu. Anladık ki bu iki seven ruh, sadece genel yargılar nedeniyle birbirlerini sahiplenmekte geciktiler.

Her kötü politikanın, her haksızlığın, her savaşın içini soğutacak tek şey değil miydi başkalarının acısını da sahiplenmek? O halde gündelik hayatı paylaşmak herkesin hakkıysa, yolun karşı tarafına geçin ve sadece bakın, gerçekten bize huzur veren o şarkının sesinin aşkın devriminden geldiğini göreceksiniz. İlya’nın babasının taziye evinde çalan şarkı eşliğinde, bu hikaye bu kadar sevildiyse elbet bir nedeni vardır ve hayatta kaçırılan tek şey aşktır diyerek veda edelim. Sevmeye cesaret edenlere selam olsun!

“Gün gelecek, bu sürü ile birlikte
Ben de süzüleceğim gri siste.
Ve kuş sesiyle sesleneceğim gök yüzünden
Herkese, yer yüzünde bıraktığım…”

Yorum Yapın

Bunlar da İlginizi Çekebilir