Krzysztof Kieślowski ve Dekalog Serisi: İnsanoğlunun Bitmeyen Ahlak ve Erdem Arayışı

Yazan: Rima Konya

Çekildiği dönemin ekonomik, siyasi ve kültürel atmosferini başarı ile yansıtan filmler vardır; üzerinden uzun yıllar da geçse izlemeye başladığımız anda o güne gider ve olayların akışına kapılırız. Kieślowski başyapıtı Dekalog’u izlerken de kendimizi seksenlerin kaotik ve gri Polonya’sından buluyor; komünizm sonrası hızla değişen ülke düzeninde yaşamlarını sürdürmeye çalışan kahramanlarımızın hikayelerine tanık oluyoruz.

Usta yönetmenin 1989 yılında Polonya devlet televizyonu Telewizja Polska için çektiği 10 bölümlük seri, Hz. Musa’ya vahyedilen On Emir’i konu alır; ancak her bölüm bir sonraki bölüme ismini veren emri temsil etmektedir ve bu şekilde bir döngü kurulur. Varşova’da bulunan bir apartman kompleksinde geçen dizide, her bölüm farklı bir daireye ve hikâyeye konuk oluruz; hatta bazen karakterlerimize diğer bölümlerin arka planlarında da rastlamaya devam ederiz. Ayrıca bölümlerin çoğunda rastladığımız melek karakteri ve süt gibi sembollerle de hikayeler birbirine dolaylı olarak bağlanır.

Seri bu konuda sadece bölümler arası kesişimler yaratmakla sınırlı kalmaz, yönetmenin yıllar sonra çekeceği filmleriyle de bağlantı kurar (9. bölümdeki müzisyen hasta ve La double vie de Véronique filmi ilişkisi gibi). Kieślowski konuyu işlerken dini bir perspektif kullanmamayı tercih eder, daha çok emirlerin temsil ettiği idealleri ve toplumsal yaşamımızdaki yansımaları ile ilgilenir.  Manevi değerlerden uzaklaştığımız, masumiyetin ve merhametin yitirildiği bu çağda tutarlı olmak ve ahlaklı kalmak ne kadar mümkündür? On Emir’in sıraladığı evrensel ilkeler ahlaki çelişkilerin ve karmaşanın arttığı yaşadığımız günümüz dünyasında ne kadar uygulanabilir? Yönetmen bu sorulara yanıt ararken diğer filmlerinden de aşina olduğumuz kader ve tesadüf kavramlarını irdeler; kasvetli toplu konutları kullanarak birbirinden bağımsız hikayeleri kesiştirir ve bu şekilde tematik bir bütünlük oluşturur.

Karakterlerimiz de konutların ve ülkenin boğucu havasına uyum sağlamış; donuk, duygusuz ve duyarsız bireyler haline gelmişlerdir. Haneke’nin Kent Üçlemesi’nde de benzer örneğini görebileceğimiz, uzun yıllar içinde biriktirdiği korku ve endişeleri maskelemeyi tercih eden modern kent insanını konu alır Dekalog; hatta bu sefer odağımızda yakın tarihinde büyük acılar yaşamış Polonya vardır.

Andrzej Wajda, Roman Polanski ve Krzysztof Zanussi gibi ünlü yönetmenleri yetiştiren; Avrupa’nın en prestijli sinema okullarından biri olan Łódź Film Okulu’nun saygın bir mezunu olan Krzysztof Kieslowski, Polonya Sineması’nın dünyaya tanıtan önemli değerlerden biri olmuştur. 54 yıllık kısa hayatına onlarca film, dizi ve belgesel sığdıran usta yönetmen Cannes, Venedik, Berlin gibi prestijli uluslararası festivallerden ödüllerle dönmüş ve Akademi Ödülleri’ndeki adaylıkları ile ülkesini temsil etmiştir. Kariyerinin erken dönemlerinde ismi ülkesinin önde gelen yönetmenleriyle (Andrzej Wajda, Agnieszka Holland, Janusz Kijowski) Polonya sinema ekolünün ünlü akımlarından Kino Moralnego Niepokoju (Ahlaki Kaygı Sineması) ile anılan yönetmen, 1984 yapımı Bez Końca (Sonsuz) filmini çekerken beraber çalıştığı Zbigniew Preisner ve Krzysztof Piesiewicz ile iş birliğini yıllar sonra Dekalog serisinde de sürdürmüştür.

Dekalog sonrası La double vie de Veronique (Veronique’nın İkili Yaşamı, 1990) ve Three Colours: Blue, White, Red (Üç Renk: Mavi, Beyaz, Kırmızı, 1993-1994) üçlemesi ile uluslararası üne kavuşmuş ve Juliette Binoche, Irene Jacobs, Julie Delpy gibi yabancı yıldızlarla çalışma fırsatı yakalamıştır. Total Film Dergisi tarafından ‘Gelmiş Geçmiş En İyi 100 Yönetmen’ listesinde gösterilen usta yönetmen, ‘Heaven, Hell and Purgatory’ üçlemesinin senaryo yazımını tamamlayamadan hayatını kaybetmiş; senaryosu Piesiewicz tarafından tamamlanan serinin ilk iki film Tom Tykwer ve Danis Tanovic yönetiminde çekilmiştir.

Televizyon için yapılmış en önemli yapımlardan biri olan, Vatikan’ın 1995’te sinemanın 100. yılı için yayınlamış olduğu 45 filmlik özel listede yer alan, Stanley Kubrick, Roger Ebert, Robert Fulford gibi sinema endüstrisine yön veren isimlerin öve öve bitiremediği Dekalog’un bölümlerinden de kısaca bahsedelim:

Dekalog 1 (Jeden)

Birinci bölüm, “Kendin için put(lar) yapmayacaksın, onlara eğilmeyeceksin ve ibadet etmeyeceksin” mesajı veren ikinci emiri konu alır. Bilgisayarına tapan ve onu bir nevi ‘putlaştıran’ baba ve oğlunun hikayesini konu edinir. Tanrı, hayat ve ölüm hakkında daha fazlasını merak eden 10 yaşındaki Pawel, hayattaki her şeyin hesaplamalara dayalı olduğunu savunan ve bilim-teknolojiyi her şeyden üstün tutan babası Krzysztof’tan istediği cevapları alamaz. Tanrı’yı mutlak bilginin yanında önemsiz bir kavram olarak algılayan Krzysztof, bilgisayarını asla hata yapmayacak insanüstü bir makine olarak görmektedir. Ancak kaderin de devreye girmesiyle bilgisayar hesaplarının yetersiz kalacağı bir trajedi yaşar ve Tanrı onu hiç beklemeyeceği bir şekilde cezalandırır.

Dekalog 2 (Dwa)

İkinci bölüm “Tanrının adını boş yere anmayacaksın, çünkü o adını boş yere anan kişiyi cezalandırır” mesajı veren üçüncü emiri konu alır. Hikâye genç kemanist Dorota ve kocasının doktoru arasında geçen diyaloglar üzerine kurulmuştur. Dorota ölüm döşeğindeki kocası Andrzej’in hayatta kalıp kalamayacağını öğrenmek istemektedir, çünkü eşini çok sevse de bir başkasının çocuğunu taşımaktadır ve bir yanı onunla çekip gitmeyi dilemektedir. Çocuğu doğurup doğurmama kararını da buna göre verecektir. Bir hayat karşılığı ölüm/bir ölüm karşılığı hayat çıkmazı doktorun kafasını karıştırır. Çocuğu aldırıp aldıramama konusunda konusunda büyük bir kararsızlık yaşayan Dorota çocuğunu aldırmayı düşündüğünü doktorla paylaşır; bu durum yıllar önce ailesini kaybetmiş olan doktora çok dokunur ve Tanrı rolünü üstlenerek kocasının kurtulma şansı olmadığını söyler. Böylece kadının yalnız kalmamak adına çocuğuna kıyamayacağını düşünür. Doktorun olayları bu şekilde manipüle etmesi, üzerine de Tanrı adına yemin etmesi emrin işlemesine neden olur, olaylar kimsenin beklemeyeceği şekilde gelişir.

Dekalog 3 (Trzy)

Üçüncü bölüm “Haftanın altı günü çalışacak, yedinci gün olan Sabat günü tatil yapacaksın ve o günü kutsal kılacaksın” mesajı veren dördüncü emri konu alır. Bu bölümde kahramanlarımız eski sevgililer Janusz ve Ewa’dır: Olaylar Ewa’nın Noel arifesini ailesiyle geçirmeyi planlayan Janusz’tan yardım istemesi ile başlar. Kocası Edward kaybolmuştur ve Janusz’un taksisiyle onu bulabilecekleri konusunda kendisini ikna eder. Janusz bir yalan uydurarak evden çıkar ve tüm geceyi Ewa ile beraber geçirir. Hastanaler, tren istasyonları gibi Edward’a rastlama ihtimalleri bulunan yerleri tek tek gezerken geçmiş ilişkileri üzerine de uzun konuşmalar yaparlar. Aramaları sonrasında Ewa’nın evine geldiklerinde Janusz’un fark edeceği gerçek, tüm bu olanları daha da ilginç kılar. Tatil gününü ailesiyle evde ibadet ederek geçirmek yerine sevgilisinin çağrısına kulak veren, üstüne üstlük taksisini kullanarak yani çalışarak geçiren Janusz emre karşı gelmiştir ve sonrasında duyumsayacağı iç sıkıntısını bir bakıma hak etmiştir.

Dekalog 4 (Cztery)

Dördüncü bölüm “Annene ve babana hürmet edeceksin” mesajı veren beşinci emri konu alır. Annesinin ölümü sonrası babası Michal’la yaşamaya başlayan Anka, babasının rutin iş seyahatlerinde biri için evden uzakta olduğu bir gün gizemli bir zarf bulur. Üzerinde babasının el yazısı ile ölümünden sonra açması söylenmektedir. Meraktan içi içini yiyen Anka sonunda zarfı açar ve içinden başka bir zarf çıkar; ancak bu üzerinde annesinin el yazısını görür: “Kızım Anka’ya”. Günler sonra Michal döndüğünde ona mektubu okumuş olduğundan bahseder ve büyük bir yüzleşme yaşanır. Sonunda konuşulmayanlar konuşulacak ve öğrenilenler baba-kızın ilişkisini sonsuza dek değiştirecektir. Babasının ölümünden sonra açmasını talep ettiği zarfı merakına yenik düşerek açan ve sonrasında saygı sınırlarını zorlayan Anka emre karşı gelmiş ve çarpıcı itiraflar duyacağı sürecin başlamasına neden olmuştur.

Dekalog 5 (Piec)

Beşinci bölüm “Öldürmeyeceksin” mesajı veren altıncı emri konu alır. Daha çok 84 dakikalık genişletilmiş sinema versiyonu Krótki film o zabijaniu (Öldürme Üzerine Kısa Bir Film) ile tanınan bölümde Jacek, Piotr ve Waldemar’ın ölüm çevresinde kesişen hikayeleri anlatılır. Jacek şehir sakinlerine rahatsızlık vererek ve amaçsızca serserilik ederek geçirdiği bir günün ilerleyen saatlerinde taksici Waldemar’a rastlar; ona şehir dışında bir adresi tarif eder ve ikili yola düşer. Waldemar da özünde insanlara rahatsızlık vermekten keyif alan, genç kızlara sarkıntılık yapan, kafasına göre müşterileri reddeden ve ahlaki değerlerden yoksun bir portre çizmektedir. Yolculuk Jacek’in Waldemar’ı acımasızca öldürmesiyle sona erer ve böylece filmin açılış sahnesinde konuşmasına şahit olduğumuz, avukat Piotr’ın ünlü konuşmasını yaptığı davanın detaylarını öğrenmiş oluruz.

Öldürmeyeceksin emrinin sebepsizce ve kolaylıkla çiğnendiği filmde yasalar kısasa kısastan yanadır ve idam kararı çıkar. Piotr, hâkim ve Jacek ile yapacağı konuşmalardan da görüleceği üzere vicdanı temsil etmektedir. Bölümün sonuna doğru Jacek’in davranışını gerekçelendirmeye çalıştığı pişmanlık konuşmasına tanıklık eder ve gerçekleri öğreniriz. Öldürmek her koşulda yanlışsa, öldürmenin cezası olarak öldürmek ne kadar doğrudur? Waldemar ne kadar korkunç bir insan olursa olsun, ölmeyi hak etmiş midir? Ya da Jacek için verilen kararda geçmişte yaşamış olduğu travmanın hafifletici etkisi olmalı mıdır? Film öldürmenin karmaşık doğasını sert bir sunumla izleyicinin önüne sunarken, kararı yine izleyicinin sağduyusuna bırakıyor.

Dekalog 6 (Szesc)

Dekalog

Altıncı bölüm “Zina etmeyeceksin” mesajı veren yedinci emri konu alır. Daha çok 86 dakikalık genişletilmiş sinema versiyonu Krótki film o miłości (Aşk Üzerine Kısa Bir Film) ile tanınan bölüm Magda ve ona büyük bir hayranlık besleyen genç Tomek’in hikayesini işler. Tomek postanede çalışmakta ve vaftiz annesi ile yaşamaktadır. Karşı apartmanda yaşayan orta yaşlı ve çok çekici bir kadın olan Magda’yı çok beğenmekte ve dürbünle evini gözetlemektedir. Onunla iletişime geçebilmek adına posta kutusuna yanlış dekontlar bırakır, hatta süt dağıtım işine girer. Evinde farklı adamlarla ilişki yaşadığını gördüğünde kıskançlık krizlerine girerek polisi arayacak kadar ileriye gider. Sonunda çabaları sonuç verir ve Magda ile konuşma fırsatını yakalar. İkili arasında başlayan ilişki, farklı tecrübeler ve beklentilerin çevresinde şekillenecek ve beklenmedik şekilde sonuçlanacaktır. İkilinin ilişkisinin öncesinde ve devamında zinayı yasaklayan emir çiğnenmiş, sonuç olarak aşka ve ilişkilere bakışın sertçe irdelendiği naif bir hikâye ortaya çıkmıştır.

Dekalog 7 (Siedem)

Dekalog

Yedinci bölüm “Çalmayacaksın” mesajı veren sekizinci emri konu alır. Karakterlerimiz Ewa-Ania ve Majka’dır. Majka çok genç bir yaşta öğretmenine âşık olur ve bu ilişkinin sonucu olarak Ania’ya hamile kalır. Kızının skandalının duyulmasından korkan, aynı zamanda okullarında müdürlük yapan büyükanne Ewa olaya el atar; doğan çocuğu sahiplenerek torunu olarak değil, kızı olarak büyütür. Yıllar boyunca annesinin katı ve otoriter tavırlarından sıkılan ve onu evladından uzak tutmasına içerleyen Majka sonunda kızını alıp kaçmaya karar verir. Kızına gerçek annesinin kendisi olduğunu söyler ve uzun süre önce bu skandal yüzünden uzaklaştırılmış olan aşkı Wojtek’in yanına sığınırlar. Kızını da alarak her şeyden uzağa, Kanada’ya gitme isteğinden bahseder ve baba Wojtek’in desteğini bekler. Bu bölüm emri çiğneyen çalma eylemine kattığı ilginç perspektif ve Majda’nın dile getirdiği ‘İnsan kendisine ait olan bir şeyi çalabilir mi?’ sorusuyla izleyiciyi düşündürmektedir.

Dekalog 8 (Osiem)

Dekalog

Sekizinci bölüm “Komşu(ları)na karşı yalan yere şahitlik etmeyeceksin” mesajı veren dokuzuncu emri konu alır. Serinin en ‘ağır’ bölümlerinden biri olan Osiem, ortak karanlık geçmişleri için yıllar sonra yüzleşen Zofia ve Elzbieta’yı konu alır. Zofia üniversitede etik dersleri veren bir profesördür, Elzbieta ise Amerika’da yaşamakta ve onun kitaplarını çevirerek hayatını sürdürmektedir. Bir gün Elzbieta Zofia’yı okulunda ziyaret eder ve dersine katılmak istediğini belirtir. Dersin başında Dekalog’un ikinci bölümdeki hikâyenin etik boyutu tartışılır; eşi ölüm döşeğindeki hamile kadın ve doktor arasında geçenler konuşulur ve verilen kararların doğruluğu sorgulanır. Sonrasında başka bir hikâye anlatmak isteyen Elzbieta söz alır: 6 yaşındaki bir Yahudi kızın trajedisini. Koruyucu ailesinin onu kabul edebilmek için önce din değiştirmesini şart koştuğunu; sonrasında da bunun yalancı şahitlik etmek olacağını savunarak zor bir durumda kalmak istemediklerini belirtip, onu ölüme yolladıklarını anlatır. Hikâye detaylandırıldıkça duyulacaklar daha da can yakıcı olacaktır. Hikâye bu sefer emrin çiğnenmemesini konu alırken, ahlak kavramının sınırları ve esnek olması konusunda seyirciyi düşündürür.

Dekalog 9 (Dziwiec)

Dekalog

Dokuzuncu ve onuncu bölüm “Komşu(ları)nın, yakın(lar)ının mülklerine göz dikmeyeceksin” mesajı veren onuncu emri işler. ‘Komşunun eşine göz dikmeyeceksin’ temasının işlendiği dokuzuncu bölüm, evli bir çift olan Hanka ve Roman’ı ve giderek büyüyen iletişim sorunlarının yol açtığı problemleri anlatır. Roman iktidarsızlık problemi olduğunu öğrenir ve bu konuyu karısıyla paylaşır; ilişkileri bir daha eskisi gibi olmayacağından vereceği herhangi bir kararın arkasında olduğunu belirtir. Hanka onu ne olursa olsun çok sevdiğini ve bu durumun evliliklerini etkilemeyeceğini söyleyerek eşini rahatlatır ve hayatlarına normal şekilde devam edeceklerini düşünürler. Ancak ilerleyen süreçte Roman’ın içi rahat etmez, bu konuda kendisini sürekli cezalandırır. İç çatışmaları onu eşinin hareketlerini daha dikkatli gözlemlemeye iter ve sonunda eşinin Mariusz isimli genç bir adamla görüştüğünü fark eder. Bu gözlemlerin sonu yüzleşmeyle biter ve birtakım kararlar alınır; bu kararların ne derece kurtarıcı olduğunu zaman ve yaşanacaklar gösterecektir. Kieślowski’nin aşka ve evliliklere karşı aykırı perspektifini bir daha gözlemlediğimiz bölüm; başkasının eşine göz dikildiğinde çiğnenen emrin getireceği karmaşayı gözler önüne sermiştir.

Dekalog 10 (Dziesiec)

Dekalog

“Komşunun malına göz dikmeyeceksin” mesajını işleyen onuncu bölüm, diğer dokuz emire de küçük göndermeler içerir; özellikle ‘Annene ve babana hürmet edeceksin’ diye salık veren beşinci emirle özdeşleştirilebilir . Bölüm ‘City Death’ isimli punk grubun konseriyle başlar: Jerzy konserde bulunan kardeşi Artur’a babalarının öldüğünü haber verir. Normalde uzak ve soğuk bir ilişki sürdüren kardeşler, cenaze organizasyonu ve miras paylaşımı dolayısıyla bir arada vakit geçirmeye başlarlar. Film Osiem bölümüyle de ilişki kurarak, ölen babanın hayatı boyunca bin bir emekle bir araya getirdiği pul koleksiyonunun çevresinde şekillenir. Ellerindeki koleksiyonun ciddi bir maddi karşılığı olduğunu öğrenen kardeşler, onu yitirme korkusunun ilerlemesi ile paranoyaya kapılır: Evin güvenlik koşulları arttırılır, hatta bekçi köpek alırlar. Pul koleksiyonundan daha da çok kazanmak isteyip, aza tamah etmedikleri noktada emri çiğnerler ve sonrasında yaşayacakları trajikomik olayları bir bakıma hak ederler. Serinin son bölümü diğer bölümlerin ağır havasından uzaktır ve salt dram içeren bir anlatıya sahip değildir.

Bunlar da ilginizi çekebilir

Yorum Bırakın