Ana sayfa Sinema Film Mutfağı Sinemada Akımlar Bölüm 1: Ekspresyonizm (Dışavurumculuk)

Sinemada Akımlar Bölüm 1: Ekspresyonizm (Dışavurumculuk)

19. yy sonu 20. yy. başlarında Fransa’da önceleri resim daha sonra çeşitli sanat dallarında gözlemlenen ekspresyonizm, realizm ve natüralizmden daha farklı bir metotla gerçekliği ele alan bir yaklaşımdır. Ekspresyonizm ilk olarak Fransız sanatında izlenimci ilkelerin yadsınması anlamında kullanıldığı bilinmektedir. Sonraları 1900’lü yıllarda özellikle Almanya, Fransa, Rusya, İsveç, Norveç gibi ülkelerde de etkileri görülen bu akım, baskıcı rejimlerde yaşayan halkların başkaldırı biçimi olarak kabul görmüştür.

Modernizmin etkisi ile bilim ve teknoloji alanında gerçekleşen devrim niteliğindeki buluşlar ve hızlı gelişmeler insanın meta boyutunda ilerlemesinde büyük etki yaratmış olsa da bazı kesimler bu sürecin insan ruhunu baskıladığını ön görmüştür. Bu yaklaşımın bir ürünü olarak 1890’larda ön olana çıkan ekspresyonizm doğanın olduğu gibi temsil edilmesinin yerine sanatçının kendi ön sezişi ile anlatması olarak tanımlanmaktadır. Dilimizde ifadecilik, anlatımcılık, kendilikçilik, dışavurumculuk kelimeleriyle ile de tanımlanan ekspresyonizmde Afrika sanatı ve fovizmin etkilerinin olduğu bilinmekte de olsa her türlü okul veya üsluptan bağımsız sanatçının kendi tasarladığı dünya gerçeğine dayanmakta olduğu bilinmektedir. Bu akımın öncüleri olarak nitelendirebileceğimiz isimler Édouard Manet, Gustav Klimt, Van Gogh, James Ensor gibi ressamlardır. Sanatçılar kendi üsluplarını yaratırken biçim bozma, renkleri tüpten aktarıldığı gibi kullanma üç boyuttan iki boyuta indirme gibi unsurları kullanmışlardır.

20. yüzyılın başlangıcında Fransa’da Fovistler, Almanya’da Köprü “Die Brücke” ve Mavi Atlı “Der Blaue Reiter gibi sanat gruplarının ortak noktası dış dünyanın izlenimi yerine duygularının dışavurumuna yönelme yani dışavurumculuktur. Empresyonizm, sanatsal ifade biçimlerinde yaşanan dönüşümlerin başlangıcıdır ve kendisinden sonra gelen sanat akımlarını da etkilemiştir.
Mimarlık sanatında ise I. Dünya Savaşı’nın hemen ardından mimarlık disiplini içerisindeki hareketleri ortak bir noktada toplayan tanımlı bir akımdan ziyade daha çok ruh hali olarak tanımlanmaktadır. Yapının mimari gelenek ve biçimlerinin dolayımı olmadan bireysel görüş ve düşüncenin ürün olabileceği var sayımından hareket etmektedir. Bu akımın başlıca örnek yapıları Erich Mendelson tarafından yapılan Einstein Kulesi (Almanya), Jorn Utzon tarafından yapılan Sydney Opera Binası (Avusturalya) sayılabilir.

Sinema tarihinde ise endüstri devrimi sonrasında gelişen kapitalizm olgusunun yansıması olarak işçi şehirlerinin gelişmesi ve buna bağlı tarım toplumundan sanayi toplumuna geçişin hızlanması ile değişen toplumsal düzenin etkilerinin en çok hissedildiği ülkelerden biri olan Almanya’da ortaya çıkmıştır. Savaş dönemi sonrasındaki olumsuz etkilerden ve baskılardan yorulan toplumu bireyin özgürlüğüne zarar veren dev bir makine haline gelen Alman sanayileşmesine tüm kurulu düzene, aileye, okula, kendilerini disiplin altında tutarak ruhsuz bir köleleşmeye götüren tüm aygıtlara isyan etmişlerdir. Almanların “Aufbruch” diye tanımladığı geçmişin dünyasından sıyrılıp yeni kavramlar üzerine yoğunlaşan yarınlara yönelme anlamını taşıyan ruh halinin hâkim olduğu bir dönemde ortaya çıkmıştır.

Der Golem, Wie er in die Welt kam

Kısmen de olsa Alman romantizminden etkilendiğini söyleyebileceğimiz bu akım dünyaya öznel bir bakış sunma kaygısı taşımaktadır. Ekspresyonizm, Sausurre’den etkilenerek anlatımda deformasyonlar yapmaktadır. Sausurre’e göre yapısalcı dünya görüşü gerçekçi bir sanat değildir. Ekspresyonizmde geçmiş, tarihsel, masallar, mitoslar, orta çağ, ölüm, yiğitlik, kahramanlık, efsane, ölüm, hayal gücü, dehşet, şeytan, doğaüstü, kötü, cinler, zayıflık, faus, kâbus, delilik, cinayet, cadılık, tımarhane, güçlü-zayıf ve otorite temaları ağırlıklı olarak işlenmekteydi. Bu çalışmalar görsel anlamada estetik kaygı taşımayan distopik, çarpık ve kâbus olarak ta nitelendirilen görüntüler ile anlatılmaktadır. Ekspresyonizm görüşünde önemli olan ruh durumudur, doğanın gerçekliği ikinci planda kalmaktadır. Bu nedenle ekspresyonist Alman sinemasının en belirgin özelliklerinden biri sanatçıların dış mekânda çekim yapmak yerine kendi öznel mekânlarını yaratabileceği kapalı mekânları tercih etmeleridir.

Işık ve gölge arasındaki kontrast sert, dekorlar yapay, aktör ve aktrislerin abartılı rol yapma hali ve gerçek olmayan bir dünyada gezinen kameranın aşırı üslubu dönemin özelliklerini belirler. Filmlerde çarpık, yamuk, doğa dışı objeler, yamulmuş ağaçlar, bükülmüş dağlar, göğe uzanan çatılar, koyu makyaj ve beyaz yüzler kullanarak anlatıyı soyutlaştırmaya çalışmışlardır. Böylece, korku ve dehşetin yansıtıldığı bu filmler izleyiciye bir kâbusun içindeymiş izlenimi vermektedir. Yani Nesnel gerçekliğin algılanması ve yansıtılması sürecinde özgürdürler. Bu dönemin adından söz ettiren yönetmenleri olarak Weine, Stroheim, Murnau, Flaherty ve Lang sayılabilir. Bu döneme ait en önemleri yapımların başında ise Robert Weine‘nin Das Cabinet des Dr. Caligari; Paul Wegener ve Carl Boese‘nin Der Golem, Wie er in die Welt kam, Fritz Lang‘ın Das Testament Des Dr. Mabuse ve F.W. Murnau‘nun filmleri sayılabilir.

Das Testament Des Dr. Mabuse

Alman erken dönem ekspresyonizminin en önemli yönetmeni Robert Wiene’dır. Aynı zamanda alman ekspresyonizminin ilk filmi olan Das Cabinet des Dr. Caligari’nin de yönetmenidir. 1920 yılında çekilen film bünyesinde birçok ilki barındırmaktadır. Kurgu ve kamera tekniği ile sessiz sinema tahinin başyapıtı haline gelmiştir. Filmde Alman toplumunun toplumsal sıkıntılarını karabasan şeklinde yansıtmıştır. Nesnel anlatımdan öznel anlatıma geçiş net bir şekilde gözlemlenir. Oyunculuklar olabildiğince abartılıdır ve dekorlar doğallıktan çok uzaktır. (Asimetrik odalar çarpık sandalyeler vb.) Film, küçük bir Alman kasabası olan Holstenwall’da işlenen esrarengiz seri cinayetleri Francis adlı genç bir adamın gözünden bizlere yansıtmaktadır. Bir Alman kasabasına gelen bir doktor ve onun değişik yardımcısının yaşanılan cinayetler ile ilişkisi üzerine kurgulanmıştır. Bunu yaparken filmdeki tüm dışsal ögeler karakteri tanımlamak üzerine kurgulanmıştır. Karakterlerdeki değişim süreçlerin (iyi ve kötü) renkler üzerinden seyirciye taşıması gibi örnekler içermektedir. Filmde birçok kesim tarafından eleştirisel övgüye maruz kalan yarı gerçeküstü bir dünya yaratılmıştır. Doğal olmayan ışık ile yaratılan gölge kullanımları eylemlerin çoğunu örterken aynı zamanda hikâyeye kâbus niteliği vermektedir.

Alman dışavurumculuğunun özellikle bu gölge kullanımında ortaya koymuş olduğu teknik daha sonraki dönemlerde dünya özellikle korku filmlerinin temel ışık prensiplerini oluşturmuştur. 1939 senesinde akımın sona ermesine rağmen etkileri tüm sinema tarihi boyunca sürmüştür. Aynı zamanda film noirin ortaya çıkışı ve Hollywood korku filmlerinde bu akımın etkisi büyüktür. Almanya’nın o dönemde içerisinde bulunduğu siyasal durum nedeni ile Almanya’yı terk etmek zorunda kalan sanatçı ve yönetmenlerin bu akımı diğer coğrafyalara taşımada ki etkinlikleri de göz ardı edilmemelidir. Modern dönemde Özellikle Tim Burton, Steven Soderbergh sinemasında bu etkileri hissetmek mümkündür.

Bibliyografya:

  • Lionel Richard (2005) “Ekspresyonist Akım” Ekspresyonizm, Sanat Ansiklopedisi.
  • Norbert Wolf (2005) Dışavurumculuk, Çev. Mehmet Tahsin Yalım, Remzi Kitabevi, İstanbul.
  • Barış GENÇLER (2015) 20. Yüzyıl Batı Sanatında Dışavurumcu Oto-Portre .
  • İpek Sucu (2016) Sanat Akımlarının Etkisinde Sinemada Klasik Ve Alternatif Eğilimler.
  • Esra Biryıldız (2016) Sinemada Akımlar, Beta Basım Yayım

BİR CEVAP BIRAK

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen adınızı yazın