45. İstanbul Film Festivali’nde İzlediğimiz Filmler Üzerine İzlenimler

Yazan: Enes Altınok

İlkbahar demek sadece martıların cıvıldaması, yaprakların açması demek değil. Aynı zamanda Berlin, Venedik, Rotterdam ve elbette Cannes Film Festivali’nin seçkin filmlerinin bir havuzda toplandığı festivale de işaret eder ilkbahar. Mevzubahis festivallerden toplanan ve henüz bu festivalde prömiyerini yapan 127 filmden oluşan 45. İstanbul Film Festivali, 9-19 Nisan tarihleri arasında gerçekleşen festivalde Atlas 1948, Beyoğlu, CITY’S CineWam, Kadıköy, Sinematek ve Tepe Nautilus Paribu Cineverse sinemalarında film gösterimleri yapıldı. Her ne kadar festival, kendi isminde “İstanbul”u barındırsa da bu yıl, İstanbul’a, İstanbul’da geçen filmlere özellikle yer vermeyi yeğlemiş gözüküyor. Zira mekan olarak İstanbul, sadece mekan olarak kalmaz aynı zamanda karakterlerin, olayların ruhunu besleyecek düzeyde; münferit olarak da bir karakter olarak karşımıza çıkar. Tenten ve Altın Post (Tintin et le mystère de la toison d’or, 1961), James Bond serisinin ikinci filmi Rusya’dan Sevgilerle (From Russia with Love, 1963) filmlerinin yanı sıra Metin Erksan’ın unutulmaz filmi Acı Hayat (1962) da yenilenmiş kopyasıyla İstanbul’u merkezine alan filmler arasında festivalde gösterildi. Sadece film gösterimleri değil, 7-17 Nisan arasında hafta içi 09.00-18.00 arasında TÜRVAK’ın katkısıyla tertiplenen Film Gibi Şehir sergisi, Borusan Müzik Evi’nde sergilendi. Sergide 1920’lerden 1970’lere, İstanbul’un “başrolü” olduğu 34 filmin ilüstrasyon afişleri yer aldı.

Şehrin bu sinemasal geçmişine selam durduktan sonra rotamızı festivalin konuk olduğu sinema salonlarına, yepyeni hikayelere yönelik izlenimlerimize odaklanıyoruz. Festivalin şüphesiz öne çıkan olayı Joachim Trier filmlerinin aranan oyuncularından Anders Danielsen Lie ile yapılan 11 Nisan tarihli Soho House söyleşisiydi. Ancak gittiğim günlere dair bütüncül izlenimlerimi sizlerle paylaşmak isterim.

Baharda Altı Gün (Six Jours, Ce Printemps-La, Yön.: Joachim Lafosse, 2025) – 9 Nisan 2026 City’s CineWam

Joachim Lafosse’un San Sebastian Ödüllü filmi boşanma arefesindeki Sana’nın çocuklarıyla son bir tatil geçirmek için kolları sıvamasıyla başlar. Çocuklarının eski antrenörüyle ilişki yaşayan Sana, eski kayınpederinin pek de uğranmayan St. Tropez’deki yazlıklarında mesken tutarlar. Ancak St. Tropez eşrafına görünmemeye çalışan Sana, ailesi ve sevgilisi geçmişin delinmesi, Sana’nın kadın olması nedeniyle boşanma sürecinde görünmez baskıya maruz kalmasıyla sınanırlar. Film, kağıt üzerinde işleyebilecek konusunu erkenden tüketmiş. 70 dakikada bitirebilecek bir film son 24 dakikasıyla saatleri saydıran, asalak yan hikayelerden mustarip bir anlatıya dönüşüyor. Ancak St. Tropez görselleri ve mekan kullanımı oldukça ustalıklı bir biçimde kullanıldığını söylemek mümkün.

Son Viking (Den sidste viking, Yön.: Anders Thomas Jensen, 2025) – 11 Nisan 2026 Kadıköy Sineması

15 yıl önce banka soygunu nedeniyle hüküm giyen Anker hapisten çıkar. Ablası Freja ve kardeşi Manfred’in yanına gider. İçine kapanık ve bir hastalığa kapılan Manfred’e parayı saklamasını söyler. Ancak bu süre zarfında hastalığı nedeniyle kendine John Lennon diyen Manfred, nereye sakladığını söylemez. Çocukluklarının geçtiği dağ çiftliğine giden Anker ve Manfred çocukluklarının kapalı kutularını ve işaretlerinin izlerini sürerler. Kah güldüren kah yürekleri buran film, Danimarka sinemasının tatlı örneklerinden birini sunuyor. Çantada keklik olmamak adına seyirciyi sürekli ters köşelere yatıran film kimlik, benlik, geçmişle hesaplaşma, yabancılaşma, kendini kabullen(eme)me gibi konuları bazen engebeli bazen düzlük bir arazide -gerçek ve mecaz anlamlarda- işlemekte mahir hale geliyor.

Anders Danielsen Lie Söyleşisi (Moderatör: Engin Ertan) – 11 Nisan 2026 Soho House

Festivali kanımca zirve tarafı Soho House’da 11 Nisan tarihinde gerçekleştirilen Anders Danielsen Lie söyleşisiydi. Bağımsız Sinema ekibi olarak seyirci olarak varlık gösterdiğimiz söyleşiyi Engin Ertan, Anders’in oyunculuk serüveni, festivalde gösterilen Everybody Digs Bill Evans filmi ile Joachim Trier’le yaptığı işbirliklerine yönelik gerek sinema tarihi gerek müzikolojiden referanslar üzerinden seyirciyi ve oyuncuyu da heyecanlandıran sorular sordu. Anders, elli dakika süresince kendi müzisyen geçmişine de referanslarda bulunarak oyunculuk yaklaşımını adeta bir caz müzisyeni ya da klasik müzisyenler gibi doğaçlamaya açık, bilinmeze doğru gidilen bir süreçle kotardığını dile getirdi. Bill Evans’ın melankolisi, virtüözlüğü ve çağdaşlarına göre bağımlılığa daha boyun eğen yapısına değinen Anders, oynadığı diğer rollerle olan ilişkisine de değindi. Öte yandan Joachim Trier’le , kadim rol arkadaşlarından Renate Reinsve’yle olan sinemasal serüvenini de es geçmedi. Ayrıca Robert Bresson, François Truffaut gibi yönetmenlere de selam duran Anders Danielsen Lie, elli dakikanın sonunda seyircilerden gelen soruları da yanıtladı.

Yavaş Ölüm (Yön.: İlkay Nişancı, 2025) – 11 Nisan 2026 Sinematek Sinemaevi

Geçen yılki festivalde En İyi Belgesel Ödülü’nü kazanan yönetmen İlkay Nişancı, bu seneki festivalin belgesel kuşağına “Yavaş Ölüm” filmiyle dönüyor. Yavaş Ölüm, elli seneden bu yana Elbistan’da kurulan termik santrallerin Elbistan halkına, ekosistemine ne ölçüde tahribatlara uğrattığını; gerek işçi cinayeti gerekse kanser, kalp krizi gibi çeşitli ölümlere gebe olması nedeniyle bir zamanların hayat veren Elbistan’ının yavaş ölümler saçan küller cehennemin evrilişini ele alıyor. Aslı Odman, akademinin fildişi kulelerinde konumlanmaktansa sahaya inerek Elbistan’ın yaşam izlerini imleyen sakinlerinin nabzını tutuyor. İlkay Nişancı, önceki belgesellerindeki gibi zekice görüntü yönetmenliği ve kurgu diliyle yer yer ağırlaşsa da seyirciyi içine alan ve öfkeli bir umuda sebep olan bir konuyu yüzümüze çarpıyor

Sabaha Karşı (Waking Hours, Yön.: Federico Cammarata, Filippo Foscarini, 2025) – 12 Nisan 2026 City’s CineWam

2025 yılı Venedik Film Festivali Eleştirmenler Haftası’nda “En İyi Teknik” ödülünü alan belgesel Sırbistan-Hırvatistan-Macaristan sınırlarına hapsolmuş mültecilerin hikayesini ele alıyor. Çevre polislerinin dikkatlerini çekmemek adına mültecilerin durumunu engin karanlıkta süzülen ışık hüzmeleriyle anlatan yönetmenler, karanlık arazileri adeta bir tiyatro sahnesi gibi kullanıyorlar. Karanlık içinde fısıldayan sesler esasında Avrupa’nın ve dünyanın mültecilere sırtlarını değil; gözlerini çevirmelerini, tüm bunların sonucunda gün yüzü görmeyi bekliyorlar. Federico Cammarata ve Filippo Foscarini siyasi engeli sinemasal bir artıya çevirerek seyircinin belgesel ve sinema seyrini karanlık üzerinden ters yüz ediyor.

Obsession (Yön.: Curry Barker, 2026) – 12 Nisan 2026 Kadıköy Sineması

Toronto Film Festivali’nin Geceyarısı Çılgınlığı kısmında yankı uyandıran filmlerden biri olan Obsession, küçük arkadaş grubunda hoşlandığı Nikki’ye açılmak isteyen Bear, büyülü bir söğüt dalını kırarak Nikki’yi kendine bağlar. Ancak işler istediği şekilde ilerlemez. Curry Barker, korku türünün çoğu trüklerini kullansa da bu trükleri tersyüz ediyor. Body horrorı yoğun mizahla harmanlayan Barker, gerek gerilim gerek psikolojik korku gerekse absürt mizahı bir arada bulundurarak seyircinin zihninde işlemesi güç fakat etkisi bir hayli eğlenceli, kışkırtıcı ve bir o kadar özgün bir film ortaya çıkarıyor.

Dünyanın En Zengin Kadını (La femme la plus riche du monde, Yön.: Thierry Klifa, 2025) – 13 Nisan 2026 City’s CineWam

2010 yılında gerçekleşen Bettencourt meselesinden etkilenen film, Isabelle Huppert’in oynadığı Marianne Farrere’in, dünyanın en zengin kadını olmasına karşın, mutsuz evliliği ve monoton hayatı Laurent Lafitte’in oynadığı egzantrik fotoğrafçı – yazar Pierre-Alain Fantin’in girmesiyle hayatı değişir. Marianne ile Pierre-Alain arasında gelişen tuhaf dostluk ailenin antipatisini kazanır. Marianne, Pierre-Alain’e yüklü miktarda para akışında bulunur. Ancak Marianne’ın kızı Frederique Pierre-Alain’e savaş açar. Böylece film uzar gider. Film, Laurent Lafitte ve Raphael Personnaz’ın oyunculukları ile kağıt üzerinde etkileyici duran esin kaynağı dışında seyirciye pek bir şey vaat etmiyor. 1990’lar sonu exposé belgesel estetikli anlatıcılar ve Marianne’ın ilhamsız evi kadar filmin görsel diline sirayet eden ilhamsız, özensiz görseller filmi sıradan kılıyor. Isabelle Huppert dahi filmde “bitse de gitsek”, der gibi bir oyunculuk sergiliyor. Haliyle film, Succession dizisinin bir Fransız film okulunda gösterişli bir öğrenci filmi yorumu gibi tezahür ediyor.

Rose of Nevada (Yön.: Mark Jenkin, 2026) – 13 Nisan 2026 Atlas 1948

Mark Jenkin’in yazıp yönetip kurgusunu yaptığı ve üstüne müziğini bestelediği Rose of Nevada, bir sahil kasabasına otuz yıldır kayıp olan geminin dönmesiyle başlar. İki genç, bu gemide çalışmaya başlarlar. Ancak esrarengiz bir şekilde zamanda geri giderler ve otuz yıl önce kaybolan iki mürettebat üyesiyle karıştırılırlar. Film döngüsellik, paralellik, doğrusal zamanın yapıbozumu, benlik gibi kavramları metinsel düzlemde ustalıkla işlediği gibi erken 1990’lar film ve video kamera estetiğiyle geçmişi ve şimdiyi biçimsel olarak kodluyor. Jenkin, sinema dilinin sınırlarını zorlarken bilim kurgu için illa büyülerin yahut ileri teknolojilerin bulunma zorunluluğunun olmadığını anımsatıyor. Callum Turner ve George McKay, bir madalyonun iki yüzü misali karakter zıtlıklarıyla birbirlerini tamamlıyorlar. Film, nihayetinde festivalde FIPRESCI Ödülü‘nü kazanmıştır.

Nirvana The Band The Show The Movie (Yön.: Matt Johnson, 2025) – 13 Nisan 2026 Kadıköy Sineması

2008 yılında web dizisi olarak başlayan Nirvana The Band, 2017-2018 yıllarında televizyon dramasına evrilmiş ve son olarak da bu iki öncül diziden yola çıkarak Matt Johnson ve Jay McCarrol, Nirvana The Band The Show The Movie’ye imza atmışlar. 2008’deki web dizisi umutsuz müzisyen ve komedyen ikilisi iki ev arkadaşının Rivoli adlı bardaki konser serüveni ve başarısızlıklarını ele alır. Mockumentary ve durum komedisini harmanlayan dizilerin üstüne film, ikilinin yanlışlıkla 2008 yılına yolculuk yapmalarını ekleyerek filmi hafif bilim kurguya dönüştürürler. Filmin temel soruları: “Dostluk mu yoksa başarı mı önemli? Hayatta yapacağımız değişiklikler için dostluğumuzu feda etmemiz gerekir mi?” Zamanda yolculuk filmlerinin trüklerini parodi kapsamında ele alan film, trüklerin mahkumu olmaktansa onları eğip büken ve karakterlerin kendi eski halleriyle ufak etkileşimlerine izin verecek kadar özdüşünümsel ve meta bir anlatı sunuyor.

Potemkin Zırhlısı (Yön.: Sergei Eisenstein) – 13 Nisan 2026 Sinematek Sinemaevi

Potemkin Zırhlısı, Alman Kinematek Merkezi ve İngiliz Film Enstitüsü ortaklığıyla restore edilmiş kopyasıyla festivalde gösterildi. Ancak bu gösterimin kuşkusuz öne çıkan kısmı, filmin Pet Shop Boys grubunun film için özel olarak bestelenen 74 dakikalık müziğiyle gösterilmiş olmasıdır. Esasında 2004 yılında Londra Belediye Başkanı’nın ricası üzerinde besteleyen grup 2004 sonlarında ücretsiz gösterim eşliğinde canlı olarak müziklerini icra etmişler. Grubun müziği, filmin ruhunu eksiltmekten ziyade amplifiye eden, gerek koru gerek elektronik gerek analog enstrümanlarla türler arası yolculuk yapan; devrim açlığı ve şu anda yaşadığımız çağın da yansıması olan baskıları yansıtacak niteliğe bürünüyor. Haliyle film, PSB’nin müziğiyle birlikte zihinlere 21. yüzyıl seyircisine seslenecek şekilde tekrardan kazınıyor.

Normal (Yön.: Ben Wheatley, 2025) – 15 Nisan 2026 Atlas 1948

Yaşadığı travmatik bir olay sonrasında küçük bir kasaba olan Normal’a yerleşen bir şerif (Bob Odenkirk), kendisini normalin ötesinde olayların içerisinde bulur. Muktedirlere boyun eğen halk esasında uysal gözükseler de içten içe yozlaşmışlardır. Kasabada kendi kaçak paralarını bankalarda saklatan yakuzalara boyun eğen halk, yolsuzluğa yataklık eder. Kağıt üzerinde hiciv barındıran ve oldukça orijinal bir fikre beşiklik etse de Normal, mizahtan yoksun ve bir o kadar yavan bir aksiyon filmine dönüşüyor.

Şehrin En Yalnız Adamı (The Loneliest Man in Town, Yön.: Tizza Covi & Rainer Frimmel, 2026) – 15 Nisan 2026 Kadıköy Sineması

Prömiyerini 76. Berlin Film Festivali’nde gerçekleştiren bu docudrama, hayatında Avusturya dışına hiç çıkmamış ama gönlünü blues müziğine veren Al Cook (gerçek adı Alois Koch),doğduğu günden beri yaşadığı apartmandan, sahiplerin binayı yıkma haberi nedeniyle, çıkmak zorunda kalır. Ancak stüdyosu, anıları, kaybettiği hayat ortağının anıları, Elvis’le vedalaşmakta zorlanır. Zira çevresince tanınsa da bir o kadar yalnız bir hayat sürmektedir. Covi ve Frimmel, 16mm çektikleri filmde Avusturya’yı melankolik ve blues müziğine özgü dinginlikte yansıtırken melodram tuzağına düşmüyorlar. Yalnızlık, bir dönemin sonu, geçmiş temalarını ustalıkla işleyerek festivalin kuytularında olsa da en güçlü filmderinden biri haline geliyor.

Ateşle Sınav (L’épreuve du feu, Yön.: Aurélien Peyre, 2026) – 16 Nisan City’s CineWam

Kendi özgüvensizliği ve beden disforisi nedeniyle kilo verip spora veren Hugo, kendisiyle taban tabana zıt Queen ile sevgili olur. Yaşadığı yazlık kasabasında beraber vakit geçiren Hugo, çocukluk arkadaşlarıyla karşılaşır. Ancak bu arkadaşları Hugo’nun ilişkisini garipser. Hugo hem ilişkisi hem de çocukluk arkadaşları arasında mekik dokur. Kendilik, zorbalık, beden disforisi temalarını ele alan film ne yazık ki bir ergen dramasının ötesine gidemiyor. Esasında sosyal medyanın yukarıdaki temaları körüklediği zamanımızda çarpıcı bir filme imza atmak yerine yönetmen bilindik sularda ve öngörülebilir olay örgüsüne kendisini teslim ediyor.

Megadoc (Yön.: Mike Figgis, 2026) – 16 Nisan 2026 Sinematek Sinemaevi

Coppola’nın 1982 yapımı One From The Heart filmiyle yaşadığı finansal ve eleştirel felaketin ardından tohumlarını ekmeye başladığı; nihayet 2024’te gösterime giren Megalopolis filminin çekim sürecini ele alan Mike Figgis, Coppola’nın çılgınlığının, filmin dağınıklığının portresini çiziyor. Çiçeği burnunda sinemacısından profesyoneline kadar esasında sinemayla uğraşan herkes için bir film yapım sürecinin kaoteikliğine dair kılavuz niteliğinde bir belgesel. Böylece filmi ironik olarak ele aldığı filmin kendisinden daha derli toplu ve tatmin eden bir belgesel olduğunu söylemek gerek.

Hikayemin Neresindeyim? (Yön.: Adar Taş ve Nalin Acar, 2026) – 16 Nisan 2026 Sinematek Sinemaevi

Belgesel, Batman’da yaşayan kadınların kültürel kimlik, evlilik sarmalı içerisindeki süreçlerini ele alıyor. Farklı nesillerden kadınlar kürtaj, kadınlık, Kürtlük, toplumsal cinsiyet eşitsizliği, cinsiyet bazlı şiddet temalarına dair ortaklaşan veya yer yer farklılaşan görüşlerini beyan ediyorlar. Aktüel çekimlerin yoğun olduğu belgesel biçimsel olarak zenginlik taşımada da içerik bakımından bütün toplumun kaçınmak yerine üzerine düşünmesi gereken temalara kendini vakfediyor.

Prenses Mumbi (Memory of Princess Mumbi, Yön.: Damien Hauser, 2025) – 17 Nisan 2026 Atlas 1948

2025 yılında Giornate degli Autori ve TIFF’te yarışan film, 2090’ların sonunda geçiyor. Ancak yönetmenin gelecek tahayyülü; siberpunk ya da aşırı gelişkin, steril camlarla donanmış manzaralar yerine oldukça postmodern, analog ile dijitalin, ileri ve geri teknolojilerin melezi sonucu oluşan bir gelecek. Mark Fisher’ın Geleceğin Yavaşça İptali ya da Simon Reynolds’ın hauntoloji olarak da ele aldığı durum, kültürlerin ve teknolojilerin ileri gitmek yerine artık eskilerden beslenip derme çatma bir kültür oluşturmasına dayanmaktadır. Savaşların ve sömürünün bu denli arttığı bir zamanda, geçmişin gelecek teknolojisiyle harmanlandığı huzur dolu bir kasabada yaşayan sinemacılar bir kadınla tanışırlar. Kendi filmlerini kendi imkânlarıyla gerçekleştirirler. Filmin teması çatışmanın olmadığı, aksine alternatif üretim ve anlatı yapılarıyla bir filmin çekilip çekilememesi üzerine kuruludur. Hauser’i özgün kılan; birden fazla ölçeği, kamera tekniğini ve sinema tarihine yapılan göndermeleri tek bir havuzda toplayabilmesidir. Festivalin Altın Lale Yarışması kapsamında En İyi Film Ödülü’nü kazanan film, sinemanın imkânlarını zorlamakla beraber esasında çatışmaların olmadığı bir gerçekliğe duyulan arzuyu ele alıyor.

Zafere Doğru! (To The Victory, Yön.: Valentyn Vasyanovych, 2025) – 18 Nisan 2026 Paribu Cineverse Nautilus

Valentyn Vasyanovych, Ukrayna Savaşı’nın bitiminin arefesinde yeni filmi için kolları sıvar. Kendi çekirdek ekibi ve oğluyla çekimleri sürdüren yönetmen, savaş sonrası travma sonrası stres bozukluğu, alkol bağımlılığı, yabancılaşma ile cebelleşir. Vasyanovych aktüel çekimler, savaş sonrası Ukrayna atmosferini ustaca yakalasa da yan karakterlerin pek de ete kemiğe bürünemememesi, birden fazla olay örgüsünün yamalı bohça hale gelmesi nedeniyle ortalama bir kurmaca belgesel ortaya çıkarıyor.

Rose (Yön.: Markus Schleinzer, 2026) – 19 Nisan 2026 Paribu Cineverse Nautilus

Markus Schleinzer ve Alexander Brom’un yazdığı, Markus Schleinzer’in yönettiği Rose; 17. yüzyılda, Otuz Yıl Savaşları’nın ardından Rose adlı kadının, beraber çarpıştığı bir adamın çiftliğinin ve tebaasının sahipsiz kalmaması adına erkek kılığına girerek kendisini varis olarak tanıtmasını ele alır. Bu süre zarfında kendisinden şüphelenen halkın şüphelerini gidermek için Rose, çeşitli erkeklik performansları sergiler. 76. Berlin Film Festivali’nde Gümüş Ayı ödülünü kazanan Sandra Hüller’in, on yedinci yüzyılda erkek kılığına girmesi nedeniyle katledilen kadınlardan yola çıkarak yonttuğu oyunculuğu, filmin en güçlü taraflarından birini oluşturuyor. Siyah beyaz görselleriyle Jim Jarmusch’un Dead Man‘ini, Ingmar Bergman sinemasını ve biraz da Andrei Rublev dönemi Tarkovski’sini andıran sinematografisi, kırsallığın tekinsiz huzurunu iliklere kadar hissettiriyor. Tıkır tıkır işleyen senaryosuyla Altın Lale Yarışması’nda En İyi Senaryo Ödülü’nü kazanan film, sert ama dingin bir anlatım sunuyor.

Cennet (Paradise, Yön.: Jérémy Comte, 2026) – 19 Nisan 2026 Atlas 1948

Jérémy Comte’nin yönettiği film, Gana ve Kanada’da yaşayan iki gencin kendi kayıp babalarının izlerini sürmelerini ele alıyor gibi gözükse de esasında Gana’da sahte hesaplarla yurtdışındakilerin dolandırılmasının sonucunu işliyor. Film, sömürü ilişkileri, yozlaşma, hafıza üzerine kafa yorsa da stereotipleşmeden kendini kurtaramıyor. Özdeşim kurulabilecek herhangi bir karakterin olmaması, karakter motivasyonlarının belirsizlikleri ve kendi içinde barındırdığı çelişkiler neticesinde festivalin vasat filmleri arasında yerini alıyor.

Festivalde izlediğimiz filmler ve seminerler üzerinden izlenimlerimizi derledik. Önceki yıllara göre çok daha eli yüzü düzgün bir seçkiden bahsetsek de; atmosfer, seyirci yoğunluğu ve heyecan bakımından o eski festival coşkusundan fersah fersah uzakta olduğumuzu belirtmek gerekiyor. Bir zamanlar şehirle özdeşleşen, salon merdivenlerini dahi hıncahınç dolduran o taşkın kalabalıkların yerini, artık sıradan bir sinema seyirliğinin aldığı yadsınamaz bir gerçek. Yine de bu seneki program, her ne kadar Nerdesin Aşkım?, Antidepresan veya Musıkişinas gibi aşina olduğumuz bölümleri gözlerimiz arasa da, son yılların en ayağı yere sağlam basan film listelerinden biri olarak kayda geçiyor.

Yorum Yapın

Bunlar da İlginizi Çekebilir