Sentimental Value ve İçimde Tinlayan Sezen Aksu

Yazan: Ceylan Güleç

Bir şey içerken ağızda “çıt” eden bardak gibi; dudağın kanar, anlamazsın… Ilık bir yol olup boğazından içine akar. Yönünü kaybetmiş halde kılcal damarlara kadar sızan bu filme en çok “EV” derdim.

Norveçli yönetmen Joachim Trier’i; Reprise, Oslo, 31 August ve The Worst Person in the World filmlerinden, insan ilişkilerine bakış açısıyla tanıyoruz. Yönetmen, Cannes Film Festivali’nde büyük ödül alan filmi Sentimental Value ile oltasını biraz daha derine bırakıyor: Baba-kız ilişkilerine…

Az sonra yazacağım kelimenin her bir harfinin biliyorum ki hepimiz için tonlarca ağırlığı var; derin bir nefes alarak yazıyorum: “Aile”… Bu kelimenin içinde burada anne, baba ve iki kız çocuğu var. Film, mükemmel bir anlatım keşfiyle başlıyor: EV ÖDEVİ. Türkçesi tam olarak bu kelime olan, büyük abla Nora’ya verilen ödevin konusu; içinde oturduğu evi tanımlamak.

Yazının buradan sonraki kısmı filmi izlememiş olanlar için spoiler içermektedir.

Nemli havada ıslak duvara yaslanma hissi veren cümlelerle başarılı bir yönetmen olan baba Gustav, psikoterapist anne Sissel, büyük kız çocuğu Nora ve küçük kız kardeş Agnes’in kısa tarihine şahitlik eden odaları, kapıları, çatlakları, eşyaları dinleyerek evin içine ve ailenin hikâyesine zarifçe buyur ediliyoruz. Genel olarak aile hatıralarını iyi anmak ya da sadece iyilerini anmak gibi bir alışkanlığımız var. Sentimental Value, aileyi kutsamayı zarafetle bir köşeye bırakıp bugün ruhumuzda açılan gediklerin hepsine sızan geçmişi güzel bir çiçek buketi gibi önümüze bırakıyor. Çünkü;

“Son bulduğu yerde sevgiler bir tek an…”

Ve bir gün baba Gustav, eşi Sissel ile ilişkisini sonlandırarak evden ayrılır. Sebebi ne olursa olsun, kızların çocuk kalbi bu gidişi “terk edilmek” olarak içine çeker. İşte o anda büyük kız çocuğu Nora’nın ağzında ince camdan bir bardak “çıt” eder ve hayatının bütün yönü değişir. Bu kırılmanın yansımasını filmin başında; kariyerinde oyunculuk mesleğini seçmiş yetişkin Nora’nın sahneye çıkmak üzereyken geçirdiği kaygı ve panik atak krizinde görürüz. Kendimize alışırız; tüm açmazlarımızla, berbat yanlarımızın, başarısızlıklarımızın her zaman geçerli bir sebebi vardır. Savunma mekanizmaları da bu yüzden değil mi? Biz huzurla yüzleşmekten kaçalım diye. Ta ki neyin eksik olduğunu, derinden hissettiğin duyguların kaynağının nereden geldiğini anlayana kadar…

“Böyle benzer izler etrafında, alışkanlıklarımız bile sıradan”

Baba Gustav’ın gidişinin çoktan kabul edildiği, herkesin hayatının olağan seyrinde aktığı bir gün… Küçük kız kardeş Agnes evlenmiş, hatta bir oğlu olmuş halde sakin bir evliliği sürdürürken; Nora, ilişkilerinde rutine dönmüş şekilde dikiş tutturamazken… Anne Sissel gözlerini hayata yumar ve baba Gustav, Sissel’in kaybı nedeniyle terk ettiği eve yeniden ayak basar. Bir şeyi hatıra ettiğimizi zannederken asla unutamadığımız o ilk yaralar: Annemiz ve babamız. Kendi ölümümüze kadar DNA’mıza kayıtlı duygulardan kaçmak ne mümkün.

Gustav, cenazeden sonra büyük kızı Nora ile bir kafede buluşur ve yazdığı senaryoyu okumasını, hatta oynamasını rica eder. Gustav kızıyla konuşmaya kendinden hoşnut bir cümleyle başlar: “Bizi sevgili zannettiler.” İşlerin yolunda gittiğinden, iyi olduğundan dem vurarak devam eder. İşte tam orada Nora’nın panik atakları, yakınlık kuramadığı ilişkileri karşılığını bulur: Terk eden ve işleri yolunda giden, kızıyla sevgili zannedilmekten mutluluk duyan, aradaki boşluk hiç olmamış gibi davranan baba… O boşluğu yıllar içinde karnının ortasına atılan bir yumruk gibi hisseden Nora, masadan kalkar ve senaryoyu okumayı kabul etmediğini söyler.

“Kızgınlığım yalnızlıktan korktuğumdan…”

Nora’nın tiyatrodan bir arkadaşıyla duygusal yakınlığına şahitlik ederiz. Kendisiyle temas etmesine müsaade ettiği kişinin hâlihazırda bir ilişkisi vardır. Aslında yakınlıktan kaçmanın en güzel yolu olarak istemsizce böyle bir denklemin içine girdiğini; yataktaki gündelik dokunuşlardan ürkerek uzak durmasından anlarız. Nora, kız kardeşinin evinde geçirdiği sıradan bir akşamda küçük yeğeniyle yatakta uzanırken yeğeni birden Nora’ya “Seninle evleneceğim,” der. Bir çocuğun saf sevgisini, hayranlığını kazanmayı başarabilmiş Nora’nın gerçek ilişkilerden kaçınması bu cümleyle bir kez daha kalp kırar.

Gustav’ın terk eden bir baba olmasının dışında etkileyici bir yönetmen, karizmatik bir adam olduğunu da görürüz. Kızı tarafından reddedilen Gustav, katıldığı bir festivalde tanıştığı ünlü bir oyuncuyu film için ikna eder ve onu çekimlere hazırlamak üzere aile evine davet eder. Eve döndükleri sırada Gustav, senaryoyu okumasını küçük kızı Agnes’ten de rica eder. Aslında bu senaryo Gustav için en saf hâliyle bir “özür dilerim” cümlesidir.

“Acılarımız tarih kadar eski. Nefes alıp vermek gibi olağan…”

Agnes, Nora’nın aksine senaryoyu okur ve ilk defa babasının sessiz geçmişiyle yüzleşir. Nazi Almanyası’nın ardında bıraktığı tahribatın kendi kökleri üzerindeki yansımasının izini sürer. Gustav’ın soğuk, kolay bırakan, aslında yakın ilişkilerinde tıpkı büyük kızı Nora gibi olması daha anlaşılır hâle gelir. Evet, maddi haklarımız gibi duygusal yoksunluklarımız da ailelerimizden bize geçen bir aktarım ama her anladığımız durumu affetmemiz de bir süreç.

“Zaman sadece birazcık zaman Geçici bu öfke, bu hırs, bu intikam”

Gönülden bağlandığımız hiçbir hikâye yarım kalmaz. Ölüme rağmen yarım kalmaz. Zamanını bilemeyiz ama günü gelir mutlaka özgürleşir. Özgürleşmenin tek yolu yüzleşmekse eğer… Gustav, kendisine ait hasarları büyük kızında da gördüğü üzere en çok onu yaraladığını da bilir. Filmi için oyuncusu Rachel ile çalışırken gönlünün hep kızı Nora’yı aradığını hissederiz. Bunu Rachel de hisseder ve Nora ile iletişime geçerek hislerini direkt olarak Gustav’ın kızıyla paylaşır. Bazı hikâyeler sadece iki kişiliktir ve aralarından su sızmaz.

Agnes, babasının hiç bahsetmediği sancılı aile tarihini Nora’ya aktarır. Gustav’ın aile geçmişi Gustav’ı, Sissel’in yakınlaşmayan bir eşle evliliği Sissel’i, Gustav’ın gidişi Nora’yı yalnız bırakmıştır. Nora; hayata kaygıyla yaklaşan, ilişkilerinde derinlik kuramayan, kırılgan biriyken Agnes’in iyi giden bir evliliği ve çocuğunun olmasını, aslında olabilmesini sorgular. Agnes’in yanıtı “Benim yanımda sen vardın…” olur. Demek bütün bir ömrün seyri, çocukken sadece bir kişiyle kurduğun güvenli bağla değişebiliyormuş. İzleyen için Nora’nın yalnızlığı bu cümleyle bir kez daha sarsıcı hâle gelir.

Nora, Agnes’ten öğrendiklerinden sonra babasının teklifini kabul eder. Nora’nın filmde, son sahnede yeğeniyle birlikte Gustav’ın kişisel tarihindeki en yakıcı sahneyi canlandırdığını görürüz. Ve film baba ve kızın set ekibinin kaosunun içinde göz göze gelmesiyle sonlanır. Hikâye yüzleşmenin yolunu bulur ve özgürleşir. Bir yara sarılır, tarihsel bir iz onarılır. Kaç yaşında olursa olsun kız çocuğunun babasının duygularını sessizce hissetmesi, babanın anlaşılmanın verdiği huzurla kızına bakışında en çok şu cümleleri bıraktı bende;

“Sana korkular bıraktım Bir de yeni başlangıçlar… Bir kendim bir ben… Gidiyorum…”

Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.

Yorum Yapın

Bunlar da İlginizi Çekebilir