Herkese merhabalar. Bu yazımızda siz okuyucularımıza biraz daha sohbet, makale diliyle Hollandalı aykırı sinemacı Paul Verhoeven’in 1987 yapımı başyapıtı RoboCop’un analizini yapmaya çalışacağız. Yazıyı daha çok günümüz dünyasındaki teknolojinin, yapay zekanın geldiği noktayla eş güdümlü olarak oluşturacağız. Yazıda aynı zamanda günümüz siyasetine de referanslar vererek anlatımızı zenginleştirmeye çalışacağız. Bundan mütevellit filmi izlememiş olanların yazının buradan sonrasını okumamasını tavsiye eder, keyifli okumalar dileriz.
Edward Neumeier ve Michael Miner ikilisinin senaryosunu yazdıkları RoboCop; tarihi belirsiz bir gelecekte Amerika’nın Detroit şehrinde, polis memuru Alex Murphy’nin bir operasyon sırasında öldürüldükten sonra yarı insan yarı robot olan RoboCop’a dönüştürülmesini ve sonrasında yaşananları anlatır. OCP adlı teknoloji şirketi şehirde ve ülkede adeta yönetimi devralmış vaziyettedir. Hırslı; beyaz, yaşlı ve orta yaşlı erkekler tarafından yönetilen şirketin yönetimi altında Detroit, postmodern bir faşist neo-polis devleti halini almıştır.

Son günlerde hayli revaçta olan tekno-faşizm kavramının etle kemikle vücut bulmuş olduğu bir Detroit’te gökdelenler şehri çevrelemiştir. Filmde genel olarak gri, beyaz gibi soluk, hiçliği andıran renkler hakimdir. Yönetmen Verhoeven bu sayede tekno çağda modern insanlığın geldiği duygusuz, ruhsuz psikolojiyi gözler önüne serer. Bu kadar teknolojiye ve polis aygıtına rağmen Detroit sokaklarında suç ve “terör” de kol gezmeye devam etmektedir. Clarence’in başını çektiği çete sokaklarda canının istediği şekilde terör estirmekte, ağır silahlarla polise de büyük oranda üstün gelmektedir. İşte bu dönemde OCP yeni teknolojisi RoboCop için bahane aramaktadır ve o bahaneyi Murphy’nin “ölümüyle” elde eder.
Murphy artık isimsiz bir RoboCop’tur. Kolektif benliği tamamen şirket tarafından silinmiş, geçmişi unutturulmuş, müthiş bir hiçliğin içinde duygusuz şekilde şehirde suça karşı savaşmaya başlayan RoboCop çok büyük başarılar elde eder, halk kahramanı olur. Kendisi adeta bir İsa’ymışçasına kültleştirilmekten de kurtulamaz. Onun gelişi yozlaşmışlık içinde İsa’nın geri dönüşünü andırırken aynı zamanda Detroit’te halkın inançsızlığına da ilaç olabilecek nitelikler taşır.

Paul Verhoeven burada devrimci bir dokunuş yaparak filmi bambaşka bir noktaya taşır. RoboCop’un savaştığı Clarence ve çetesinin bizzat OCP tarafından finanse edildiğini ve yönetildiğini öğrenmesiyle dünya başına yıkılan RoboCop, tekrar Murphy olmak için kolları sıvar. Verhoeven ve senaristler burada insanlığın ilacının bir benlik ve karakter kazanmasında yattığını ve bunun ancak ve ancak kolektif bir uyanışla tezahür edebilirse insanlığın kurtuluşu olabileceğinin altını kalın şekilde çizer.
RoboCop adeta İsa gibi geldiği Detroit’te kendisini yaratanlarla kanlı bir savaşa girer, bu uğurda çok ciddi işkenceler çeker, yaralar alır ancak nihayetinde tüm gerçekleri ortaya çıkartarak zaferi kazanır. Filmde televizyon reklamları ve ana haber bültenlerinin kullanımı da son derece elzemdir. Verhoeven bu şekilde kitle iletişimin toplum üzerindeki etkilerine işaret eder. Filmin ilk sahnesinin adeta bir haber bülteni olması insanlığın geliştikçe, teknolojinin de geliştikçe dönüştüğü distopik absürtlüğü gözler önüne serer.

Filmin başındaki haber bülteni dünyanın o dönem içinde bulunduğu iç karışıklıklar, çatışmalar, küçük ve büyük çapta savaşları gösterir. Yönetmen Verhoeven burada elbette senaryonun da yardımıyla; 70’lerin sonları ve 80’ler başlarıyla beraber Amerika ve İngiltere gibi dünya ülkelerinde olduğu üzere dünyaya yayılmaya başlayan neoliberal düzenin nasıl bir cehenneme, daha doğrusu nasıl bir distopyaya dönüştüğünün bir resmi niteliğindedir. Reagan ve Thatcher iktidarlarıyla birlikte Sovyet sosyalizminin/komünizminin karşısında duran liberal Batı “demokrasileri”, neoliberal ekonomik ve sosyal refah devleti söylemleri tamamen çökmüştür. Tam olarak bu cehennemin içindeki Detroit’te adalete, sosyal refaha dair en ufak bir şey görünmez; her yer gökdelenler tarafından çevrilmiştir, biz filmin içerisinde toplumu, halkı klasik sosyal yaşantısında hiç görmeyiz. Film bu önemli seçimiyle; bu kavramlar ve ideolojilerin teknoloji ile birleşerek insanın doğal yaşamını nasıl arka plana attığını göstermesi açısından çok önemlidir.
Film tech-noir yapısıyla birlikte distopik bilimkurguya, oradan da siber-punk bezeli kara komediye de kayan bir janr şelalesi içinde seyircisini bilinçlendirme yolunu seçer. Filmin 1987’de kurmuş olduğu dünya düzeni aslında 2026 dünyasından, daha doğrusu Amerika’sından hiç de farklı değildir. Elon Musk başta olmak üzere tekno şirketlerin pornografik diyebileceğimiz şekilde kolektif olarak büyümeleri, Amerika’daki ve Avrupa ülkelerindeki aşırı sağın yükselişi gibi gerçekler filmin bize yıllar önce hatırlatabileceği salt gerçeklerden sadece birkaçıdır. Yönetme şekline dair hiçbir şeyin değişmemiş olması, devletleşmiş şirketlerin tamamen pragmatik, Makyavelist şekilde iktidara hükmetmeleri günümüzde de devam etmektedir. “Tekno-feodal” diye adlandırılan Elon Musk, Mark Zuckerberg, Amazon kurucusu Jeff Bezos, Apple lideri Tim Cook, Google CEO’su Sundar Pichai gibi isimlerin Donald Trump’ın ikinci dönemi başlangıcında kendisiyle verdikleri pozda da gelecekteki dünyanın şifreleri bulunur: Tekno-feodal şirketlerin hükmettiği bir tür yeni faşizm. Bu durum, ortaya yeni yeni dökülmeye başlayan Palantir gibi dev şirketlerin sarsılmaz iktidarlarının çarpıcı birer dışavurumu olarak karşımızda durur.

Özellikle son dönemde ayyuka çıkan Epstein Belgeleri’nde de adını sıkça duyduğumuz Palantir adlı teknoloji şirketi, ismini komik görülebilecek şekilde Lord of the Rings / Yüzüklerin Efendisi filminde bizzat Saruman’ın Sauron’la haberleşmek ve Orta Dünya’yı izlemek için kullandığı Palantir kürelerinden alır. Bu küreler geleceği göstermeleri üzerinden Tolkien evreninde oldukça önemli bir yer tutarlar ve aslında güç ile kendisini özdeşleştirmiş olan mutlak kötülüğün; Karanlıklar Efendisi Sauron ve Saruman arasındaki ilişkinin de “haberci güvercini” görevi görürler. Ancak bu aslında çok daha derin okunabilecek bir metafor olarak da görülebilir.
Mutlak iktidar erkinin kendi müesses nizamını kurma emellerine kusursuz bir şekilde hükmeden duygulardan birisi de sonsuz güç arzusuyla birlikte korkunun da ağır bastığı bir paranoyadır. Palantir şirketi özellikle 7 Ekim saldırıları sonrasında bizzat İsrail ordusunun kullandığı aşırı teknolojik silahların onlara ulaştırılmasına öncülük etmiş ve bunları bizzat üreten şirkettir de aynı zamanda. Özellikle İran Devrim Muhafızları liderlerine yapılan nokta atışı “tekno” suikastlar bu sayede bu denli profesyonelce ve kusursuzca icra edilebilmiştir. Yani kısaca Palantir, kendisi için tehlikeli görülebilecek herhangi bir olguyu yok etme dürtüsüyle kurulmuştur.

Buradan RoboCop filmine geldiğimiz vakit OCP şirketinin de bizatihi bir Palantir olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Aslında özellikle 1980’li yıllarda Hollywood’a yön veren post-apokaliptik, distopik bilimkurgu filmlerinin neredeyse hepsi bu motivasyonla çalışan filmlerdir. Terminatör serisinin olmazsa olmazı Skynet şirketi de elbette bunlardan bir tanesidir. Bu filmler daima teknolojinin kontrolden çıkmasından sonra yaşanabilecek olası kıyamet senaryoları üzerine üretilmiş filmler olup muhafazakar sağ gibi görünüp aslında Amerikan merkez soluna, liberalizme işaret eden filmlerdir. Ama tabii ki bu filmler daha çok bir uyarı niteliği taşır. Sonuçta içinde yaşadığımız dünya (günümüz hariç) halen o filmlerdeki veya RoboCop’taki dünya hayatına tam olarak gelmemiştir.
Hiç şüphesiz Stanley Kubrick’in 2001: A Space Odyssey / 2001: Bir Uzay Macerası adlı 1968 yapımı başyapıtı da aslında sinema tarihinde bu konuda yapılmış en büyük filmdir ve en erken uyarıdır da diyebiliriz. 2001’deki insanlık evrimi de tamamen bir maymun kemiğinin ölümcül bir silaha dönüşmesiyle birlikte kabilelerin 20. yüzyıldaki modernleşmiş insanlığa evrilmesinin bir dışavurumudur. Bu sayede Kubrick; Sanayi Devrimi sonrasındaki tüm gelişmelerin insanlığı olumlu anlamda bilimsel gelişmede öne çıkarmış olmasının yanında bu varlığın, bu ırkın beyninin içinde oluşabilecek karanlık fikirlerin de fitilini ateşlemiş ve bunun uyarısını yapmıştır.

James Cameron’un Terminator filmleri, Paul Verhoeven’in RoboCop’u da tam olarak bu olası distopik düşünce yapısına hizmet eder. Özellikle RoboCop’ta, yukarıda da belirtmiş olduğumuz üzere kitle iletişimin toplumsal manipülasyon yönünü ön plana alarak uyutulmuş bir insanlık resmeder ve bu insanlığın içinde uyanan ise herhangi bir vatandaş değil, bir polis memurudur. Yani sistemin içerisinden çıkmış bir “bireydir”. Murphy’nin bu uyanışında ortağı Anne Lewis de çok büyük önem taşır. Lewis, film boyunca insanlığın kaybetmiş olduğu insani duyguların hepsinin toplanmış halidir ve geri dönmemiz gereken insan formunun güçlü bir tezahürü, filmdeki yansımasıdır. Murphy/RoboCop geçmişini sorgulamaya ve insanileşmeye başlayarak maskesini çıkartmaya başladığında Lewis ile kurduğu ilişki de gelişmeye başlar.
Bu sayede RoboCop maskeliyken kullandığı, devlet retoriğini andıran dili bir kenara bırakarak sorgulamalara girişir; Lewis’i merak eder, başkalarını düşünür. Aslında üretilmesinin bir tezatına evrilmeye başlar. Bütün bunların ışığında Paul Verhoeven’in RoboCop’u zamansız bir başyapıt olarak anılması gereken filmlerden bir tanesidir. Geçmişten günümüze, geleceğe dair çok şey söyler. Bunları yaparken de sinemanın sürükleyici dilini de ustalıkla kullanır. “Kahramanın yolculuğu” miti RoboCop’ta da başarıyla işlenir ve devam ederek sonlanır. Bizim bu ve bunun gibi filmlerden çıkarabileceğimiz ders ise dünyayı değiştirebilmenin salt insanlar, yani bizler aracılığıyla olabileceğidir.
