Ana sayfa Özel Dosyalar Pedro Almodóvar ’ın Karantina Günlüğü, Bölüm 3: Kitap ve Film Önerileri

Pedro Almodóvar ’ın Karantina Günlüğü, Bölüm 3: Kitap ve Film Önerileri

Pedro Almodóvar, El Diario gazetesi için kaleme aldığı Covid-19 karantina günlüğünün üçüncü bölümünde, kendini melakoli ve üzüntüden uzak tutmak amacıyla okuduğu kitaplar ve izlediği filmlerden bahsediyor.

Pedro Almodóvar tarafından yazılan makalenin ikinci bölümü aşağıdaki gibidir.


Son birkaç gündür enerjiden yoksun bir halde uyanıyorum, hapsedilme birkaç hafta daha devam edeceğe benziyor. İlk birkaç gündeki yeni heyecanlar keşfetmemizi sağlayan o yenilik hissi, çoktan kayboldu. Sanırım bu durumun tehlikelerinden biri, birbirini takip eden günlerde kendinizi rutine teslim etmek.

Yazmaya, inançsız ve yönümü kaybetmiş bir şekilde başlıyorum, bu egzersizin melankoli ve üzüntüden kaçmama yardımcı olması umuduyla ya da en azından sizi kanepenin en rahat köşesine mahkum eden o pasif üzüntü hissinden. Bugün evin tüm enerjimi emdiğini hissediyorum. Beni bir vampir gibi kurutana kadar emiyor, ve beni gece ve gündüz ile yüzleşemecek kadar tükenmiş halde bırakıyor.

Her zaman kitaplarım ve DVD’lerim var. Şimdilik senaryolarımı yazmayı bıraktım – dinlenmelerine izin veriyorum. Kurguların da dinlenmeye ihtiyacı vardır, bu onları sakinleştimenin doğal bir yoludur, ki olgunlaşabilsinler.

Las bieuty queens (The Biuty Queens)

Pedro Almodóvar

Dün, günümü Iván Monalisa Ojeda’nın Las biuty queens hikaye seçkisiyle geçirdim. Kulağa travestiler ve trans insanlar hakkında bir kitap gibi geliyor, ki öyle, ancak sadece bu değil. Monalisa Şililidir ve bu hikayelerde, caddelerde çalışan, barlarda ve New York City’nin pek önerilmeyen arka sokaklarda fahişelik yapan bir grup Latin-Amerikalı trans birey ve travestilerin günden güne – daha doğrusu geceden geceye – hikayelerini anlatır. İyi bir çift topuklu ayakkabı yüksekliğinden görülen ve bir kabusa dönüşen Amerikan Rüyası…

Bu güzellik kraliçelerini bulundukları bölgede şiddet dolu ölüm bekliyor. Kitaptaki hikayeler çok sefil olabilir ancak Iván Monalisa, karakterlerine canlılık ve zerafet bahşedebilme yeteneğine sahip. Size karakterlerin sefaletlerini kaçınılmaz bir şey gibi, mizahla ve onları birer kurban gibi göstermeden anlatır. Şehirdeki tüm tehlikelerin kıyısından mizah ve dayanışma ile geçen karakterleri anlatan bu hikayeler, Trump’ın göç politikaları karşısında hayatta kalmayla ilgilidir. Bu hikayelerde uyuşturucalarını, pezevenklerini, güzellik ödüllerini, sendromlarını ve hezeyanlarını paylaşan, birbirine sıkı sıkıya bağlı bir topluluk anlatılır.

Bana, son yıllarında memleketine dönen annemin komşularını hatırlatıyorlar. Komşuları onunla bizim yapabileceğimizden daha iyi ilgilendiler. Annemin sokağındaki komşu dullar arasındaki dayanışma ve bakım, memlektim ile ilgili hatırladığım en güzel şeylerden biri. Julieta Serrano’nun oğluna, komşularını filme dahil etmesini istemediğini söylemesi garip değil. Komşular kelimenin tam anlamıyla kutsaldır.

Benzer değiller – çok farklı insan manzaraları ve sosyal çevreler gösteriyorlar – ancal Las biuty, bana Patty Diphusa hakkındaki hikayelerin yer aldığı kitabımı hatırlatıyor. [Patty Diphusa and other writings, 1990] Benimkiler hedonist birer kurguyken, Las biuty queens’deki hikayelerin her bir cümlesi gerçekliği yansıtıyor.

Yapacak daha iyi bir şeyiniz yoksa her ikisini de öneririm. Eğlenceli ve hazmı kolay olacaklarına dair sizi temin ederim.

Desierto sonoro (Lost Children Archive)

Pedro Almodóvar

Latin Amerikalılardan – Trump’ın göç politikalarının gerçek kurbanlarından – bahsetmişken, size Meksikalı yazar Valeria Luiselli’nin muhteşem ve heyecan verici kitabı Desierto sonoro’yu tavsiye etmeliyim. Yukarıdaki iki kitabın tam tersi – okuması kolay değil – ama özgünlüğü ve anlatımının güzelliği beni etkiledi. Anlatılan hikayeye ek olarak, küçük çocuklarıyla birlikte New York’tan Arizona’ya çıktıkları yolculukta ses kayıtları yapan evli bir belgeselci çifti konu alan bir yolculuk filmi gibi.

Sürprizi bozmak istemiyorum. Arka planda çöl ve moteller, evlilikleri çöküyor. Adam Amerikan askeri gücüne teslim olan son Apache grubunun izlerini ararken, kadın çölü aşıp sığınma için ülkenin güney sınırına gelen çocuklar hakkında bir belgesel yapmak istiyor. Belgeselcilerin evliliğinin çöküşü, çocuklarının ebeveynlerinden duydukları hikayeleri anlayış biçimiyle, güzel bir tarzı ve anlatımı olan yenilikçi bir romanda berrak halde anlatılıyor. New York Times, bu kitabı 2019’un en iyi 20 kitabı listesine dahil etti.

La madre de Frankenstein (Frankenstein’s Mother)

Birbirine karıştırmadan, her birini günün ya da gecenin farklı zamanlarında okuyarak, Almudena Grandes’in La madre de Frankenstein: Episodios de una guerra interminable kitabını da okuyorum. Grandes, yakın tarihimizi dolayısıyla nereden geldiğimizi – ve resmi tarihin bizden gizleme eğiliminde olduğu önemli detayları – bilmek isteyen herkes için bir yazar ve yol göstericidir.

Yazar bu kez 1950’lere gidiyor. Grandes’in romanları, ana olay örgüsü ve kahramanları kadar önemli olan ikincil karakterler ve yan olay örgüleri yaratmakta, dolayısıyla geçtiği dönemin tarihi ve sosyal yapısı hakkında kapsamlı bir tablo oluşturmak konusunda oldukça cömerttir. Diğer konuların yanında Almudena, 1950’ler İspanya’sındaki psikiyatriyi – yani ülkemizin daha medeni ve normal yüzünü göklere çıkarmak istediği dönemi –  anlatıyor. Gerçek, doğal olarak, çok farklıydı.

Yazarla ve kahramanlarla özdeşleşebileceğiniz bir romanı okuma zevkinin yanı sıra, özellikle 1940’larda ve 50’lerdeki çocuk psikiyatrisi konusuyla ilgileniyorum. Aslında çekmeyeceğim bir filmin olası senaryosunda bir araya getirmek için bol miktarda not aldım. Almudena Grandes, romanında okuyucusuna çok fazla dokümantasyon sağlıyor ve onu okumak bana konuyla ilgili kendi belgelerimi hatırlattı ve kendime edebi ikramlar vermek için zamanım olduğundan, içimde kendi kitabımı geliştirme arzusu uyandırdı.

La madre de Frankenstein’da Grandes, 1933 yılında Madrid’de yaşanmış gerçek bir davanın peşine düşer. Doña Aurora Rodríguez Carballeira, 18 yaşındaki kızı Hildegart’ı kafasına dört el ateş ederek öldürdü. O ana kadar genç kadın annesinin gurur kaynağı olmuştu, ancak büyüdükçe Hildegart kendi fikir ve planlarını geliştirmeye başladı ve annesi buna dayanamadı; kendi itirafına göre bu yüzden onu öldürmek zorundaydı.

Duruşmadan önceki uzman raporuna göre Aurora tam bir paranoyak ve ırk ıslahı destekçisiydi. Kızını neden öldürdüğüne dair tamamen duygusuz bir şekilde yaptığı açıklamasında Doña Aurora, “Onu kurtarmak için onu öldürdüm. Onu ben yarattım ve yok ettim, bu benim ayrıcalığımdı, hakkımdı… Hildegart benim eserimdi ve  iyi sonuçlanmadı.” Hayatının geri kalanını bir akıl hastanesinde geçirdi ve roman psikiyatristler, erkek arkadaşları, kız arkadaşları, aile üyeleri, hemşireler, rahibeler ve diğer çılgın kadınlar etrafında döner.

Irk ıslahı (Öjeni), taraftarlarının nüfusun bir kısmını öldürerek ya da çoğalmasını engelleyerek yok etme hakkına sahip olduklarına inandıkları bir suç ideolojisidir… Almudena Grandes’in romanını, günümüzün bıkkınlık ve endişelerine karşı en iyi panzehir olarak öneriyorum. Şu anda A Manual for Cleaning Women ve/veya The Human Voice taslaklarını yeniden yazıyor olmalıydım, yine de başka bir hikayeyi – Rodolfo Serrano’nun In Search of the ‘Red Gene’ başlıklı gazete makalesinden ilham alarak yazdığım tretmanı – bulmak için bilgisayarımın derinliklerini karıştırarak kendime ihanet ediyorum. Tretman, Doña Aurora gibi bir diğer ırk ıslahçısını; 1930’lu yılların sonlarından ve savaş sonrası dönemin başlangıcına kadar kadar geçen Franco rejiminde, kırmızı gen’i – bir adam veya kadının bir ideoloji olarak Marksizm’i benimsemesi için ne gibi psişik ve fiziksel bozuklukla olduğunu –  anlamak için çalışmalar ve deneyler sürdüren İspanyol bir psikiyatristi anlatıyor.

Evet. Doğru okudunuz. Bu durumla psikiyatri dünyasına geçmesini sağlayacak devrimin yanı sıra, Franco yanlısı psikiyatrist, hapishaneleri dolduran, Kızıl’ların, taşıdığı bu hastalığın kökünü kurutmayı amaçladı. Makaleyi okuduğumdan beri, bu hikayeyi bir bilimkurgu olarak geliştirmek istiyordum, ama doğru tonu hiç bulamadım, çünkü anlatılan gerçeklik o kadar korkunç ki, bu konu hakkında ironik olmanın zorluğu ortaya çıkıyor. Öte yandan, 2020’de, mizahın izin verdiği uzaklığı kullanmadan konu ve karakterle uğraşmak imkansız.

Bu konuyla ilgili çok fazla belge mevcut çünkü tüm konu, zamanın bilim dergilerinde, Marksist Fanatizmin Biyopsişikliği başlığı altında ayrıntılı bir şekilde ele alınıyor – mesela İspanyol Savaş Tıbbı ve Cerrahisi Dergisi’nde (Revista española de medicina y cirugía de Guerra) Böyle akıllara durgunluk veren bir materyalin keşfinden sonra, bir dizi kurgusal karakter icat ettim ve bilimsel maceraya odaklanmak ve bunu hakim kılmak için kasıtlı olarak gerçek karakterleri bir kenara bıraktım. Psikiyatristin ailesi ve meslektaşları, dönemin İspanyol toplumundaki türlere göre yaratılacaktı.

O zamanlar, bir neorealist tedavi düşünüyordum, ama hikayeyi geliştirirken kendimi yetersiz hissetmiştim. İnzivaya çekildiği bunca yılın ardından, hikayenin uygun tonunu, mizahını bulduğumu düşünüyorum. Franco yanlısı psikiyatrist, Marksist geni araştıran ve ona sahip olan herkesi feda etmeye hazır tipik bir çılgın doktor.

Bu tip bir karakteri, yalnızca kurgusal bir bakış açısıyla, natüralizmden çok uzak bir stille ele alabilirim. Bu psikiyatristin bir adı olduğunu söylemeye gerek yok, ama onu kullanma niyetim yok, bu yüzden ailesine zarar vermeden, yani özgürce yazabilirim.

İşte Paskalya tatili için işim.

Karantina neşesi için 11 film

Klas ve keyifli bir şekilde toparlamak için, işte bu haftaki, şüphesiz en zor haftalardan biriydi, melankoli, can sıkıntısı ve bıkkınlık izlerini yok edecek birkaç film önerisi. Genel olarak olağanüstü ABD komedileri, saçma komediler, çılgın komediler, Amerikalıların uzman olduğu bir tür.

Pedro Almodóvar
Monkey Business

Buyurun:

  • Monkey Business (Howard Hawks)
  • The Philadelphia Story (George Cukor)
  • Midnight (Mitchell Leisen)
    Sinefil ve eleştirmen, aynı zamanda zarif bir yazar olan Guillermo Cabrera Infante, bana bunun en sevdiği komedi olduğunu söyledi.
  • To Be or Not To Be (Lubitsch)
  • The Front Page (Billy Wilder)
    Bu filmin daha eski bir versiyonu var, His Girl Friday with Rosalind Russell, eşit derecede komik.
  • Some Like It Hot (Wilder)
  • Rich and Famous (Cukor)
  • I Was a Male War Bride (Hawks)
  • A Star Is Born (Cukor’s version with Judy Garland)
    Bu bir drama, ama o kadar muazzam ki, her koşulda tavsiye ederim
  • Design for Living (Ernst Lubitsch, Noël Coward’ın tiyatro oyunundan uyarlanan filmin senaryosu Ben Hecht’e ait)
Pedro Almodóvar

Ve

  • Casa Flora (Ramón Fernández ve Lola Flores)
    İyi ya da kötü bir film olup olmadığını bilmiyorum, ama açıklamak zorunda olsaydım bunun bir ‘Dadaist komedi’ olduğunu söyleyerdim, ancak bundan çok daha çılgın. 70’lerin tarzında giyinmiş Lola Flores’i görmek ve duymak her daim bir mutluluk kaynağıdır.

    Enerjinizi yükseltecek bu cevherlerle, dini alaylar, kutsal şarkılar veya şallar olmadan harika bir Paskalya tatilinin tadını çıkarmak için tek yapmanız gereken evde kalmak, filmler arasında koridorda aşağı yukarı gitmek, arkadaş, aile üyeleri ve sevgililerle telefonda veya Skype üzerinden konuşmak.

Pedro Almodóvar


NOT: Pedro Almodóvar tarafından kaleme alınan günlüğün dördüncü bölümü ilerleyen günlerde sitemizde yayınlanacaktır.

Kaynak: https://www.bfi.org.uk/ (Pedro Almodóvar ‘s lockdown diary)

Pedro Almodóvar

BİR CEVAP BIRAK

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen adınızı yazın