Amerika’nın Kolektif Paranoyasına Bir Ayna: One Battle After Another

Yazan: Mert Savaş

Paul Thomas Anderson imzalı One Battle After Another başrollerinde Leonardo DiCaprio, Sean Penn ve Benicio Del Toro’nun yer aldığı politik gerilim ve aile dramını iç içe geçiren bir yapım. Kızını arayan başarısız bir baba figürünün etrafında şekillenirken arka planda giderek sertleşen bir Amerika atmosferini ve kontrolünü kaybeden toplumsal düzeni öne çıkarıyor. Film, büyük prodüksiyon imkanlarına rağmen bağımsız sinemanın kişisel ve risk alan hissini koruyan anlatısıyla PTA filmografisinde farklı bir yer ediniyor.

Yazının buradan sonraki kısmı filmi henüz izlemeyenler için spoiler içermektedir.

Paul Thomas Anderson’ın filmografisi yıllardır insan doğasının çarpık taraflarıyla ilgileniyor fakat One Battle After Another bu ilginin artık açıkça politik bir yöne evrildiği film diyebiliriz. Anderson’ın hem geçmişe hem bugüne bakan sosyolojik merakı burada daha sert, daha doğrudan ve daha güncel bir tonda karşımıza çıkıyor. Film, Amerika’nın kolektif paranoyasına bir ayna gibi bakarken bunu ne ideolojik bir pozisyonda ne de didaktik bir tutumla yapıyor. Aksine kırılgan aile bağları, başarısız baba figürü ve kontrolsüz şiddet sarmalının içinden konuşuyor. Yönetmenin politika ve bürokrasiyi “anlatmak” yerine karakterlerin üzerinde yarattığı gerilimle öne çıkarması filmin atmosferini çok daha etkili kılıyor.

Bu politik ve duygusal baskının merkezinde ise Leonardo DiCaprio var. Film boyunca sadece iyi bir performans sergilemiyor, belki de sinema tarihine geçecek bir karaktere imza atıyor. DiCaprio’nun canlandırdığı bezgin, beceriksiz, çoğu zaman hayata yenilmiş bir baba figürü, Anderson’ın önceki yapımlarında işlediği “eksik otorite” temasını bugünün dünyasına uyarlayan güçlü bir tutum taşıyor. Kızını bulmaya çalışırken gösterdiği panik, öfke, çaresizlik ve absürt anlarla birbirine karışan o dağınıklık karakterin yalnızca dramatik değil sıradan bir insan halini de öne çıkarıyor. DiCaprio’nun performansı filmin duygusal omurgasını taşıyan unsur haline gelirken yönetmenin kurmak istediği geniş politik tabloyu da daha kişisel bir yerden tamamlıyor. Film, tam da bu nedenle büyük ölçekli bir hikayeyi bireysel bir kırılma üzerinden anlatmayı başarıyor.

one battle after another sean penn

One Battle After Another bir diğer güçlü unsurunu Sean Penn’in performansından alıyor. Uzun zamandır bu kadar sert ve anti bir Penn performansı izlememiştik. Anderson film boyunca Penn’in sahnelerini bilinçli olarak daha yüksek bir tonda kuruyor. Kimi zaman abartılı ve karikatürize, kimi anlarda ise gerçekçi bir tonla. Bu tonlama farkı, filmin iki dünyası arasındaki dengeyi kuruyor. Penn’in karakteri hem komik hem ürkütücü hem de zaman zaman şaşırtıcı derecede kırılgan görünüyor. Oldukça katmanlı bir karakterden çıkarılan bu unutulmaz performans Oscar’da Yardımcı Erkek Oyuncu kategorisinin en güçlü adaylarından biri konumunda. Şimdiden ödülün kesin gibi konuşulmasının nedeni biraz da bu.

Filmin politik damarına gelince… Anderson’ın doğrudan politik söylem üretmeyi tercih etmeyen bir yönetmen olduğu bilinir. Önceki filmlerinde de politikayı hikayenin merkezine değil, daha çok arka plana yerleştirme eğilimindeydi. One Battle After Another da benzer bir yerde duruyor. Askeri baskı, sokak çatışmaları, devrime benzeyen örgütlenmeler, yönetim boşluğu… Bütün bunlar filmin arka planında sürekli hareket eden bir gölge gibi akıyor. Anderson detaylara girip anlatmak istediği şeyi ağırlaştırmak yerine günümüz Amerika’sının iç kaosunu bir tür hayalet gibi betimliyor. Ülkenin hem sağ hem sol tarafından üretilen korkuların birbirini beslediği belirsiz ve tedirgin edici bir atmosfer kuruyor. Politik konular burada birer anlatı malzemesi olarak yer alırken film gerçek ağırlığını karakterlerin başarısızlıklarında, korkularında ve bozulan aile yapısında buluyor…

Filmin belki de oyunculuk performanslarının bile önüne geçerek şimdiden ikon haline gelen meşhur kovalamaca sekansına burada bir parantez açmamız gerekiyor. Günümüz aksiyon sinemasında pek rastlamadığımız kadar ilmek ilmek işlenen bu sekans hem gerilimi hem de karakterlerin içsel dağınıklığını aynı anda görünür kılıyor. Anderson filmin bu bölümünde pek de temkinli davranmıyor diyebiliriz. Görüntü yönetmenliği zaman zaman bilinçli bir “kusurluluk” üzerinden ilerliyor. Gün ışığının bilinçli olarak sert ve doğrudan kullanılması California çölünün boğucu sıcaklığını hissettirirken kameranın elde yarattığı titreşim ve sallanmalar izleyiciyi doğrudan kovalamacanın kaotik enerjisine itiyor. Geniş çekimlerle karakter odaklı yakın planların iç içe kullanılması tüm sekansı sadece bir “aksiyon” olmaktan çıkarıyor ve karakterlerin zihinsel çözülüşünün görsel bir uzantısına dönüştürüyor. Yönetmenin bu sekansı kurarken sergilediği cesur tercihler filmin yalnızca teknik bir zirvesi değil aynı zamanda uzun süre hatırlanacak bir sinema anı haline getiriyor.

Kontrolünü kaybetmiş şehrin sokaklarındaki kaos özellikle Benicio Del Toro’nun sahnelerinde çok daha sertleşiyor. Şehir neredeyse karakterlerin ruh halinin uzantısı gibi aynı anda karmaşıklığa sürükleniyor. Bu geniş ve kaos ortamındaki sahneler sadece bir atmosfer kurmakla kalmıyor, filmin politik gerginliğini de besliyor. Anderson’ın asıl mahareti politik meseleleri doğrudan açıklamak yerine, bu baskının insanların davranışlarını ve ilişkilerini nasıl bozduğunu göstermesinde yatıyor. Büyük ölçekli karmaşa ile bireysel çöküşler aynı çizgide ilerliyor ve film tam da bu kesişimde daha sahici bir etki bırakıyor.

Tüm bu katmanlı yapı bizi doğal olarak “ödül” konusuna getiriyor. One Battle After Another yılın yalnızca teknik olarak güçlü filmlerinden biri değil aynı zamanda duygusal, politik ve oyunculuk performansı açısından da en yoğun işlerinden biri. En İyi Film, En İyi Yönetmen, En İyi Erkek Oyuncu ve En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu kategorilerinde adının sık sık geçiyor olması tesadüf değil. Filmin hem stüdyo ölçeğini hem de bağımsız sinema ruhunu aynı potada eritmesi özellikle dikkat çekici. Paul Thomas Anderson’ın büyük prodüksiyon imkanlarına rağmen bağımsız sinemanın o kişisel, köşeli ve risk alan ruhunu koruması filmi daha kıymetli kılıyor.

One Battle After Another sonuç olarak bir kovalamacanın, bir kaçırılışın ya da bir politik karmaşanın ötesinde bir film. Anderson, hikayenin merkezine bir babanın dağılan hayatını ve Amerika paranoyasının sertleşen atmosferinden beslenen çatışmayı yerleştiriyor. Belki bu kez hikayenin tüm uçlarını kusursuzca düğümlemiyor fakat kurduğu duygu ve ritim o kadar yerli yerinde ki film bittiğinde geriye güçlü bir bütünlük hissi bırakıyor. Büyük bir bütçenin imkanlarına rağmen Anderson’ın bağımsız sinema ruhundan kopmaması, kişisel anlatı tercihlerini koruması ve risk alan bir film dili inşa etmesi işin etkisini daha da artırıyor. One Battle After Another, hem stüdyo sisteminin içinde özgün kalmanın mümkün olduğunu hatırlatıyor hem de yakın gelecekte daha cesur, daha kişisel ve daha deneysel işler için önemli bir kapı aralıyor.

Yorum Yapın

Bunlar da İlginizi Çekebilir