Eric Rohmer ve Serileri: İnsan Doğasının En Yalın ve Gerçekçi Hali

Yazan: Rima Konya

Sinema sanatına değer katan, “mutlu hissettiren” filmlerin yönetmeni Eric Rohmer; yaz ve tatil sezonunun gelmesiyle belki de her zamankinden daha fazla aklımıza düşüyor. Romantizm dozu yüksek, düşündürücü diyalogların ve bitmeyen arayışların beden bulduğu filmlerinde karakterlerimizi sık sık güneşli bir Paris öğleden sonrasında kahvelerini yudumlarken, kırlarda uzun piknikler yaparken ya da Güney Fransa sahillerinde güneşlenirken görüyoruz.

Sade, huzurlu ve şiirsel anlatısıyla kalbimize dokunan filmlerin yönetmeni Eric Rohmer, 1920’de Jean Maurice Scherer ismiyle dünyaya geldi. Geçmişi ve özel hayatını paylaşmaktan hoşlanmayan yönetmen, röportajlarında kendisi ve hayatı hakkında farklı bilgiler vermiştir. Paris’te tarih okurken edebiyat, felsefe ve teoloji ile ilgilenmiştir ve bunun etkilerini filmlerinde açıkça görebilmekteyiz. İsmi ‘Fransız Yeni Dalga Akımı’ yönetmenleri ile anılmaktadır ve bu akımda ürünler vermiş meslektaşlarıyla tanışıklığı Cahiers du Cinéma (Sinema Defterleri) dergisindeki yazarlık yıllarına dayanmaktadır.

Film eleştirileriyle başladığı sinema kariyerine çektiği kısa filmlerle devam etse de Eric Rohmer ‘in sektörde tanınması 60’lı yılları bulmuştur. Filmografisinin önemli bir kısmını oluşturan üç seri “Contes Moraux”, “Comédies et Proverbes” ve “Contes des quatre saisons”, klasik seri tanımından uzak olmakla beraber, kendi içlerinde tema birliği olan, birbirinin varyasyonu sayılabilecek film serileridir. Eric Rohmer sinemasını bu seriler üzerinden ele aldık.

Eric Rohmer
Eric Rohmer

Contes Moraux (Altı Ahlak Hikayesi)

Her ne kadar dilimize ‘ahlak hikayeleri’ olarak çevrilse de Eric Rohmer ‘in ‘moraliste’ geleneğini temel alarak oluşturduğu iki kısa ve dört uzun metrajlı filmden oluşur. Yönetmen bir ‘moraliste’ olarak insanın içinde ne olup bittiğini inceler; ruh hali ve duyguları ile ilgilenir. Yani yönetmen filmlerinin yaptığı çağrışımın aksine ahlak dersleri vermekten oldukça uzaktır; karakterleri ya da yaşananları yargılamaktan ziyade motivasyonlarını incelemektedir. Bunu da oldukça objektif bir şekilde yapar ve takdiri seyirciye bırakır. F.W. Murnau’nun Sunrise: A Song of Two Humans (1927) yapımından esinlenmiş olup serinin altı hikayesinde de benzer temayı izler: Bir adam bir kadından hoşlanır; ancak hikâye ilerlerken ilgisi ikinci bir kadına kayar. Sonunda tüm içsel hesaplaşmaları onu ilk kadına döndürür. Yönetmen bu temaya sadık kalarak birbirinden bağımsız altı hikâyeyi beyaz perdeyle buluşturmuştur.

La Boulangére de Monçeau (Monceu’nun Pastaneci Kızı, 1963)
Eric Rohmer

Hukuk öğrencisi genç adam sokakta yürürken karşılaştığı Sylvie’ye âşık olur ve ondan tekrar görüşme sözü alır. Sonrasında uzun bir süre denk gelmezler ve genç adam buna içerler. Bu dönemde müdavimi olduğu pastanede daha sık vakit geçirmeye ve pastane çalışanı Jacqueline ile flört etmeye başlar. Sylvie beklemediği bir anda karşısına çıkınca, işler karışacaktır.

La carriére de Suzanne (Suzanne’in Kariyeri, 1963)
Eric Rohmer

Guillaume ve Bertrand birbirinden oldukça farklı karakterde iki yakın arkadaştır. Dışadönük ve çapkın Guillaume, bağımsız ve neşeli Suzanne’i kolaylıkla etkiler. Ancak kısa zaman sonra yanında olmasından sıkılır ve aşağılayıcı tavırlar sergilemeye başlar. Bu durum arkadaşı Bertrand’ın canını sıkar hem arkadaşına hem de genç kadına öfke beslemeye başlar. Ancak hikâye ilerledikçe dengeler hiç beklemediği şekilde değişecektir.

La collectionneuse (Koleksiyoncu Kadın, 1967)

Uzun yıllardır tatil yapmayan Adrien, kafa dinlemek için sanatçı arkadaşı Daniel ile St. Tropez’de dinlendirici bir yaz planlar. Ancak hesaba katmadığı bir ayrıntı vardır: tatil evinin üçüncü sakini ve -Adrien’in tabiriyle- ‘erkek koleksiyoncusu’ Haydee. Ev arkadaşlarının cinsel özgürlüğü üzerine yaptığı konuşmalara aldırmayan Haydee arayışına devam eder, bu da iki entelektüel arkadaş üzerinde merak ve elde etme arzusu yaratır. Özellikle ilkeli ve bencil Adrien üzerindeki etkisi beklediğinden çok daha fazla olacaktır.

Ma nuit chez Maud (Maud’daki Gecem, 1969)

Kimseyi tanımadığı Clermont-Ferrand’da işe başlayan Jean-Louis, yıllar sonra okul arkadaşı Vidal ile denk gelir ve onun vasıtasıyla büyüleyici bir kadınla tanışır: Maud. Üçünün yaptığı keyifli sohbet, Vidal’ın yanlarından ayrılması ile ilişkiler, din ve felsefe üzerine derin bir diyaloga dönüşür. O gece ve sonrasında yaşananlar koyu Katolik Jean-Louis’nin seçimleri üzerine derin sorgulamalar yapmasına sebep olacaktır.

Le genou de Claire (Claire’in Dizi, 1970)
Eric Rohmer

Annecy Gölü’nde geçen bu sıradışı hikâyede kahramanımız Jerome arkadaşı Aurora ile karşılaşır ve kaldığı eve giderek tatilini renklendirecek insanlarla tanışır. Bunlardan biri de dizlerine karşı konulmaz bir saplantı geliştireceği Claire olur. Evlilik arifesinde olmasına karşın arzusu o kadar güçlüdür ki; genç kadınla flört etmekten kendini alıkoyamaz ve aralarında tehlikeli bir oyun başlar.

L’Amour l’Après-Midi (Öğleden Sonra Aşk, 1972)
Eric Rohmer

İyi bir işe ve huzurlu bir aileye sahip olan Frederic bekar hayatını özlemekte ve sık sık eşine olan duygularını sorgulamaktadır. Hayatına beklenmedik şekilde dahil olan Chloe’den çok etkilenir, sıkı bir arkadaşlıkla başlayan ilişkileri zamanla tehlikeli bir yakınlaşmaya dönüşür. Eşini sadık kalmak için çaba gösteren Frederic, tehlikenin sınırlarında gezerken büyük bir ikileme düşecektir.

Comédies et Proverbes (Komediler ve Özlü Sözler)

Yönetmenin 1981-1987 yılları arasında çektiği 6 filmden oluşur. Her film ayrı bir özlü sözü karşılamaktadır. Seride yine çıkmaza giren ilişkiler üzerinden aşkı sorgularız; ‘Aşkta neyi ararız? Cinsel çekim mi, sadakat mi? İdeal ilişki ya da partner var mıdır? Yoksa hayalimizde yarattığımız hallerine mi tutuluruz?’ Rohmer bu serisinde de bir yönetmenden çok analist gibi yaklaşıyor ve bizi akıcı diyaloglar eşliğinde düşünmeye davet ediyor.

La femme de l’aviateur (Pilotun Karısı, 1981)

Christian, metresi Anne ile ilişkisini bitirmek için evine gelir. Anne ile ilişki yaşayan François ona not bırakmak için dairesine giderken, ikiliyi beraber apartmandan çıkarken görür. Sonrasında bir kafede Christian’a denk gelir ve onu takip etmeye karar verir ve bu macerasında ona eşlik edecek Lucie ile tanışır. Kendisinden büyük ve melankolik sevgilisi Marie’nin aksine, Lucie son derece şakacı ve eğlencelidir. Günün sonunda yapacağı yüzleşmeler ve öğrenecekleri beklentilerinin ötesinde olacaktır.

Le beau mariage (Güzel Evlilik, 1982)
Eric Rohmer

Sanat tarihi öğrencisi Sabine, bir antikacı dükkanında çalışmakta ve evli bir ressamla ilişki sürdürmektedir. Evli erkeklerle sonuçsuz ilişkilerinden sıkılır ve düzenli bir ilişki aradığı sırada arkadaşı Clarisse’in vasıtasıyla yakışıklı bir avukat olan Edmond ile tanışır. Ancak evlilik fikrini öyle bir saplantı haline getirmiştir ki, Edmond’ın bazı hareketlerini de yanlış yorumlamaya başlar ve evleneceğini etrafına duyurdukça işler karışır.

Pauline à la plage (Pauline Plajda, 1983)
Eric Rohmer

15 yaşındaki Pauline, yaz tatilini geçirmek için kendinden yaşça büyük kuzeni Marion’u ziyaret eder. Tutkulu bir aşk arayan Marion, eski aşkı Pierre’i reddetmekte ve daha heyecanlı bulduğu Henri ile flört etmektedir. Pauline ilişkiler konusunda kuzenine göre daha temkinli olsa da plajda tanıştığı Slyvain’den etkilenir ve onunla vakit geçirmeye başlar. Sahil evinde ilişkiler üzerine uzun sohbetler eden bu ekip, ders çıkarılacak tecrübelerin de dahil olduğu unutulmaz bir yaz geçirecektir.

Les Nuits de la pleine lune (Dolunay Geceleri, 1984)

Banliyödeki sıkıcı hayatından ve sevgilisi Remi’den sıkılan Louise, bekar hayatını ve özgürlüğünü özlemektedir. Bunun için Paris’te tek başına küçük bir daire kiralar ve arkadaşı Octave eşliğinde hayalindeki hayata kavuşur. Bir süre geçtikten sonra Paris’in ışıltılı gece hayatına; dans, müzik ve kaçamaklara doyan Louise, gerçekten ne istediğini sorgulamaya başlar.

Le rayon vert (Yeşil Işın, 1984)

Delphine Paris’te yaşayan ve yakın zamanda nişanlısı tarafından yakın zamanda terk edilmiş genç bir kadındır. Beraber tatil planı yaptığı kız arkadaşı tarafından da ekilince büyük bir üzüntü hisseder; tatilini nerede ve nasıl geçireceğini bilmemektedir. Kendisiyle kalmak ve yüzleşmek istemediği gibi, fikir ayrılığı yaşadığı kalabalık ortamlardan ve tavsiye yağmurlarından sıkılmıştır. Yine de umudunu kaybetmez ve hayatını değiştirecek mucizeyi aramaya devam eder. Mutluluk beklemediği bir anda gelecektir.

L’ami de mon amie (Kız Arkadaşımın Erkek Arkadaşı, 1987)

Belediye kültür işlerinde çalışan Blanche, bir öğle yemeğinde üniversite öğrencisi Lea ile tanışır ve çok yakın arkadaş olurlar. Blanche yeni arkadaşı vasıtasıyla tanıştığı Alexandre’ı çok beğenir, ancak Alexandre başta kız arkadaşı Adrianne olmak üzere kadınların yoğun ilgisinden bıkmış ve zor beğenen bir erkektir; Blanche’ı da kendisine uygun görmez. Lea’nın erkek arkadaşı Fabien ise Alexandre’ın zıttı sayılabilecek karakterdedir, Blanche’a ilk tanıştıkları günden itibaren sıcak ve dostça davranır. Zaman içinde ilişkiler ve dengeler değişir. 

Contes des quatre saisons (Dört Mevsim Hikayeleri)

Yönetmenin 1990-1998 yılları arasında çektiği bu son seride mevsimlerin filmlerindeki etkisi çok büyük. İlkbahar Öyküsü’nde Fontainebleau’da bir kır evinde baharı karşılıyor, Sonbahar Öyküsü’nde ise Rhone Vadisi’nde bağlar ve variller arasında hasat mevsimini kucaklıyoruz. Yaz Öyküsü’nde Bretonya kumsallarında salınırken, Kış Öyküsü’nde elimiz cebimizde puslu Nevers sokaklarını arşınlıyoruz. Dört baş karakterimizin ortak noktası ise yalnız kalmama dürtüsü.

Conte de printemps (İlkbahar Öyküsü, 1990)

Felsefe öğretmeni Jeanne, bir partide tanıştığı Natacha ile kısa sürede arkadaş olur ve daveti üzerine evine gelerek onunla yaşamaya başlar. Natacha sohbetlerinde ebeveynlerinden ve babasının sevgilisi Eve’den yana dert yanar; ona göre babası hayatta basit ideallerin peşinde gitmekte ve eksik bir hayat yaşamaktadır. Kafasında Jeanne ve babası Igor’u bir araya getirme planı yapar, bunun için Fontainebleau’daki aile evlerine bir gezi planlar ve onları yalnız bırakmaya çalışır.

Conte d’hiver (Kış Öyküsü, 1992)

Charles ve Felicie unutulmaz bir yaz yaşarlar ve birbirlerine âşık olurlar. Yaz bitip ayrılma vakti geldiğinde Felicie büyük bir hata yapar; sevgilisine yanlış adres verir ve iletişimleri kopar. Beş yıl geçer; Felicie Paris’te kuaförlük yapmakta ve Charles’la ilişkisinden doğan kızı Elise’i büyütmektedir. Hayatındaki iki erkekte de (yaşça büyük patronu Maxence ve genç sevgilisi Loic) aradığını bulamasa da kendisi ve kızı için bir düzen kurma arzusuyla şansını dener. Yine de yüreği Charles’la tekrar karşılaşma arzusu ile doludur ve pes etmeyecektir.

Conte d’ete (Yaz Öyküsü, 1996)

Genç müzisyen Gaspard, yaz tatilini geçirmek için bir arkadaşının Bretonya’daki evine gider. Burada garsonluk yapan etnoloji öğrencisi Margot ile tanışır, koyu sohbetlere dalarlar ve birbirlerine tavsiyeler verirler. İlişkileri derinleştikçe ona karşı hisler beslemeye başlayan Gaspard’ın kafası Margot’un arkadaşı Solene ile tanıştıktan sonra karışır ve ilgisini bu sefer ona yönlendirir. İlişki durumunun ‘karmaşık’ olduğu Lena’nın da tatiline katılması ile işler daha da çözülmez duruma gelir.

Conte d’automne (Sonbahar Öyküsü, 1998)

Magali kırklı yaşlarda dul bir kadın ve işini çok seven bir şarap üreticisidir. Kendini yalnız hissetmesi arkadaşı Isabelle’i üzer; onun için uygun bir aday arayışına girer ve Gerald ile tanıştırmaya karar verir. Oğlunun kız arkadaşı Rosine de aynı şeyi düşünmektedir ve Magali için eski üniversite profesörü Etienne’i uygun görür. Isabelle’in kızının düğünü olayların çözümlendiği yer olur, iki kadın da adaylarını düğüne getirir ve çöpçatanlık planlarını uygulamaya geçirir.

Bunlar da ilginizi çekebilir

Yorum Bırakın