Sinemanın Şiiri: Sinema ve Şiir Arasındaki Güçlü İlişki

Yazan: Tulya Tuana Diplomat

Sanat dalları, birbirlerinin yöntemlerinden ve anlatılmak istenileni ifade ediş biçimlerinden yararlanırlar. Bu yararlanma, edebiyat ve sinema arasında oldukça güçlü bir şekilde gerçekleşir. Özgün bir anlatım aracı olan sinema; kimi anlarda edebi eserlerden, bilhassa şiirden beslenir. Edebi türlerin içinde şiir; duygu ve düşüncelerin en etkili biçimde gösteriliş biçimi; sinema da kitle iletişim araçları içinde en etkili ve güçlü olandır denilebilir. Şiir, ritmik sözler ve uyumlu sesler bütünü olması yönüyle de sinemaya oldukça benzerdir. Sinemada da bir ritim olduğu yadsınamaz bir gerçektir. Bir film; içinde özellikle görüntü ve ses gibi unsurları uyum içinde barındırdığı takdirde seyirci de o ritme kapılır. Şairin sözcükleri, imgeleri ve simgeleri kullanarak oluşturduğu dili, yönetmen senaryosu ve oyun yönetimi ile birlikte, görüntülerini bir araya getirerek oluşturur.

Şair, şiirinin içinde kısalı uzunlu kelimeleri ve cümleleri tercih ederek serbest çalışabilir veya hece ölçüsü, kafiye, ahenk gibi unsurları kullanarak uyumu ve ritmi tam anlamıyla yakalayabilir. Benzer bir durum, sinemacılar için de geçerlidir. Planların uzunluğuna veya çeşitli kurgu yöntemlerine bağlı olarak film kendi içinde bir uyum yakalar, ritmini bulur. Sinemada kullanılan kesmeleri, geçişleri şiirde de görürüz. Şair, kimi zaman dizesini kırar, kendine has bir yapı kurar, kelimeleri arasında keskin-yumuşak geçişler yapar. Tıpkı Nâzım Hikmet’e ait dizelerdeki gibi:

Yaşamak şakaya gelmez,
Büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
Bir sincap gibi mesela,
Yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
Yani bütün işin gücün yaşamak olacak.

Yaşamayı ciddiye alacaksın,
Yani o derecede, öylesine ki,
Mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
Yahut kocaman gözlüklerin,
Beyaz gömleğinle bir laboratuvarda
İnsanlar için ölebileceksin,
Hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
Hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
Hem de en güzel, en gerçek şeyin,
Yaşamak olduğunu blidiğin halde…

Nazım Hikmet

Nâzım’ın ‘Yaşamaya Dair’ şiirini okuduğumuzda, şiirin merdivenli yapısı ve kesilen cümleler sayesinde hissettiğimiz coşku artar. Sinemadaki kısa planlar da benzer amaca hizmet eder. Bu konuda örnek olarak, Hitchcock’un Sapık filmi örnek verilebilir. Filmde yer alan duş sahnesinde, bir heyecan ve gerilim yaratmak için kesmeler ile hızlı bir kurgu yöntemi tercih edilmiştir.

Sevmek Zamanı

Sinema; insanı, hayatı, hayatın gerçeklerini göstermesinin yanında şiirseldir aynı zamanda. Şiir, beyaz perdede kimi anlarda somut olarak, kimi anlarda da kendini göstermeden, bir bütünün içine karışarak çıkar karşımıza. Kimi sahnelerde veya filmin bütününde yönetmen kamerayı, ışığı ve renkleri öyle güzel kullanmış olur ki “Şiir gibi” tabirini kullanırken buluruz kendimizi. Şiir temelli bir sinema dili oluşturmuş yönetmenler de vardır, tıpkı Kiyarüstemi gibi. Türk Sineması adına ise, aklıma ilk olarak Metin Erksan’ın Sevmek Zamanı gelir. Tasavvufta ve Divan edebiyatı şairlerinde görebileceğimiz bir tema olan surete âşık olma, Sevmek Zamanı’nın ana temasını oluşturur.  Sadri Alışık filmlerinde de şiirlere veya şiirsel bir üsluba rastlamak mümkündür. Türk sinemasına ait köy filmlerinde ise, destansı söylemler gibi halk edebiyatı esintileri taşıyan dizelere / repliklere rastlamak mümkündür. Tıpkı, Lütfi Akad yönetmenliğindeki Kızılırmak Karakoyun’da Bana gül diyorlar neme güleyim/Ağlamak şanıma düştü neyleyim/Elin gülü açmış al ile yeşil/ Şu benim güllerim soldu n’eyleyim” ve benzeri dizelerin kullanılması gibi.

Nâzım Hikmet de bu düşünceleri desteklemiş; hikayelerimizin, şiirlerimizin, halk türkülerimizin ne kadar güzel sinemalaştırılabileceğinden, bunun gerekli olduğundan bahsetmiştir. Bana kalırsa Nâzım Hikmet, sinemayla en ilgili ve  Memleketimden İnsan Manzaraları adlı eseri başta olmak üzere,  şiirinde görselliği en etkin biçimde kullanan şairimizdir. İmgeleri ve sözcüklerin niteliklerini kullanarak şiirini oluşturur. Kimi zaman şiirinin içinde bir hikaye anlatır. Aktarım gücü, zihnimizde o sahnelerin canlanmasını sağlar. Şiirlerinde yarattığı atmosfer ve karakterler; bir filme ilham olabilir veya senaryoda kullanılarak filmin amacına hizmet edebilir. Ki Nâzım, şair olmasının yanında bir yönetmen ve senaristtir de. Ancak bu konu, başka bir yazımın konusu olabilir.

Şiir ve sinema ilişkisine geri dönelim ve aralarındaki diğer benzerliklere değinelim. Halk edebiyatı içinde âşıkların usta aşığın yanında yetişmesi, Yeşilçam’da usta-çırak ilişkisiyle yetişen yönetmenleri anımsatır bana. Edebiyatta ve bilhassa şiirde kullanılan Tekrir (Yineleme) söz sanatı, sinemada da kullanılabilir. Milčo Mančevski’nin Before the Rain’inde film boyunca  zamanın asla ölmediği, çember yuvarlak olmadığı yinelenir. Film sonunda bu yinelemenin filmin bütününe katmış olduğu güçlü anlam ortaya çıkar, yaratılmak istenilen etki arttırılmış olur.

Before the Rain

Okuyucunun bir şiiri “iyi bir şiir” olarak nitelendirmesi, çeşitli nedenlere bağlıdır: sözcüklerin kullanımı, çağrışımlar, fonetik yapı,  estetik yapı, anlam… gibi.  Şüphesiz bir sinema filmi de anlam bütünlüğü içinde estetik ve dramatik yapıyı bir arada içerdiğinde başarılı bir sinema filmi olur. Sinema da şiir de göze ve kulağa hitap etmeleri ile bir benzerlik daha gösterirler.

Sinema, yaşadığı ve ortaya çıktığı toplumdan izler taşır. Ülkesinden, ülkenin sosyal-ekonomik ve politik koşullarından beslenir. Şüphesiz şiirler de döneminin sosyal ve siyasal durumlarını, inançlarını ve bakış açılarını konu alırlar. İkisi de, topluma yön vermede oldukça etkili araçlardır. Ülkü Tamer’in “Şiir, ateşin habercisidir, yangının kundakçısı.” dediği gibi, sinema aracılığı ile toplumdaki kıvılcım harlanabilir, bir yangın çıkabilir.

Şairler, yoğun imge kullanımları ile okuyucunun çağrışım yapmasını sağlarlar. Sözcükler ve okuyucuyu baş başa bırakırlar. Kimi zaman şairin dedikleri oldukça açık uçlu olur, yine de yorum okuyucunun düş gücüne bağlıdır. Sinema için de aynı şeyi söyleyebiliriz. Bir filmi izledikten sonra, kendimizle ve düşüncelerimizle başbaşa kalırız. Özellikle bu filmin sonu tam anlaşılır olarak bitmemişse düşünüp dururuz üzerine. Kısaca, izleyene / okuyana düşünme payı bırakır ikisi de. Böylelikle her izleyici  okuyucu ayrı anlamlar çıkarır. Şiir için de sinema filmi için de fikir alışverişi ve tartışmalar gerçekleşir. Filmleri de şiirler gibi okur, ikisi üzerine de analizler yaparız. Tüm bu çıkarımlarımı Haydar Ergülen’in sözleri ile noktalamak istiyorum:

“Ne şiir sinemanın, ne sinema şiirin yerini alamaz, ben yalnızca, tehlikeli bir cümle ama, şiiri sinemada buluyorum / görüyorum. Şiiri seyrediyorum! İyi film, iyi şiir gibidir, okuması, seyretmesi, insana yaşadığını itiraf ettirir. Nasıl iyi bir şiir, bir okumada tüketilmezse, her okuyuşta yeni bir keşfe imkân verirse, kelimeler arası yolculuk imgeler arası yolculuğa oradan da hayatımızın açık ve kapalı sayfalarına, beşinci mevsimine uzanırsa, her zaman yeni kapılar açamasa da, kapıları açmasa da, bizi kelimelerin ardında başka bir hayat var sürüklerse, işte sinema da bana bu yolculuğu hissettiriyor, gösteriyor.”

Kaynakça:

  • Nâzım Hikmet. (2002). Memleketimden İnsan Manzaraları Şiirler 5, İstanbul, Yapı Kredi Kültür A. Ş. Yayınları.
  • Ülkü Tamer.  (2018). Yanardağın Üstündeki Kuş, Toplu Şiirler, İstanbul, Ketebe Yayınları.
  • Ergülen, Haydar Film İcabı, Radikal.com, 23.10.2002

Bunlar da ilginizi çekebilir

Yorum Bırakın