Ana sayfa Sinema Film Eleştirileri Baştan Çıkarmanın Estetiği: Ma nuit chez Maud

Baştan Çıkarmanın Estetiği: Ma nuit chez Maud

“Nasıl tanıştılar? Herkes gibi, tesadüfen. İsimleri neydi? Bu sizi ilgilendirmez? Nereden geliyorlardı? En yakın yerden. Nereye gidiyorlardı? Kim biliyor ki gerçekten nereye gittiğini?”

Diderot

Sinema eleştirmenliğinden gelen ve Fransız Yeni Dalga akımının yönetmenlerinden biri olan Rohmer, Ahlak serisi olarak nitelenen altı filminin üçüncüsü olan Ma nuit chez Maud / Maud’la Bir Gece’nin, diğer filmlerindeki gibi, kurgusunu tesadüflere dayandırır.

Rohmer’ın filmleri ilk bakışta basit çapkınlık hikayeleri olarak görünür. Aslında toplumsal yaşamda karşılığı olan, gerçekçi ve bir o kadar da kafa karıştırıcı hikayelerdir. Ama diyaloglar arasındaki uyumu öyle güzel yakalar ki kaptırırız kendimizi.

Rohmer, bizi serinin bu filminde Paris sokaklarından çıkarır, Alman romantizminin etkisi ile Fransa’nın zamansız bir taşrasına sürükler. Herkesin birbirini tanıdığı, sosyal imkanların kısıtlı olduğu bir dışsal mekandır taşra, dünyadaki tüm taşralar gibi. Diyalog filmi olan bu film sınırlı sayıda mekanda geçer. Rohmer, dar alanları yine zekice kurgular. Karşıtların mekânsal izlerini süreriz; Gece-gündüz, doğa-şehir gibi. Bunları ilişkilendirdiği karakterler ile bize öyle bir labirent kurar ki, bu zıtlıklar uyumun dansına dönüşür. Bu dans Jean gibi bizi de baştan çıkarır. Hikâyenin sonuysa belirsizliğe açılan bir ara sokaktır. “İdeal ahlak” nasıl olmalıdır? Ya da ideal ahlak mümkün müdür?

Marco Grosoli‘den alıntılayacak olursak: içerdiği karşıtlıklara rağmen çatışma ve şiddet barındırmamayı başaran yönetmendir Rohmer.

Yoğun diyalogların akıcılığı içerisinde bulunan dört ana karakter; inanç, ahlak, kadın-erkek ilişkileri üzerine olan tartışmaları ile bize entelektüel doyum yaşatır. Ahlak ve inanç tartışmasının odağında olan Jean ve onun İkiye Bölünmüş Vikont(1) hallerini anlamaya çalışırız. İki güzel kadın olan zıt kutup temsilcileri çekici Maud ile sarışın Françoise karşılaştırması, bize de kendi “ahlak” ikilemlerimizi hatırlatır. Filmin adı her ne kadar Maud ile Bir gece olsa da aslında ana karakterimiz olan Jean’in arka arkaya iki kadınla geçirdiği iki gecenin izleriz.

Rohmer’in izleyiciye tattırdığı bu taşra şarabının inancın kutsal suyundan mı yoksa arzunun bir yudumundan mı olduğunu bilmeyiz.

Filmin başlangıç sahnelerinden birinde kilise görürüz. Anlarız ki karşıtların dansında bu kez inançlar vardır. Ana karakterimiz olan Jean ile kilisenin içinde güzel ve sarışın Françoise’e doğru bakarken buluruz kendimizi. Bu kadın, Jean’in film boyunca yaşayacağı gel-gitlerinde / ikileminde saflığı ve inançlarını temsil eder.

Ma nuit chez Maud
Ma nuit chez Maud

Katolik inancına sahip olan Jean Louis, inancının gerekliliklerinden dolayı kendini korumaya alan bir dizi prensibe sahiptir. Fakat, tıpkı serinin bir sonraki filmi olan Koleksiyoncu Kadın’daki karakter Adrien gibi bu etik anlayışı “sınırlı”dır ve bencillik içerir. Film boyunca da iki güzel kadından da etkilenen bu adamın sınırlarını nasıl büktüğüne şahit oluruz.

Yönetmen bizi kilise sahnesi ile iki kadından biri olan, temiz ve masumiyetin temsili sarışın Françoise ile tanıştırır. Kilisede Jean’ın dikkatini çeken bu sarışın güzelin sıkça kiliseye geldiğini şehiriçi turlarından da anlarız. Jean, kilisede ve sokaklarda ilgisini çeken bu kadını yeniden görmeyi umarak dolaşır. Bu küçük taşrada rastlantıların zamansızlığı için kararsızlıkların ve karşıtlıkların artmasını beklemeye koyuluruz.

Yeni yerleşmeye çalıştığı ve yabancısı olduğu bu kasabada, gezintileri sırasında, bir akşam üniversite arkadaşı Vidal’e denk gelir. Filmin merkezindeki dört karakterden biridir Vidal. Jean’in aksine katı bir Marksist olduğunu anlarız konuşmalarından. Her ne kadar dört karakter olduğunu söylesek de orada olmayan ama devamlı bahsedilen, sarıldıkları ya da saldırdıkları biri daha vardır: ünlü filozof Pascal. Film boyunca, Pascal’ın olasılık teorisi ve inançlarına atıfta bulunan çokça diyalog vardır. Pascal’ın inanç ve ahlak algısı Jean’in ve bizim yakamızı bırakmaz.

Vidal, kendisinin de hayranı olduğunu belirttiği, güzel ve esmer Maud ile Jean’i tanıştırır. Sonrasında, hikayenin ana mekanı da güzel Maud’un evi olur. Vidal böylece baştan çıkarılmanın dansına, bizi de davet etmiş olur.

Ma nuit chez Maud
Ma nuit chez Maud

Maud, Jean’in antitezidir.

Eşinden boşanmış ve kızıyla birlikte yaşayan bir çocuk doktorudur. Özgürlüklerine düşkün ve sınırları olmayan bir kadındır. Cinselliğe ve Tanrıya bakış açısı Jean gibi katı prensipler içermez. Kendi deyimi ile “dinin ne yanındadır ne de karşısında”. Eric Rohmer’ın diğer kadınları gibi kayıtsız, hesapsızdır. Yine Koleksiyoncu Kadın’daki Haydee gibi hayatın akışında bir yerlerde yaşımını ve arzularını sürdürür. Ne Vidal gibi marksizme yaslanır ne de Jean gibi inancın beşiğinden medet umar.

En uzun sahneyi oluşturan ilk gece; Vidal ve Maud, Jean’in görüşlerini, inançsal ve ahlaki değerlere bakış açısını sorgularlar ve hakkında hafif alaycı davranırlar. Kendi oluşturduğu ahlak öğretisinin çelişkilerinden bahsetmeye çalışırlar. Jean ise “prensiplerine sadakatle bağlı” bir Katolik olarak bu eleştirileri savuşturmaya uğraşır. İçine düştüğü durum, onu rahatsız eder. Çelişkilerini gördüğü bu iki ayna onda önce gerginlik yaratır. Bu tek odalık mekanda yaşadığı darlanmayı, nereye oturacağını bilememesinden de anlarız. Jean için Maud ve Vidal bir şekilde geçmişteki ahlaksız davranışlarını hatırlatan iki temsilci gibidir. Ama sohbet ilerledikçe Maud’un güzelliği ve çekiciliği, önce arzusunun sonra da sohbet iştahının artmasına sebep olur. Arzu, yine kışkırtan ve baştan çıkartan oluverir.

Maud, Jean’in söylediklerini film boyunca sempatiyle karşılar ama pek de ciddiye almaz. Ona göre Jean’deki mizah eksikliği, etik bakış açısının ciddi bir kusurudur. Jean luis’nin bu mizah eksikliğinin bir sonucu olarak sözlerindeki ironiği göremediğini düşünür. İnançlı biri olan ve sınırlarını sertçe çizmiş bu adamın bu sınırları aşamayacağını bilir. Hatta en başından sarışın ve inançlı birini seçmesini öğütler. Vaftiz dahi olmayan Maud, Jean ile birlikte olamayacaklarının farkındadır. Ama yine de onun arzusundan ve onu tanımaktan memnundur.

“Ve kadın, ağacın meyvelerinin yenmeye değer olduğunu gördü, göze hoş göründüğünü gördü ve bilgilenmek için bu ağacın arzulanması gerektiğini anladı ve meyveyi kopardı ve yedi; kendisiyle birlikte kocasına da verdi ve o da yedi”

Tevrat/ Yaratılış bölümü

Jean, üçlü sohbeterinde aşka ve evliliğe bakış açısından bahseder. Gelecek kurabileceği bir kadınla beraber olmak istediğini tabi ki bu kadının da Katolik inancına sahip olması gerektiğini vurgular. Kendi yarattığı bu mutluluk formülüne gönülden inanan Jean, davranışlarının tutarlılığını sorgulamaz. Sorgulamasını gerektirecek olan aynalardan da kaçmaya çalışır, Maud’dan da kaçmak istemesi gibi. Belki yine Koleksiyoncu Kadındaki Adrien’ını hatırlamamız iyi olacaktır. Adrien de birlikte olmak istediği Haydee’den kaçmak için çok uğraşır, onun koleksiyonuna dahil olmamak için ona kötü davranır, onu aşağılar ama yine de onunla birlikte olmak ister. Jean, Adrien kadar sert değildir ama Maud’un hesap edilemez oluşu onu korkutur.

Ma nuit chez Maud
Ma nuit chez Maud

“Karşıma çıkan her kız beni daha önce hiç karşılaşmadığım şekilde yeni bir ahlaki meydan okumaya itti” der Jean.

Aslında bu büyük itiraf korkularını gün yüzüne çıkarır. Oluşturduğu konfor alanından çokça çıkmış ve ahlaksız bulduğu davranışları uygulamıştır ama artık inançlarının gereği temiz bir aile kurmak ideasındadır. Bu yüzden, Maud’un cüretkâr halindeki meydan okumadan da korkar. Arzuların esaretinden kurtulmakta kararlıdır. Özgürlüğü ve ahlakı, prensiplerinde bulduğuna inanır. Kendi inançlarına ve prensiplerine bu kadar bağlı olan Jean bir anlamda ahlak sınavına tabi tutulur. Maud, Jean’i baştan çıkarmaya çalışır. Ona yakın davranır. Bu yakın davranışlar ve Maud’un cazibesi Jean’in arzusunu, kilisede gördüğü ve aile hayatının özdeşi olan temiz ve sarışın Françoise’den Maud’a kaydırır. Jean’in bu kayan arzusu, tüm inançsal denklemini değiştirir. Bu dönüşümü kendi iç dünyasında bir sarsıntıya sebep olur. Ve onu bir anlamda ikiye böler. Arzu evreninin doyumsuzluğunu tatmıştır artık.

Bu evreni biraz açmamız gerekirse; “Arzu, paradoksal bir istemeye denk düşer. Arzu belli bir nesne yoluyla uyanır, uyarılır ama bu nesne dışında, yani o kanlı canlı varlık dışında bir hedefi vardır aslında: istenen nesne ile arzu-nedeni özdeştir. Dolayısıyla arzunun imkansızlığı derken, aslında arzunun kendi nedenine kavuşmasının, kendi kuyruğunu yakalamasının imkansızlığından bahsediyoruz. Nesneye kavuşma imkansızlığından değil”. Bu arzu evreninden ancak “olumsuzlama” ile çıkacağını bilir. Ya arzusunu ortadan kaldıracaktır ya da onu başka bir “ben”e yani tekrar geri ilk kadınına Françoise’e doğru yöneltecektir. İçinden gelen sesi dinlemeye yönelecektir. Ama bu o kadar kolay olmaz.

Jean, Maud ile kilisede karşılaştığı sarışın kadının arasında kalır. Güzel, özgür ruhlu Maud ile saflık idealinin ve Katolik inancının yansıması olan Françoise. Karar verene kadar iki kadın ile olan ilişkisinde kıyaslama yapmaya başlar.

Maud, tüm gece evde iki erkek olmasına karşın günlük yaşantısındaki çıplaklığı ve rahat davranışları ile dikkat çeker. Ama bu rahatlık gündeliğin içinde ve Rubens‘in tablolarındaki sıradanlıkta ve doğallıktadır. Rohmer, diğer filmlerinde olduğu gibi kadın karakterlerde çizdiği güçlü imajı burada da sürdürür ve kadın cinselliğini nesneleştirmeden “kendisi-özne” olarak iletir seyirciye. Seyircide Maud’u izlerken “röntgenleme” hissi uyandırmaz. Burada baştan çıkarmanın estetiğini görürüz. Ama söz konusu arzularsa Lacan‘a göre “nesneleştirilmemesi” mümkün olmayandır. O zaman belki biraz yamuk bakarak, karşılıklı nesneleşen öznelerde bahsedebiliriz. Herkes birbirinin arzu nesnedir filmde.

Ma nuit chez Maud
Ma nuit chez Maud

Jean’in Maud’un evinde arzularının baskın çıktığı bir an olur ve prensiplerini kenara bırakır ama başarısız bir girişim olarak kalır. Jean, ahlaki prensipleri ve arzuları arasında sıkışmıştır.

Maud’un, Jean’in kurulu düşünce dünyasını sarsması sonucu Jean, artık içindeki sesi dinlemeye başlar ve ilk eş adayına geri dönmeye çabalar. Konformist adam, kendi dünyasından çıkmayı dener ama korkar ve yasasına, güvenilir olan kadınına döner. Jean da Rohmer’in diğer erkek karakterleri gibi garantici ve toplumsal yasaların karşısında direnemeyecek kadar bencildir. Toplum tarafından ve inançları tarafından onaylanmak ister. Prensipleri kendi tutkularından önceliklidir. İnancı gereği “arzular her şeyin önündeki engel”dir.

Jean, yine de belirli bir tutum edinmeden yani karar aşamasına geçmeden önce iki kadını da gözlemlemeye ve kıyaslamaya başlar. Jean Louis şunu bilir ki Maud ile birlikte olmayı seçerse belirsizlik içinde olacaktır. Maud’un meydan okumasını kabul etmesi anlamına gelecek ve yeni etik sorunlar, günahlar peşinden gelecektir.

Mehmet Güleryüz

Film artık bizi karar aşamasına yaklaştırır. Jean’in uyanan arzusu onu eylemselliğe iter.

Maud’un yaşadıkları bu taşradan taşınacağını öğrenen Jean, onun arzusunu yoklamaya karar verir, onun için ne ifade ettiğini, Maud ile gitmesinin, Maud ile evlenmesinin mümkün olup olmadığını yanıt arar. Barış Engin Aksoy’un Sebebi Çok, Bir sebebi Yok yazısında değindiği gibi “bir boşluğu kapatmak, belli bir soruyu yanıtlamak için, Öteki (benden) ne istiyor?” sorusunu sormaya başlar Jean. “onun gözünde nasıl bir nesneyim?” Bu soru ve öznenin buna verdiği yanıt, hayatının kaderini çizer: öznenin arzunun imkansızlığına verdiği ebedi bir yanıt, arzu nedeninin erişilemezliğini sağlama alan bir yanıt gibidir. Bu yüzden arzu başkasının arzusudur. Ben ne istiyorum sorusundan önce o ne istiyor sorusunu sorar. “Ama bu sorulara tatminkâr yanıtlar bulamaz.

Ertesi gün Jean, prensiplerine uygun eş adayı olan masum ve Katolik Françoise ile yine tesadüfen karşılaşır ve tanışır. İki kadını da artık tanıyan Jean, kıyaslamaya ve gözlemlerini sürdürür. Bu gözlemin en belirgin olduğu sahne, Jean’in Françoise’e neden doktor olmayı seçmediği sorusunda canlanır. Çünkü güzel Maud da doktordur.

Maud’un karşısındaki çekingen Jean, artık Maud’dan öğrendiklerini Françoise’e aynalar. Jean’in Françoise’e karşı rahat ve girişken tutumları dikkatimizi çeker. Aslında bir anlamda, Jean de Françoise’in baştan çıkarıcısı olur.

Aradığı gibi inançlı ve sadık eş odur. Ama ne yazık ki, bu güzel büyü, sisli ve yağmurlu, karanlık bir günde bozulur. O gün vicdanen rahat olmayan Françoise bir itirafta bulunur. Filmin “ahlak” çıkmazına girdiğimizi anlarız. Jean’in sandığı kadar temiz ve saf olmadığını evli bir adamla birlikte olduğunu söyler. Ama Jean, bu sorunu basit bir ahlak matematiği ile aşar. Çünkü Jean de o kadar temiz değildir. O da itiraf eder ve ödeşirler. Bir çeşit “ahlaksızlık ödeşmesi” onları eşitler yine mutluluklarına devam ederler. Kant’ın ideal ahlakına ulaşmamız pek de mümkün değildir. Biraz ahlaksızlığın kimseye zararı yoktur.

Ma nuit chez Maud
Ma nuit chez Maud

Kant, insanın duyuları ile tecrübe ettiği dünyayı, bilinmeyenden ayırmış ve ahlak kavramını nesnelleştirmeye çalışmıştır. Bireyin metafizikten bağımsız ideal ahlaka ulaşması gerektiğini ancak gerçek aydınlanmanın ve özgürlüğün o zaman olacağını söyler. Ama İnsanın, Tanrı korkusu olmadan ya da hiçbir ethos a ihtiyaç duymadan, gelenek veya görenekten bağımsız ideal ahlaka kavuşmasının uzak ihtimal dünyasında olduğunun da farkındadır. Rohmer de bunu kabullenir. Filmdeki karakterler bir seçim yapar ama Rohmer sonunda bu seçimin de ne kadar ahlaklı olduğunu sorgulatır. Çünkü ahlak, yapılan eylem kadar o eylemin neden yapıldığını da sorgulayı gerektirir. Bu da o seçimin özgür yapılması anlamına gelir. Ama karakterimizin seçimi koşullu gibidir, özgür seçim gibi görünse de prensiplerin ağır bastığı ve tanrıdan uzaklaşma korkusundan kaynaklı bir eylemselliktir. Toplumun yasalarından, tanrıdan, onaylanmamaktan, Katolik öğretilerinden veya Şerif Mardin’in söylemiyle “mahalle baskısından” korktuğu için yapar biraz da.

Sonuçta inançlı olanın kazançlı çıkacağını umarak Jean bir kumar oynamış ve seçim yapmıştır. Yaşanmış geçmiş bir seçimden hep karlı çıkmak zorundadır. Bu mutsuzluk olasılığını silmek ister. Zarar gören egosunu mazbut Françoise ile tekrar onaracağı bellidir. Çünkü ikisi de Hristiyan ahlakının kutsal suyuna bulanmıştır. Özgür ahlaki seçimin gerçek bir aydınlanma olup olmadığı sorgulanır. Belirsizlik içinde kapanır film perdesi.

Ma nuit chez Maud
Ma nuit chez Maud

Filmdeki başka bir ayrıntıya tekrar dönecek olursak: Sarışın kadın masum olanı, esmer kadınsa etik dışını temsil eder. Ahlak serisinin ilk filmi olan La boulangère de Monceau ‘da da ana karakter seçimini sarışın olan Sylvie’den yana yapar. Geleneksel öğretiler ya da doğu-batı karşıtlığı üzerinden de okuyabiliriz bu seçimleri. Batının gözünden, doğunun binbir gece masallarındaki baştan çıkartıcı kadınları esmerdir. Batı sinemasından çıkıp Türkiye sinemasına geldiğimizde masum karakter, Türkiye’nin tipoloji değişikliği ile beraber esmer kadında vücut bulur. (Doğu’nun gözünden de) Yeşilçam ya da bağımsız sinema da “batının ahlaksızlığının” imgelemi “baştan çıkartıcı kadın temsili” bu kez sarışındır: Kader filmindeki baştan çıkarıcı Uğur karakterinde olduğu gibi.

Yazının başında da değindiğimiz mekansal ilişkilendirme de ise Rohmer, bu filmde doğa ve kasaba karşıtlığından yola çıkar. Maud’u gece evinde ve gündüz doğa yürüyüşlerinde görürüz. Karların arasında. Doğada gezinen özgür ruhu olan kadındır. Françoise’i kilisede, sokaklarda ve çoğunlukla da gündüz görürüz.

Siyah ve beyaz… dışarısı ve içerisi . Esmer Maud ve sarışın Françoise. Maud kasabanın ortasında, Françoise dağların saflığında yaşıyor.

EK BÖLÜM:

Doğa-kadın özdeşleşinden yola çıkıp, genel bir perspefktiften yaklaşırsak, bu filmdeki temsiller doğa-kadın temsilinin genel bir izdüşümüne götürür bizi. Doğa ile kadının, erkek zihninde özdeşleşmesinin birçok örneği ile tarihsel metinlerde de karşılaşırız. İnançların hepsi, çeşitli yollardan kadının doğurganlığını, doğaya atfettiği tasvirle ve doğanın “söz dinlemez, başına buyrukluğu” ile betimler. Asya mitolojisinde sık sık tasviri bulunan vak vak ağacı da bunun en açık ve görsel örneklerinden sadece biridir. Bu minyatürdeki ağacın meyvesi çıplak genç kızlardır. Haziran ayı geldiğinde olgunlaşan bu genç kızlar çok güzellerdir. Ama koparıldıktan sadece iki gün sonra kararırlar ve ölürler. Erkeğin arzusunun ve doğa-kadın bütünleştirmesinin başka bir görsel boyutudur. (Görsel -Metin And)

Jung’un kolektif bilinçdışı kuramını hatırlarsak, insanlığın hafızasında yaşayan öğrenilmiş ve aktarılan arketipler vardır. Arzular cezasız kalmaz. Baştan çıkarılan ve baştan çıkarıcı kişi yasa, baba tarafından mutlaka cezalandırılır. Tıpkı Adem ve Havva gibi. Ya da Tolstoy’un romanında, Vronski’nin baştan çıkardığı Anna Karenina gibi, ya hayatıyla öder ya da Troya halkı gibi tarih sahnesinden silinir. Kutsal kitaplardaki atıfları ve Homeros’un yazdıklarını tekrar deneyimlemeye gerek yoktur. İnsan, arzularını hadım etmeyi öğrenir. Arzusunu örterek kültüre boyun eğmesi gerekir. Özgürlük arzusu ile daha yükseğe uçmak isteyen İkarus’ların kanatlarının yanacağını biliriz. Yaşamasak da biliriz.

Dipnot: 1 – İkiye Bölünmüş Vikont – calvino, italo
Resim Görseli: Mehmet Güleryüz’ün “Denetim Altında – 1988” tablosunda iki kadını da mercek altına alan bir adam vardır.

Kaynakça:

  • Jale Parla – Don Kişottan Bugüne Roman
  • Nermi Uygur – Kültür Kuramı
  • Terry Eagleton – Estetiğin İdeolojisi
  • Madan Sarup – Post-yapısalcılık ve postmodernizm
  • Leah Anderst – The Films Of Eric Rohmer / French New Wawe Old Master
  • John Berger – Görme Biçimleri
  • Richard Sennett – Ten ve Taş / Batı Uygarlıklarında Beden ve Şehir
  • Metin And – Osmanlı ve İslam Mitologyası
  • Umut Tümay Arslan – Bir Kapıdan Gireceksin

BİR CEVAP BIRAK

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen adınızı yazın