OZ: Duvarların Ardındaki Deneysel Tiyatro – Bir Hapishane Manifestosu

Yazan: Emirhan Coşkun

“OZ. Oswald Maksimum Güvenlikli Cezaevine sokaklarda verilen isim. OZ geri kalmıştır. OZ hak edilen cezadır. Birisini cezalandırmak mı istiyorsun? Onu ailesinden, kendisinden ayır; kendi türündekilerle bir yere kapat. OZ zor kere zor zamandır.”

İşte bu sözlerle başlamıştı her şey. Dizinin ana karakterlerinden biri olan Augustus Hill’in bu cümleleri, OZ’un neden bir hapishane dizisi olarak değil, kapalı bir alanda gerçekleştirilen radikal bir deney olarak okunması gerektiğini daha en baştan ilan ediyordu izleyicilerine. Elbette başlı başına bağımsız bir deney çok doğru olmaz OZ için; ancak klasik anlatının direttiği yapıyı reddedip, bağımsız sinema fikrinin en temel reflekslerinden biri olan “izleyiciyi rahat ettirmemek” mottosunu üstlenmesi, OZ’u bu kapsamda değerlendirmek için bize fırsat sunuyordu.

Bu yazıda, OZ’u salt televizyon tarihinin en iyi yapımlarından biri olarak ele almayacağız; aynı zamanda, deneysel tiyatro ve bağımsız sinema fikri bağlamı arasında kurulmuş karanlık bir manifestonun bir parçası olarak da inceleyeceğiz.

Yazının buradan sonraki kısmı diziyi izlememiş olanlar için spoiler içermektedir.

Bağımsız Pencerede OZ

Öncelikle, OZ’u ana akım karşıtı bir “low-budget” olarak görmediğimi söylemeliyim. Çünkü bunların ikisi de değildi. Ele aldığımız proje HBO yapımı. Ama yine de diziyi izlerken bağımsız sinemanın bazı temel estetik ve etik ilkeleriyle örtüşen bir anlatı dili kullandığını reddetmek de imkânsız. Bu çerçevede OZ’u sahne/mekân, kurgu ve karakterler olarak üç alt başlıkta inceleyeceğim.

OZ’un Mekânla Kurduğu Deneysel Dil

OZ’un dünyası, anlatısı genişleyen bir dünya değildi. Aksine, bilinçli bir şekilde daraltılmış, tekrar eden ve kaçışı olmayan bir mekâna hapsetmişti bizi. Emerald City, her ne kadar mahkûmlar için “ayrıcalıklı” bir bölüm olarak görülse de özgür bir birey olarak biz izleyiciler için uzun yıllar boyunca kapalı bir alanda kalmanın yarattığı korkuyu tetikleyen bir ögeydi.

Emerald City’nin bir diğer özelliği, klasik televizyon dizilerindeki gibi hikâyeyi süsleyen bir arka plan değil; başlı başına anlatının kendisi olmasıydı. Kamera, hapishaneyi keşfetmiyor; onun içinde sıkışan hayatları yansıtıyordu. Başlı başına bu tercih bile, OZ’u ana akım televizyon estetiğinden ayıran ilk ve en belirgin kırılma noktası olarak öne çıkarıyor.

Bağımsız sinemada kapalı mekân anlatıları genellikle psikolojik yönüyle ele alınır. OZ’daki fiziksel alanlar da psikolojiktir. Em City dışında, tecrit hücresi, tek kişilik hücreler, B ve J tipi birimler, ortak alanlar dramatik bir çeşitlilik yaratmaktan ziyade, tekinsiz bir tekrar duygusu oluşturmak için kullanılır. Mekânlar sabit, içindekiler değişkendir. Bu değişkenler de sürekli yeni bir etik kırılma üretir. Bu yönüyle OZ, bir hapishane olmasının yanında aynı zamanda bir deney laboratuvarıdır.

Em City, teatral bir düzene sahiptir. Dizideki neredeyse her karakter buraya girer, çıkar, çatışır, bize hikâyesini sunar ve ortadan kaybolur. Seyirciye nefes almasını sağlayacak “dış dünya” kaçamakları yoktur. Miguel Alvarez, Agamennon Busmalis’le birlikte hapisten kaçar ve neredeyse altı ay boyunca kaçak olarak dışarıda gezer; ancak bu aşamaların hiçbirini görmeyiz. Bizim gördüğümüz de tıpkı diğer mahkûmlar gibi Miguel’in kaçışı ve altı ay sonra Meksika sınırına yakın bir yerde yakalanıp OZ’a geri gönderilişidir. Mahkumların Em City’yi bir ödül olarak görmesinin pek çok nedeni vardır. Buradaki hücreler, demir parmaklıklarla değil, cam duvarlarla çevrilidir. Mahkûmların gün içinde ortak olarak hareket edip vakit geçirebilecekleri birçok yer bulunur (kütüphane, sınıf, bilgisayar odası). Em City’nin idari amiri Tim McManus (karakterler kısmında daha detaylı inceleyeceğiz), mahkumları pozitif yönde değiştirebileceğine inanan bir karakter olduğu için ilk bölümden itibaren Em City, onun bir projesi olarak tanıtılır.  

Hücreler, OZ’da bireyselliğin son kırıntılarının görüldüğü, ancak bir sığınak olarak nitelendiremeyeceğimiz yerlerdendir. Kamera bu alanlarda genişlemez, nefes aldırmaz. Hücrelerde, kendirleriyle baş başa kalan karakterler, delirmenin eşiğine gelir. Bunu en çok Miguel Alvarez’de görüyoruz. Miguel, kendisiyle yüzleştiği anlarda dahi hiçbir rahatlatıcı monoloğun içine girmiyor.

Ortak alanlar ve yemekhane, dizinin güç ilişkilerinin döndüğü yerlerdir. Günün belirli saatlerinde B bölümünde ve Em City’de kalan mahkûmlar, ortak alanları birlikte kullanabilir. Hapishane içindeki statü ayrımı, kendisini en net bir şekilde buralarda hissettirir. Eğer siyah biriyseniz beyazların masasına oturamazsınız. Aynı şey aryanlar ya da eşcinseller için de geçerli. Herkes, kendi grubuyla hareket eder. Bu mekânlarda karakterler diyalogdan çok beden diliyle konuşur. Kimin nerede durduğu, kimin ayakta kaldığı ya da kimin yalnız oturduğu, anlatının sessiz cümleleridir. Bağımsız sinemadaki “boşlukla anlatma” refleksi, burada kalabalık içinde işler.

Son olarak değineceğim mekân, Augustus Hill’in anlatı alanı. Augusutus, o meşhur monologlarını genellikle hapishanenin bir parçası olarak görebileceğimiz cam bir hücre içinde söylüyor. Bu hücre, tıpkı hapishane içindeki hücreler gibidir. Hill’in kameraya dönerek konuştuğu bu alan, sahnenin dördüncü duvarının bilinçli olarak yıkıldığı tek noktadır. Ancak bu kırılma bir özgürlük anı değil; bir hatırlatmadır. Seyirciye, izlediğinin bir hikâye değil, bir deney olduğu tekrar tekrar fısıldanır.

Tüm mekânları bir arada düşündüğümüzde OZ, genişleyen bir evren kurmak yerine daralan bir alan yaratır. Örneğin, rastgele bir bölümde hapishanede HIV virüsü taşıyanların nakledildiği AIDS koğuşu olduğunu öğreniriz. Ama bu mekânlar karakteri taşımaktan ziyade, onu sıkıştırmak için vardır.

Taşıyıcı Değil, Çatışma Temsilcileri Olarak Karakterler

OZ’da birçok karakter görürüz. Bunlardan bazılarını yalnızca bir bölümde görmemize rağmen bize bir sezonluk bir hikâyeye erişme imkânı verir (ör; Dino Ortolani).  Karakterler, “klasik” anlamda gelişmez. Çoğu, bir noktadan sonra dönüşmekten vazgeçer; hatta bazıları, sistemin içinde daha da sertleşir. OZ’u diğer ana akım dizilerden ayıran en önemli keskin yönü budur aslında. İyi ve kötü kavramlarını aynı bölüm içinde defalarca kez size karakterler üzerinden sorgulatabilir. Bu durum, ana akım televizyonun dramatik tatmin anlayışına ters düşerken, bağımsız sinemanın karakteri bir “tez alanı” olarak kullanma geleneğine yaklaşır.

OZ’da karşımıza çıkan birçok karakter olsa da diziyi analiz ederken özellikle incelememiz gereken bazı isimleri es geçmemek gerek. Bunların başında Em City’nin idealist amiri Tim McManus geliyor. Tim, OZ içinde izleyici tarafından en yanlış anlaşılan karakterlerden biridir. Çoğu zaman “iyi” tarafta konumlanır. Oysa McManus’un temsil ettiği şey, iyi niyetli kör bir liberalizmdir. Em City’yi mahkûmları rehabilite edebileceği romantik bir inanç üzerine konumlandırmıştır. McManus’un en büyük trajedisi, sistemin kendisini değiştirmeye çalışırken, sistemin içindeki iktidar çatışmalarını görmezden gelmesiydi.  Vali Devlin’le yaşadığı çatışma, aslında kendi içinde yaşadığı iktidar arzusunun dışarı yansımasıydı.

Tim McManus gibi karakterlere bağımsız sinemada da sıklıkla rastlarız. Doğruyu yapmak isteyip gücü yanlış yerde arayan bir karakter. McManus değişmez; yalnızca hayal kırıklığı biriktirir. OZ süresinde yaşadığı her başarısızlık bireysel değil, yapısaldır. Örneğin, mahkumlar arasında bir boks turnuvası düzenleme fikri ortaya atar; ancak turnuvada bir mahkum hayatını kaybeder. Mesaj nettir: İyi bir fikir, yanlış sistemlerde mutlaka hata üretir.

OZ’daki en önemli karakterlerden biri de şüphesiz ki belki de dizi boyunda birçok izleyicinin empati kurmak konusunda kendisini en yakın hissettiği karakter olan Tobias Beecher’dir. Alkol sorunları olan, iyi eğitimli, yüksek statülü aileden gelen bir avukat olan Beecher, suçunu kabullenmiş bir figür olarak girdiği OZ’da en sert değişimi yaşamış karakterlerin başında gelir. Beecher’inki sıradan bir düşüş değil, kimlik arayışı içindeki parçalanma sürecidir.

Beccher’i ele alırken onun fırtınalı aşkı Chris Keller’i göz ardı edemeyiz.   Keller, Beecher’in karşısına bir kurtarıcı ya da şeytan olarak değil; onun bastırılmış şiddet ve arzu potansiyelinin vücut bulmuş hâli olarak çıkar. Aralarındaki ilişkiyi romantik yönüyle görmeyiz. İnkâr edilmeyen ama bastırılmış duygular içeren fırtınalı bir aşk… Keller, Beecher’i ‘yoldan çıkarmaz’; Beccher’in var olan karanlığını görünür kılar. En sonunda da Beecher’in OZ’dan kurtulmasını kendisine yediremez ve ona bir komplo kurarak yeniden OZ’a dönmesini sağlar. Beecher’i öylesine çok sevmektedir ki onun için ölümü de öldürmeyi de göze alır.  Aslında bu hareketlerin ardında yatan neden, başkasına değil, kendisine beslediği saplantılı hayranlıktır.

Beecher’in hikâyesinin önemli bir boyutu da gerçek hayatta temsil ettiği sistemle ilk kez yüzleşen “normal insan” olmasıdır. OZ’un Beecher üzerinden bize vermek istediği mesaj nettir: Hapishane insanı dönüştürmez; içindekini açığa çıkarır.

Hazır Tobias Beecher’la bağlantılı gidiyorken dizideki açık ara en kötü karakterlerden biri olan Vernon Schillinger’den de bahsetmek gerek. Keza Beecher’in dönüşümündeki en büyük tetikleyici unsurlardan biri Vern. Aryanların lideri olan Vern, kendi içinde farklı bir ikilemin içindedir. Uyuşturucuya karşıdır; ancak öz oğlunun uyuşturucu komasına girip ölmesini sağlar. Eşcinsel ilişkiye karşıdır; ancak güçsüz, zayıf ve yenilere tecavüz etmekten hoşlanır. Vern, ana akımın salt kötüsü değil, şiddetin ideolojisiz halidir. Irkçılık onun için bir dünya görüşü değil, hapishanedeki statüsünü koruyan bir güç aracıdır. Hakkını verelim J.K Simmons, karaktere öylesine başarılı bir şekilde hayat vermiştir ki 1999 yılında kendisiyle yapılan bir röportajda Vern karakterinin etkisinden çıkabilmek için psikolojik destek aldığını söylemiştir.

Bağımsız sinemada Vern gibi karakterler genellikle semboliktir. Psikolojik olarak derin bir karakter olmaktan bilinçli olarak uzak durur. Vern de böyledir. Onun tek işlevi, sınırları zorlamak değil; zaten var olan sınırların ne kadar acımasız olduğunu göstermektir. Mesaj rahatsız edicidir: Bazı kötülükler bireysel değil, yapısaldır ve bu yüzden kalıcıdır.

Kareem Said, OZ’un kendi içinde en tutarlı karakterlerinden biridir. OZ’a giren her mahkumu tanırken mutlaka işlediği suçu gerçekleştirirken görürüz. Ancak Kareem Said’de bu durum farklıdır. Augustus Hill onun mahkum numarasını ve suçunu söylerken (kundakçılık) sadece patlayan bir depo görürüz. Bunu Kareem’in yapıp yapmadığını görmeyiz; ancak Kareem’i dizi içinde kendisini suçsuz bir birey olarak tanıttığını da görmeyiz. Said adeta hapishane mahkumlarının sözcülüğünü yapmak için kendisini içeri attırmış idealist bir birey gibidir.

Vern Schillinger’in aksine Said, inandığı değerleri bir sığınak olarak değil, politik bir duruş olarak taşır. Yeri geldiğinde kendi cemaatindeki üyelerini bile karşısına almaktan çekinmeyen bir adalet savaşçısıdır. OZ, Said’i de değiştirmişti. Ama Said’deki değişim, bir çözülme değil, sertleşmeydi. Bu sertleşme sonucunda yalnızlaştı. Hatta kendine bile yabancı biri haline geldi. Tim McManus’la birbirlerine saygı duydukları bir iletişim vardı. Aryanlar bile onu sevmeseler de ona güvenirlerdi. Hatta Vern, kendi davasına bakması için Said’den yardım istemişti. Eşcinsel bir mahkumun davasını yeniden üstlenip onun tahliye olmasına yardımcı olmuştu.

Said’in bağımsız sinemadaki karşılığı, “ideolojik figür” geleneğine daha yakındır. Sisteme karşıdır ve onunla mücadele eder. Ama bu reddiye onu bir kahraman yapmaz. Sonuçta o bile istemeden de olsa kan akıtmıştır. Zaten bu inancının esnekliğini kaybetmesiyle kendi içinde yeni çatışmalar doğurur. Kendini yeniden bulması da yine Tim McManus’un yardımıyla olur. Tim, Omar White adında yaramaz bir mahkûmun ıslahı için Kareem Said’den yardım ister. Said de kendi yöntemleriyle Omar White’ın biraz olsun özfarkındalığını sağlayabilmesine yardımcı olur. Kaderin cilvesi, her ikisinin katili de aynı kişi olur.

OZ’un en önemli özelliklerinden biri, sizi belli bir ana karakterin olduğuna inandırmaması. Her izleyici kendisine bir kahraman seçebilir. Örneğin Augustus Hill, OZ’un kalbidir ama merkezinde değildir. Dizideki fiziksel olarak sınırlı olan tek karakterin dramatik olarak sınırsız olması bir tesadüf değildir. Her bölüm Hill’in bir monoloğuyla açılır ve aynı şekilde kapanır. Hill, bizim için bir anlatıcı değil, bir tanıktır. Bizi suça ortak eder. Bağımsız yapımlarda anlatıcıların görevi de tam olarak budur: Olanı biteni anlamlandırmak yerine, anlamlandırma çabasını sorgulatmak.

Dizideki her karakteri bu şekilde yazmama imkân yok. Ancak her bir karakterin alt metnini izledikçe çözümlemek mümkün. OZ’un vicdanı olan Rahibe Pete, bir tarafı şiddet ve zekayı, diğer tarafı saflığı ve kontrol edilmeyi yansıtan O’Reily kardeşler, sistemin soğuk gerçekliğini temsil eden Müdür Leo Glynn ve OZ’un kaotik mikseri Simon Adebisi…

OZ’da Anlatının Konfor Alanından Çıkışı

OZ’un klasik TV dizilerinin yarattığı kalıplardan yıktığı en önemli detaylardan biri de konunun işleyiş biçimi, kısacası kurgusudur. İzlenilen her sahneden sonra çoğu zaman bir önceki sahnenin yükü sahnenin ağırlığını artırmak için kullanılırdı. Bu nedenle dizide bir düzensizlik vardır. Bunu olumsuz bir ifade olarak algılamamak gerek. Bu düzensizlik, OZ’un anlatısal karakterini belirler.

OZ’un 1997 yılında başlayan bir dizi olduğunu düşünürsek çağının çok ötesinde bir dile sahip olduğunu söyleyebiliriz. Ana akım TV dizilerinde kurgu, süreklilik ve tatmin üretmekle yükümlüdür. OZ’da ise kurgu, sürekliliği bozmak uğruna gerilim yaratır. Olaylar, dramatik olarak en yüksek anında kesilir ve o hikayenin devamı gelecek bölümlere bırakılabilir. İşin en güzel yönü de bunun izleyiciyi rahatsız etmemesi. Çünkü arka planda her hikâye kendi dinamiğiyle işliyor. Kendinizi Tobias Beecher’in Aryanlarla olan mücadelesini izlerken bir anda Kareem Said’in kendi grubuyla yaşadığı sorunların içinde bulabilirsiniz. Seyirci, bir hikâyeyi “tamamladığı” hissiyle değil, eksik bırakılmış bir düşünceyle baş başa bırakır. Bu tavır, bağımsız sinemanın izleyiciyi pasif bir tüketici olmaktan çıkarma geleneğiyle örtüşür.

Dizide çok fazla ani ton değişimlerine rastlamak mümkün. Bir sahnede Tim McManus’un fırtınalı aşk hayatını görürken hemen ertesi sahnede banyoda boğazı jiletle kesilen bir mahkum görebilirsiniz. Bu geçişler dramatik olarak hazırlanmaz; öncesinde bir müzik ya da montaj tekniği yoktur. İzleyicini görevi, bu sıradanlığa alışmak değil, ondan rahatsız olmaktır.

Bu bilgileri bazı bölümlerden spesifik örneklerle güçlendirebiliriz. Örneğin, birinci sezon birinci bölümü (The Routine),  ele alalım. Dizi öyle yüksek bir tondan başlıyor ki, gelecek bölümlerde sıklıkla karşılaşacağımız Miguel Alvarez karakteri daha ilk sahnesinde, diyalog bile kullanmadan bıçaklanıyor. Beecher’ın da hapishaneye katılışını işleyen bu bölüm, dramatik bir başlangıçtan ziyade bir belgesel soğukluğuyla ilerliyor.

Birinci sezonun final bölümü için de aynı şeyleri söyleyebiliriz. Bu bölümdeki ani geçişler, güç dengelerinin ne kadar kırılgan olduğunu göstermek için kullanılmıştır. Dizide patlak veren şiddet bile göreli bir sakinlik varken adeta bir kıvılcım gibi ufacık bir detaydan koca bir yangına dönüşüyor.

Dizinin tamamına yayılan kurgu kırılmaları Agustus Hill’in monologlarıyla sağlanır. Hill’in anlattıkları hikayeyi ileri taşımaz; onu daha da karmaşık hale getirir. Zaman ve dramatik akış kesilir ve bir anda Augustus Hill, herhangi bir eyaletin saçma yasalarından birini okumaya başlayabilir. Bu, televizyon dizilerinde nadiren göze alınan bir riskli tercihtir.

Duvarların Ardındaki İnsan Deneyi

Sonuçta OZ bir HBO yapımı TV dizisi olmasına rağmen kendisini hiçbir zaman televizyonun konforlu anlatı alanına teslim etmez. OZ, bize bir hikâye anlatmaz; adalet, iktidar ve şiddet üzerine kurulmuş kapalı bir sistemin içine hapseder. Tıpkı Augustus Hill’in söylediği gibi OZ bir rehabilitasyon değil, kontrol merkezidir. Hapishaneden çıktığını gördüğümüz Poet ve Tobias aslında kurtulamamış, hiçbirinin anlatısı gerçek bir sonla kapanamamıştır. Gerçi, dizinin yaratıcısı Tom Fontana, 2024’de YouTube kanalında Tobias Beecher ve Ryan O’Reily’nin oynadığı ZO adında bir kısa film yayınladı ve çok açıklayıcı olmasa da bu iki karakterin bir şekilde OZ’dan kurtulduğunu yansıttı. Tabii ki bu kısa filmde de kurgu ve diyaloglar OZ’un aynısı niteliğindeydi.

23 Şubat 2003’teki son bölümünden sonra OZ, tarihin en önemli televizyon projelerinden biri olarak yerini aldı. Final bölümünde bittiğinde geriye kalan şey bir final duygusu değil, çözümsüz bir soruydu. OZ’un gücü de tam olarak burada yatıyordu. Yazıma, Augustus Hill’in giriş bölümündeki monoloğuyla başlamıştık; bitirişi de yine Augustus Hill’in sözleriyle yapalım:

Pekâlâ, neler öğrendik? Bugünkü dersimiz neydi? OZ’daki bitmek bilmeyen gündüzlerin ve uykusuz gecelerin? Bu erdem geçici miydi? Bu erdem şiddet olmadan var olamaz mı? Dürüst olmak kusurlu olmak mıdır? Aşkı vermek ve almak bizi hem yüceltir hem de aşağılar mı? Tanrı, Allah veya Yehova’nın sormaya cesaret edemediğimiz sorulara cevapları var mı?

Hikâye çok basit. Bir adam hapiste yaşar ve ölür. Nasıl öldüğü… Bu kolay. Kim ve niye kısmıdır zor olan. İnsani kısmı… Bilmeye değer olan kısmı. Barış.”

Yorum Yapın

Bunlar da İlginizi Çekebilir