Yiğit Ege Yazar ile Kamera Önünden Kamera Arkasına Uzanan Bir Anlam Arayışı Üzerine

Yazan: Enes Akdağ

Tam teşekküllü bir tv dizisinden bağımsız bir film setine kadar sektörün her köşesine adım atabilmiş bir aktör Yiğit Ege. Üstelik, Altın Koza’sı dahi var. Fakat, elbette kendi öyküsünü anlatabilmenin de peşinde koşmuş ve metin yazarlığı / yönetmenliğini üstlendiği ilk kısa filmi Esinti (2019) ile de festivalden festivale başarıya koşmakta. Her ne kadar hem aynı okul bünyesinde eğitim görmüş olsak hem de birçok ortak arkadaşa sahip olsak dahi yolumuz geç de olsa kesişti Yiğit ile. Yazdan kalma bir sonbahar gününde; sayısızca espresso devirdiğimiz keyifli bir söyleşi ile lafı çok da fazla uzatmadan sözü Yiğit Ege’ye bırakalım derim….

İlk olarak; olmazsa olmaz o soruyla başlayalım, dilersen. Bize biraz film endüstrisine nasıl dahil olduğundan bahsedebilir misin?

Aslında, film endüstrisine oyuncu olarak dahil olmamın arkasında annem var. Hani, çocuğunu ekran karşısında izlemek isteyen hevesli bir anne olarak değil ama. Ben doğmadan önce de annem, Arzu Oduncu, bizatihi film endüstrisinin bünyesinde çok farklı görev tanımlarını üstlenmiş. Zamanında; annem, Tümay Özokur’un yanında cast direktörü olarak çalışırken; çok fazla sayıda oyuncu ile tanışabilme imkanım da oldu. Oyuncuların arasında büyüdüm diyebilirim. Hatta bir oyuncu abla ile birlikte annem ve ben birlikte bir süre de yaşamıştık.

Ben çok özenirmişim ama annem hiçbir zaman izin vermezmiş, oyunculuk doğrultusunda bir gelecek planlamasına. Fakat, cast direktörlüğü görevinden ayrıldıktan sonra annem, ortağı ile birlikte bir yapım şirketi kuruyor. İlk işlerini de senaryosunu Sevil Kısakürek’in yazdığı Çılgın Dostlar isimli proje ile TRT Çocuk kanalına hazırlıyorlar. Kadro da bir hayli kuvvetliydi aslında, bugünden bakınca. Nergis Kumbasar, Ercüment Balakoğlu gibi isimler vardı. Tam sete çıkmaya iki-üç gün kala, çocuk oyunculardan bir tanesinin ailesi arıza çıkarmış. Kısa bir sürede de sete girmeleri gerekiyor. Hemen bir kriz yönetimi ve neticede anneme “bir gelsin de audition alalım” demişler. Annem hiç karışmamış. Yönetmen çok beğenmiş audition’ı. Ondan sonra ilk defa, Çılgın Dostlar projesi ile oyunculuğa merhaba demiş oldum, 7-8 yaşlarımda. Hakkı karakteriyle. İki sezon gitti. İnternette bazı bölümleri var hala.

Fotoğraf: Birol İmamoğlu

Oyunculuk kariyerinde dönüm noktası olarak nitelendirdiğin projeler var mı? Var ise neler?

Ya bu sorulara cevap verebilmek çok düşündürücü gerçekten. Yani her projenin bana katmış olduğu şeyler çok fazla. Açıkçası, şu ana dek parçası olmuş olduğum hiçbir projeye neden o projede yer almışım, hataymış vb. gibi bakmıyorum. Herhalde zaten senin de kolaylıkla yakalayabileceğin gibi, Köstebekgiller Dizisi ve Kardeşler filmini bir adım öne çıkarabilirim ama.

Köstebekgiller, annemin yapım şirketi üzerinden almış olduğu ikinci işti. Yine çocuk oyuncuların çoğunlukta olduğu çocuklara hitap eden bir TRT Çocuk projesiydi. Bu sefer, audition sürecine dahil olmadan yönetmen direkt beni sormuş ve kadroya dahil edilmişim. Kadro, olağanüstüydü. İnci Türkay vardı. Oğuz Oktay vardı. 104 bölüm sürdü. 4 sezon. Köstekbekgiller ile büyüdüm. Hala Köstebekgiller’den tanıyor, direkt sen osun demiyor ama sima olarak tanıyorum diyorlar. Hatta şöyle biraz tatsız da olsa bir anımı paylaşayım. Teyzem vefat etmişti. Teyzemin cenazesinde bile çocuğunu getirip afedersiniz bir fotoğraf çekilebiliriz diye patavatsızlık yapanlar olmuştu. Eee tabi bu ilgiden memnun olan çocuk oyuncu ve aileleri de vardı taa o zamanlarda. Elbette isim vermeyeceğim ama. Çocukluğumda da ben yalnızca annemin işinde oynadım. Köstebekgiller’den sonra kamera arkası ile ilgili bir şeyler yapma istediğimi iyice farkettim. Benim için kafamda bir fişek çakması gibiydi. Bir aydınlanma anıydı diyeyim ya da.

Ve elbette, Kardeşler filmi. Tamamen oyunculuk yapmayacağım, kamera arkası ile alakalı bir şeyler yapmak istiyorum dedikten yıllar sonra o dönem menajerim olmayan ama şu an menajerim olan biri beni bir projeye uygun görüp bir audition vermemi istemiş. Benden habersiz annem ile iletişim kurmuşlar. 17 yaşlarındayım. Ben reddettim direkt. Annem de git, kamera arkası olmak istiyorsan bile tanışmış olursun, bir de bağımsız bir film sinema seti görmüş olursun vs diyerek ikna etmeye çalışıyordu. Çok zor oldu ama auditionı verdim. Auditiondan önce kesit atmışlardı. Çok hoşuma gitti. Çok beğendim senaryoyu da. Bu projeyi de yapayım ve oyunculuk hayatım bitsin diyordum. Sete aşkla gidiyordum. Nitekim; 2018 yılında Adana Altın Koza Film Festivali’nde de En İyi Erkek Oyuncu ödülüne kadar gidecekti bu Kardeşler maceram. Hatta tam 18 yaşına gireceğim gece almış oldum bu ödülü, çok güzel oldu.

Fotoğraf: Birol İmamoğlu

Ömür Atay gibi bir isimle çalışmak büyük ölçüde hem kamera arkası da olsa daha fazla üretmeye yönelik birçok kritik noktayı öğrenmeme kapı araladı. Adeta okul gibiydi, set. Oyunculuk dışında kamera arkasına dair de çok gözlem yaptım. Ömür hoca, gerçekten çok çok iyi bir yönetmen. Özellikle oyuncu ile kurduğu bağ açısından. Düşünsene bir oyuncunun en büyük beklentisi nedir, çıkartabileceği en iyi performansı çıkarmak. Ve bundan memnun olabilmek elbette. Mesela bir sahne bittikten sonra şey diyorsun direkt bu sahnede çıkarabileceğim en iyi oyun buydu. O da sağolsun Ömür hoca sayesinde. Ve beni asıl etkileyen ise filme olan hakimiyeti idi. Ömür Hoca’da gördüğüm en büyük şey; kafasında çekmiş bitirmiş, ne istediğini çok iyi biliyor. Prova süreci de çok uzundu, birlikte çok konuştuk üzerine metnin.

Kardeşler filminin sanat yönetimi, sinematografisi de çok dikkatimi çekmişti. Bu iki noktada da film beni çok tatmin ediyordu. Bana kalırsa; ülkenin en iyi sanat yönetmenleri Meral Efe ve Yunus Emre Yurtseven, Kardeşler’de olağanüstü bir iş çıkardılar. Hatta, ertesi yıl en iyi sanat yönetimin de almışlardı Ankara’da. Görüntü yönetmeni ise Emre Tanyıldız dı. Sonradan dahil olmuşlar, ekibiyle projeye. Çok kısa sürede çok iyi iş çıkardı. O da, en iyi görüntü ödülünü de aldı.

Anlam bütünlüğü olan bir filmdi. Ben de çok seviyorum ve önceliyorum açıkçası. Bunun için bence; yönetmenin derdini kamera ekibi ve sanat ekibine olabildiğince net anlatabilmesi gerekiyor bence. Ve elbette; bu birimlerin de, birlikte koordineli çalışabilmesi gerekiyor. Fakat, maalesef bu ülkemizde pek yok. Benim kısa filmim Esinti’de görüntü yönetmenimiz Gürol Beşer mesela sanata sürekli müdahale etti. Emre Tanyıldız da öyleydi.

Kardeşler’e dair son olarak şunu da eklemeyelim belki. Taşra sinemacıları pek sevmediler, Kardeşler’i. Renk soğuktu çoğunlukta. Hikayenin sonuna doğru sıcak oluyordu. Meksika sineması tarzı gibi dediler. Film Sivas’da geçiyordu. Ama filmin içinde Sivas olduğuna dair hiçbir şey yok. Ki Sivas’da bile çekmedik. Eskişehir’de çekmiştik. Evrensel olsun diye de küçük detaylar vardı. Çocuk anime izliyor. Tır Parkında İran plakalı araçlar var…

Fotoğraf: Ece Oğultürk

Bünyesinde yer aldığın irili ufaklı tüm projeleri göz önünde bulundurarak; bir aktör olarak film endüstrisine dair bizatihi yaşadığın problemler ve potansiyel çözüm önerilerin nelerdir?

Ohooo, hangi birinden başlasak ki! Bilhassa reklam ve dizi endüstrisi zaten başlı başına dert üstüne dert. Ama benim bizatihi yaşadığım bir durum değil ama en rahatsız edicisi bilhassa televizyon dizilerinin özgün olmaması, kalitesiz olması, gereğinden fazla uzun olması ve tür kısıtlılığı. Sadece bir bölümü dört bölüm olarak parçalayarak yurtdışına satılan diziler üzerinden övünülmemeli. Sinemada da keza paralel olarak kimlik arayışında devinip durmakta olan bir Türk sinemasından bahsedebilirim. Ne yapmak istiyoruz? ve Neden yapıyoruz? gibi sorulara ilişkin düşünmekten kaçınılan bir sinema. İran Sineması yahut Meksika Sineması mesela. Çok severim. Bu ülkeler, sosyo-ekonomik yapı olarak belki Türkiye ayarından da daha düşük ama bir hakim bir film dili inşa edebilmişler yani İran Sineması dediğinde hem öykü olarak hem sinematografi olarak kafanda bir şeyler canlanabiliyor.

Benim için bir diğer kronik kriz de sinemada eğitim meselesi. Sinema ve Televizyon bölümlerinin hali içler acısı. Kameraya dokunmayan eller var. Eli kalem tutamayan. Takım çalışmasına mesafeli. Yalnızca makale yazarak bitirilen bir sinema eğitimi olmamalı. Akademi, bir diğer ifadeyle Film School kavramı yaygınlık kazanmalı. Hemen karşılaştırabilmek adına kendimden şöyle bir örnek vereyim. Özel bir güzel sanatlar lisesi çıkışlıyım ben. O yıllarda, bilhassa hocalarımın yönlendirmesiyle İstanbul Şehir Üniversitesi’ne katıldım. Mesela; İstanbul Şehir Üniversitesi’nde ilgimi çeken tam da buydu yani hem akademik ağırlıklı hem de saha üretimine itekleyen birçok ders vardı. Ama, elbette yeterli değildi. Tabi, şu an İstanbul Şehir Üniversitesi diye bir şey de kalmadı. Öte yandan; İstanbul Medya Akademisi ve Eyüp Belediyesi ortaklığında Eyüp Film Akademisi’nde 6-7 aylık dolu dolu bir eğitim süreci geçirdim ve birçok kısa film ve belgesel film projesi bünyesinde kamera arkasında farklı görev tanımlarını deneyimleme şansım oldu. Bana kalırsa 4 senelik üniversite eğitimimden ziyade sektöre dair çok daha fazla şey öğretti bana film akademisi. Ama, tabi oaradan aldığımız sertifikanın da bir üniversite diploması kadar ederi yok tabi.

Fotoğraf: Birol İmamoğlu

Bizatihi hem bir aktör hem de bağımsız bir sinemacı olarak muhakkak çalışmalıyım dediğin isimler var mı? Aktör/aktris ve yönetmenler olmak üzere ayrı ayrı kısaca listeleyebilir misin?

Olmaz mı, tabi ki. İlk olarak bir aktör olarak hem uluslararası hem de ulusal düzeyde çok çalışmak istediğim yönetmelenleri sıralayayım. Uluslararası düşündüğümde ilk sırada elbette; Martin Scorsese var. Genelde karakter odaklı anlatıların mimarı kendisi. Aslında; çökmekte olan karakterler desek daha doğru olur. Taxi Driver, Good Fellas, The Aviator filmleri mesela. Tabii, İtalyan lobisinden değilim, bir hayli zor yine. İkinci sırada; bir Tarantino filminde o efsanevi ikililerden biri olmak isterim mesela çok. Yine karakter bazında bakarak söylüyorum aslında bunu. Rezervuar Köpekleri, Jackie Brown mesela, bayılırım. Tam oynamak istediğim filmler. Uluslararası olarak üçüncü ve son olarak çalışmak istediğim isim ise tri amigosdan biri Alejandro Gonzalez Inarritu. Çok doğal bir sinema. Plan-sekanslar, oyunculuk gösterebilmek için büyük bir olanak bir yandan da, Inarritu sinemasında. İsmini saydığım diğer yönetmenlere göre çok daha sert, sarsıcı hikayeler, Inarritu’nun hikayeleri. Paramparça Aşklar Köpekler, ilk uzun metraj filmi ve elbette Biutiful mesela, muhakkak içinde olmalıydım dediğim filmler. Ulusal düzlemde ise bir aktör olarak çalışmak isteyeceğim sinemacı; Zeki Demirkubuz. Karakterlerin inşaası beni hep çok etkilemiştir Zeki Demirkubuz filmlerinde. Kendi içinde hep bir absürditeyi barındıran, sert öykülerinin, hem buranın hem insanlığın öyküsüdür Demirkubuz filmleri. Yeraltı, Kader mesela.

Genç bir yönetmen olarak uluslararası ve ulusal düzlemde çalışmak istediğim oyuncular listesi de hazır elbette. Bu sefer ilk önce ulusal sınırlar içerisinde hareket edelim. Birinci sırada Ozan Abi’yi, Ozan Çelik’i söyleyebilirim. Kardeşler filmi bünyesinde birlikte çalışmıştık, oyuncu koçumdu. Hatta sonrasında bir dizi bünyesinde de bir araya geldik. Ozan Abi’nin karakter analizi yeteneği ve bağımsız, kendi ayakları üzerinde yükselen bir sinemaya yönelik çabaları beni etkiliyor. İkincil sırada; Mehmet Usta’yı söyleyebilirim. Ki kendisiyle ilk kısa filmim Esinti’de de çalışma fırsatım oldu ama bir uzun metraj proje bünyesinde de çalışabilmek çok isterim. Uluslararası düzlemde ise direkt bir isim var. Hem bir aktör olarak, oyunculuğuna hayranım hem de tercih etmiş olduğu projelere ilişkin de takdir ediyorum: Jake Gylenhaal. Aaa, bir de Gael Garcia Bernal’i de eklemem gerek.

Fotoğraf: Birol İmamoğlu

Mesleki yaşantına paralel olarak eğitim faaliyetlerini sürdürmektesin. Peki, iyi ki yolum kesişmiş dediğin, yolunu netleştirmene yardımcı olan kilit isimler – sektör profesyonelleri, arkadaşlar, aile üyeleri vs.- var mı?

Evet, çok fazla sayıda. Hemen lise yıllarında başlayarak, ilk olarak Abdülhamit Güler’i söyleyebiliirm. Henüz lise yıllarında kısa film üretimi noktasında çok büyük destekçim oldu. Üniversiteye hazırlık yıllarımda, yine bir festival vesilesiyle tanışabildiğim Serdar abi, Serdar Kökçeoğlu da çok yardımcı oldu. Mimaroğlu Belgeseli’nin yönetmeni kendisi, oradan tanırsın. Senaryo yazımı safhasında, ekip kurulumu vb. birçok konuda hala her ikisi ile de sıkı irtibat halinde olup, desteklerine ihtiyaç duyuyorum. Mustafa Duygulu var. Türk-Hollanda ortak yapımı Zomerbroeders TV filminin yönetmeni kendisi. Başrolünde Meriç Yıldız, Ali Efe Atasoy ve Ahsen Eroğlu ile yer almıştım bende. İnanılmaz bir deneyimdi.

Eyüp Film Akademisi’nden hocam Elif Eda Karagöz’ün üzerimde hakkı çok büyük. Bilhassa senaryo yazımı noktasında, her şeyimi ona borçluyum diyebilirim. Ömür hoca var tabi, Kardeşler filminin yönetmeni. Ömür hoca, sayesinde kriz yönetimini, film dilini inşa edebilmeyi, ideal yönetmen-oyuncu ilişkisini biraz biraz öğrendim diyebilirim. Sektör profesyonelleri dışında; biricik eşim, en yakın arkadaşım Şüheda en büyük destekçim. Arkadaşlarımdan Furkan Rıza Demirel ve Fethi Gemuhluoğlu ile film yapmak üzerine yapmış olduğumuz ufuk açıcı muhabbetleri de unutamam.

Hem kamera önü hem de kamera arkasında yer almış biri olarak; sinemaya bakış açını şekillendiren Türk ve dünya sinemasından başucu filmlerin yahut idolüm dediğin sinemacılar var mı?

Henüz 21 yaşındayım. Sinemaya bakış açım değişkenlik gösteriyor. Daha çok İran filmi sevdiğim bir dönemim de oldu. Ama hep de değişiyor. Bu söyleyeceklerim yalnızca şu andakiler, ama tabi bir üç sene önce yapsak belki listenin bütün hepsi İran film olurdu gibi. Ortaokul zamanlarımı hatırlamaya çalışıyorum mesela. O zamanlar daha çok sinemayı daha teknik anlamda seviyordum. Ki bu tür tercihimi de etkiliyordu. Aksiyon, macera filmleri izlemeyi çok severdim. Gerçi bence birçoğumuz için geçerli bir durum bu. Fakat o zamanlar teknik dediğim şu an anlatım olarak demeyi tercih edeceğim hususun yanında daha sonra anlam aramaya başladım yaş aldıkça. Aksiyon filmlerinden daha anlam peşinde koşan karakterlerin, mücadele eden karakterlerin, yenilen karakterlerin dünyasına geçiş yapabilmek için bir dönem neo-noir filmler de izlediğimi hatırlıyorum.

Fotoğraf: Ece Oğultürk

Son on yıllık süre zarfını düşündüğümde ise bir film için beni asıl belirleyici olanın eşsiz bir karakter ve atmosfer inşaası olduğundan gün geçtikçe emin olmaya başladım. Örneğin; 2016 tarihli yanılmıyorsam, Tom Ford’un Nocturnal Animals filmi. Ki başrolünde de, bir aktör olarak idolüm Jake Gyllenhaal oynuyordu. Aslında bu film için de bir yandan neo-noir diyebiliriz. Yine Inarritu’nun Beautiful filmi ve Javier Badem’in oynadığı Uxbal karakteri. Hatta bu filmde Inarritu’nun kendisi de oynuyordu diye hatırlıyorum, sever kendisi seyirciye küçük sürprizler yapmayı. Yine Sorrentino’nun ödüllü filmi La grande bellezza. Bu filmde; birçok kişinin deneyimlemek istediği ama birbirine karşı söyleme çekindiği, hayatın içinden bir durum hikayesi vardı mesela. Anlam arayışında olan karakterler, kısacası benim derdim birincil olarak.

Lynne Ramsay’den de bahsetmezsem olmaz. Klasik anlatı yapısına uyan, olağanüstü bir atmosfer tasarımına sahip filmler. You Were Never Really Here ve We Need To Talk About Kevin filmleri, bilhassa atmosfer ve diyalog tasarımından çok etkilemişti beni. Komedi de ise Coen Kardeşleri çizgisi zaten çok farklı. Absürd komedi ama bir yandan da kendi içinde anlamlı. No Country For Old Men ve A Serious Man mesela. Tarantino filmleri, mesela gerekli miktarda diyalog yazımı ve temel kamera düzenlemeleri nasıl, ne maksadla kullanılır gibi teknik hususları öğrenebilmek noktasında yol göstericydi. Son yıllarda da Safdie Kardeşler, Uncut Gems’in yönetmenleri ve elbette Inarritu sinemasına tutkun durumdayım. Bakalım, seneler içinde nasıl şekillenecek, film damak tadım ve film dilim…

Yapımcılığını ve yönetmenliğini üstlendiğin “Esinti” isimli bir kısa filmin mevcut. Esinti’nin yapım sürecinden ve mevcut festival yolculuğundan biraz bahsedebilir misin?

Tabii ki. Aslında, Esinti kısa filmim tam olarak yapmak istediğim tarzda bir film değil. Yani hem senaryo noktasında hem de film grameri olarak daha hareketli kamera kullanımı, çok çeşitli mekanlarda geçen, daha zorlu bir film yapmak istiyorum. Biraz da kendimi zorlamak, eğitmek babında da istiyorum bunu.

Esinti Filminin Kamera Arkasından
Fotoğraf: Abdülhamit Güler

Esinti (2019), temel itibariyle bir aile draması gibi. Ama konvansiyonel anlatıdaki öngörülebilecek gibi de değil elbette. Gerçekten ansambl oyuncu kadrolu, sektörü çok iyi tanıyan sinema emekçilerinden oluşan da gönüllü bir teknik ekibim vardı. Şanslıyım. Söz dinlediğim bir filmdi, açıkçası. Özellikle, görüntü yönetmenimiz Gürol Beşer, kısa film tecrübelerimizde benim gibi birçok genç sinemacıya destek oluyor, yol gösteriyor. Sağolsun. Öte yandan; lise yıllarında tanıştığım hocam, abim Abdülhamit Güler de hem senaryo yazım sürecinde hem de küçük bir rolde destek oldu. Ve elbette Mehmet Usta ve Vuslat Saraçoğlu ikilisi. Her ikisi ile de farklı film festivallerinde tanışmıştım. Sonrasında bağımı da koparmadım. Dediğim gibi, her yönetmenin ilik filmi ne kadar özelse Esinti de benim için faklı bir noktadaydı. Hikaye, anneanemin çocukken yaşadıklarının farklı farklı kesitlerinin bir toplamı gibiydi diyebilirim. Ki, filmi de Sakarya’da, anneannemin çocukluğunun geçtiği evde çektik. Atmosfer inşaası, çok değerliydi benim için bilhassa dinlemiş olduğum hikayelerdeki duyguyu aktarabilmek adına. Büyük dedeme saygı niteliğinde olsun da istedim. Pandemi münasebetiyle galamızı çevrimiçi olarak yapmak durumunda kaldık. Festival yolculuğumuza da devam ediyoruz. En son; Taste of Anatolia Film Festivali seçkisi kapsamında gösterileceğine dair keyifli bir haber aldık, hatta.

Halihazırda üzerinde çalışmakta olduğun yeni bir bireysel projen –metin yazarlığını ve yönetmenliğini üstleneceğin- var mı, peki? Varsa kısaca bahsedebilir misin?

Elbette, var. Aslına bakılırsa iki projem var. Bunlardan birincisi, eşim Şüheda ile birlikte yürüteceğim, büyük ölçüde onun hikayesi diyebileceğim ve kendisine ilk yönetmenlik deneyimini de yaşatmasını umduğumuz bir proje. Çok kısaca bahsedecek olursam; hayata dair anlam arayışından vazgeçmiş ya da ruhu günden güne eriyen bir karakterin, küçük bir kızla, pek istemese de kurmuş olduğu abi-kardeş ilişkisi üzerinden tekrardan kendi anlam arayışının peşine düşmesi. Bireysel olarak yapmak istediğim bir başka proje ise yine bir anlam yitimi ve arayışı ile ilgili farklı epizodlardan oluşan bir mini-dizi. İstediğim şeyi deneyebileceğim bir film yapmak istiyorum. Yeni şeyler denemekten hiç korkmayacağım bir film…

Bunlar da ilginizi çekebilir

1 yorum

Ayşe Gül 21 Şubat 2022 - 23:24

Öncelikle gerçekten röportaj çok iyi olmuş tebrik ederim. İnşallah önün hep açık olur. Ben senle büyüdüm açıkçası sanki gerçekten arkadaşmışız gibi …

Cevapla

Yorum Bırakın