Öğretmenler Odası filmiyle uluslararası tanınırlık kazanan İlker Çatak, yeni filmi Sarı Zarflar ile 76. Berlin Uluslararası Film Festivali’nde Altın Ayı’nın sahibi oldu. Senaryosunu Ayda Meryem Çatak ve Enis Köstepen’le birlikte kaleme aldığı film, tiyatro oyuncusu Derya ile akademisyen ve tiyatro yazarı Aziz’in, politik baskılar ve ekonomik sıkışmışlık altında dönüşen hayatına odaklanıyor. Özgü Namal ve Tansu Biçer’in başrollerini paylaştığı, Leyla Smyrna Cabas ve İpek Bilgin’in de oyuncu kadrosunda yer aldığı Sarı Zarflar, gündelik hayattaki küçük görünen ama derin sonuçlar doğuran tercihler üzerinden, ifade özgürlüğü, mesleki dışlanma ve aile içi gerilim etrafında güçlü bir anlatı kuruyor.
Bağımsız Sinema olarak, Sarı Zarflar vesilesiyle yönetmen ve senarist İlker Çatak ile senaristler Ayda Meryem Çatak ve Enis Köstepen’le özel bir oturumda bir araya geldik ve keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.
Yazının buradan sonraki kısmı filmi izlememiş olanlar için spoiler içermektedir.

Araştırmadan Anlatıya: Politik Hafızayla Kurulan Mesafe
Söyleşi, filmin politik arka planı ve Barış Akademisyenleri süreciyle kurduğu bağla açıldı. Türkiye’de uzun süredir tartışılan ifade özgürlüğü, yargısal baskı ve konuşmanın bedeli gibi meselelerin filmde nasıl karşılık bulduğu ele alınırken, hikayenin hangi deneyimlerden beslendiği de gündeme geldi. Yönetmen İlker Çatak, hazırlık sürecinde kapsamlı bir araştırma yürüttüklerini söyledi.
İlker Çatak, bu süreci yaşamış kişilerle konuşmadan ilerlemenin mümkün olmadığını belirterek Ankara’da Süreyya Karacabey, Berlin’de Fırat Erdoğmuş ve Hilal Alkan ile görüştüklerini aktardı. Sanat ve akademi çevrelerinden farklı isimlerle temas kurduklarını, Kemal Kocatürk dahil birçok kişinin yazılarını incelediklerini ekledi. Yazım sürecinde Barış Ünlü’nün Türklük Sözleşmesi kitabının belirleyici olduğunu, Nilgün Toker’in “Beklemek Üzerine” metninin de filmde karşılık bulduğunu söyledi. Yaklaşık altı aya yayılan bu sürecin senaryo sonrasında da devam ettiğini, metni Barış Akademisyenleri’ne okuttuklarını ve Emin Alper ile de görüştüklerini belirtti.
Filmin neden özellikle bu süreçten hareketle kurulduğu da soruldu. Yanıtlarda, fikrin 2021’de ortaya çıktığı, ilk taslakta bir tiyatrocu çiftin yer aldığı, ancak zamanla karakterlerden birinin akademisyen olarak düşünüldüğü anlatıldı. Ekip, davaların o dönemde güncelliğini koruduğunu, bu nedenle bu deneyimden beslenmenin önemli olduğunu, buna karşın doğrudan “bir Barış Akademisyenleri filmi” yapmak istemediklerini vurguladı. Buna rağmen kapıdaki işaret, bilgisayara erişememe, duruşma süreci ve akademi içindeki tartışmalar gibi detayların doğrudan tanıklıklardan geldiği ifade edildi. Özellikle akademi içindeki görüş ayrılıkları ve dışarıdaki kolektif mücadeleyle kurulan mesafe, senaryonun arka planını şekillendiren başlıklar arasında yer alıyor.
Filmin dikkat çeken tercihlerinden biri, somut bir politik kırılmadan beslenmesine rağmen bunu doğrudan tarihsel bir referans olarak işaretlememesi. İlker Çatak, bu soyutlaştırmayla izleyicinin hikayeyi yalnızca “başka bir ülkeye ait” bir örnek olarak tüketmesini engellemek istediklerini söyledi. Aynı bağlamda karakterlerin “merkezlerini kaybetmesi” de konuşuldu. Çatak, Aziz ve Derya’nın karşılaşmalar üzerinden yalnızca politik değil, kişisel kör noktalarıyla da yüzleştiğini ifade etti. Aziz’in idealize edilmemesi ve kolektif mücadeleyle mesafeli bir yerde konumlanmasının da bilinçli bir tercih olarak öne çıktığını belirtti.

Hayatı Değiştiren Küçük Anlar
Söyleşide öne çıkan başlıklardan biri, filmin karakterlerini büyük kırılma anlarından çok gündelik tercihler üzerinden kurmasıydı. Bir tweet’i silmek, susmak, eve dönmek ya da bir iş teklifini kabul etmek gibi kararların hikayenin temel gerilim alanını oluşturan temel unsurlar olduğundan bahsedildi. Bu tercihlerin nasıl şekillendiği sorulduğunda Ayda Meryem Çatak, bunların belirli bir coğrafyaya özgü değil, herkesin hayatında karşılığı olan kararlar olduğunu söyledi. Gündelik hayatın akışı içinde, kimi zaman çok kısa sürelerde yön değiştiren koşulların insanları farklı tercihlere zorladığını, filmin çıkış noktasının da bu kırılganlık hali olduğunu belirtti.
Enis Köstepen ise izleyicinin çoğu zaman daha belirgin bir kahramanlık hikayesi beklediğini, ancak gerçek hayatta bu tür anların çoğunlukla daha küçük ölçeklerde yaşandığını ifade etti. Büyük anlatıların aksine, gündelik hayattaki ayrıntılara odaklanmanın bilinçli bir tercih olduğunu vurguladı. Yönetmen İlker Çatak da bu yaklaşımı filmin yapısıyla ilişkilendirdi. Hikayenin başında karakterlerin kendi dünyalarının merkezinde durduğunu, ancak zamanla bu merkezin dağıldığını ve yerini bir savrulma haline bıraktığını söyledi. Bu değişimi, büyük dramatik kırılmalar yerine gündelik kararlar üzerinden takip etmenin daha doğru bir anlatım yolu sunduğunu belirtti.


Sanat ve Politika Arasında: Özel Olanın Sınırları
Söyleşinin bir diğer odağı, sanat ile politika arasındaki ilişkiydi. Filmde karakterler bir yandan “işini yap, politikaya girme” baskısıyla karşılaşırken, diğer yandan tam da bu baskı ve geçim sıkıntısı nedeniyle gündelik hayatlarının zaten politik bir çerçeveye yerleştiği görülüyor. Bu noktada “Sanatçı sadece işini yapabilir mi?” sorusu tartışmaya açıldı. Enis Köstepen, politik bir pozisyon almamanın da zamanla başlı başına bir pozisyona dönüştüğünü söyledi. Gündelik hayatın ve yapılan işlerin kaçınılmaz olarak politik bir zemin taşıdığını; filmde de bu durumun karakterlerin yaşadığı kayıplar, etik ikilemler ve vicdani gerilimler üzerinden açıldığını ifade etti. Filmin net cevaplar vermekten çok sorularla ilerlediğini de özellikle vurguladı. Köstepen ayrıca, projenin ilk geliştirme aşamalarında “sanatçı bir çiftin hikâyesi”nin ne kadar ilgi çekici olacağına dair tereddütlerle karşılaştıklarını anlattı. Ancak hikâye ilerledikçe, karakterlerin sanatçı kimliğinin bile gündelik hayatın baskıları karşısında geri plana düşmesinin belirleyici hale geldiğini söyledi. Ona göre filmin sorduğu temel sorulardan biri de buydu: Hayat bu kadar şey olurken neden durmuyor?
İlker Çatak ise filmin ikinci yarısında politikanın geri çekildiği yönündeki yorumlara katılmadığını belirtti. Ona göre bu bölümde olan şey, politikanın biçim değiştirerek daha kişisel alanlara sızması. Aile ilişkileri, kimlik meseleleri ve gündelik rollerin de toplumsal bağlamdan bağımsız düşünülemeyeceğini; bu nedenle filmin ikinci yarısının siyasetten uzaklaşmadığını, aksine onu daha içsel bir düzleme taşıdığını ifade etti. Enis Köstepen de bu çerçevede, filmde kendisini en çok etkileyen anlardan birinin Aziz’in sahneye çıplak çıktığı sahne olduğunu söyledi. Bu anı, karakterin kendini en savunmasız haliyle ortaya koyması olarak yorumladı ve filmin genelinde kurulan politik-özel gerilimin yoğunlaştığı bir nokta olarak değerlendirdi.

Mesafe, Hafıza ve Üretim İmkanı
Söyleşide filmin ne zaman ve nasıl “sinemasal bir forma” dönüşmeye başladığı da konuşuldu. Hikayenin belirli bir döneme referans verdiği açık olsa da, kendisini tek bir zamanla sınırlamaktan çok bu süreçlerin bireyler üzerindeki etkisine odaklandığı vurgulandı. Bu çerçevede fikrin ne zaman ortaya çıktığı soruldu. İlker Çatak, 2015-2016 yıllarında yaşanan gelişmelerin peş peşe geldiğini ve bunların bir tür “hazım süresi” gerektirdiğini söyledi. Hikayenin ilk izlerinin 2019’da ortaya çıktığını, 2021’de ise projeyi daha somut bir biçimde ekiple paylaştığını, bu tarihten sonra yazım ve geliştirme sürecinin hızlandığını anlattı.
Söyleşide ayrıca, Çatak’ın uzun süredir yurt dışında yaşamasına rağmen filmografisinde Türkiye’ye ve Türkçeye sürekli geri dönmesi de gündeme geldi. Bu durum, hem son yıllardaki beyin göçü tartışmalarıyla hem de Türkiye’yi uzaktan takip etmenin yarattığı duygusal ve zihinsel mesaiyle birlikte ele alındı. İlker Çatak bu soruya kimlik üzerinden yanıt verdi. İnsanların zamanla, mesafe koyduklarını düşündükleri ailelerine benzediklerini fark ettiklerini söyleyerek, kültürel mirasın bütünüyle geride bırakılmasının mümkün olmadığını ifade etti. Uzun metraja geçmeden önce çektiği Sadakat sonrasında kendisinden daha çok “göçmen hikayesi” beklenmesinin bir süre belirleyici olduğunu, bu beklentiden uzaklaşmak için farklı türlerde işler denediğini anlattı. Ancak zamanla bu mesafenin kalıcı bir çözüm olmadığını fark ettiğini, kendi birikimini sahiplenmenin daha sahici bir yol açtığını söyledi. Bu doğrultuda, sonraki filmlerinde kendi dilini, kültürel arka planını ve kişisel deneyimini daha doğrudan sinemasına taşıdığını belirtti. Bunu artık bir yük olarak değil, yaratıcı bir imkan olarak gördüğünü ifade etti.
Yeni projeyi Alman yapımcısına sunduğunda filmin tamamen Türkçe olup olmayacağının sorulduğunu, “tamamen Türkçe” yanıtının ardından bunun ekonomik açıdan zorlayıcı olabileceğinin konuşulduğunu aktardı. Buna karşılık Almanya’da yaşayan milyonlarca Türk izleyiciye kendi dillerinde bir film sunmanın neden zor görüldüğünü sorguladığını; sonrasında yapımcının da projeye ikna olduğunu söyledi. Filmin, farklı ülkelerden ortak yapımcılar ve ekip üyeleriyle, Avrupa’nın çeşitli yerlerinden bir araya gelen Türk oyuncularla kurulduğunu belirten İlker Çatak, oyuncuların da yalnızca göçmenlik temsilleriyle sınırlı rollerde yer almaktan yorulduklarını ifade etti. Kendi dillerinde başka bir hikayede yer almanın onlar için de önemli olduğunu; bunun başlı başına bir tercih ve duruş anlamına geldiğini vurguladı.
Enis Köstepen ise bu noktada üretim koşullarına dikkat çekti. Türkiye’de film üretmeye çalışan bir yönetmenle, Almanya’da çalışan bir yönetmenin imkanlarının aynı olmadığını; bu tür bir hareket alanının her zaman yalnızca kişisel tercihlerle açıklanamayacağını söyledi. Yine de onu projeye çeken asıl unsurun, Çatak’ın başından itibaren risk almaya açık bir film yapmak istemesi olduğunu ekledi. İlker Çatak da önceki filmlerinin yarattığı görünürlüğün bu projeyi mümkün kılan koşulları güçlendirdiğini kabul etti. Oyuncuların, finansörlerin ve ortak yapımcıların bir araya gelmesinde bunun etkili olduğunu; ancak yine de bu filmi farklı yollarla da olsa gerçekleştirmeye çalışacaklarını düşündüğünü söyledi.

Aynı Hikayeye Üç Farklı Yaklaşım
Filmin üç senarist tarafından yazılması, yaratıcı süreçte en çok hangi başlıkların tartışıldığını da gündeme getirdi. Aynı zamanda filmin gerçekçilik ile sembolizm arasında nasıl bir denge kurduğu soruldu.
Ayda Meryem Çatak, ekip olarak en çok odaklandıkları alanın “en iyi bildikleri yer” olan ev içi ilişkiler olduğunu söyledi. İki sanatçı insanın birlikteliği, aile içindeki görüş ayrılıkları, politikanın eve girişi ve bir çocuk yetiştirmenin bu dengeyi nasıl değiştirdiği gibi meselelerin hem kişisel deneyimlerden hem de yakın çevreden beslendiğini belirtti. Bununla birlikte karakterlerin birebir gerçek kişiler olarak düşünülmemesi gerektiğini; bilinçli olarak rollerin yer değiştirildiğini ve karşılıklı okumalarla karakterlerin ayrıştırıldığını vurguladı. Kendi katkısını daha çok gündelik dil, samimiyet ve ev içi anların kurulması üzerinden tarif eden Ayda Meryem Çatak, İlker Çatak’ın ise yapısal anlamda belirleyici olduğunu ifade etti.
Enis Köstepen ise yazım sürecinde en çok Aziz karakteri üzerine tartıştıklarını söyledi. Karakteri daha kusurlu, daha kırılgan bir yere çekmeye çalıştığını; ayrıca filmin finalinin tonu üzerine de yoğun biçimde düşündüklerini ekledi. İlker Çatak ise Enis Köstepen’in daha önce kaleme aldığı ve Türk sinemasında “çatı arayışı” üzerine düşündüğü bir metnin filme etkisi olduğunu belirtti. Filmi karavanda bitirme fikrinin de bu süreçte ortaya çıktığını söyledi. Kendi yazım yaklaşımını karakterlerine yakın durmak ve onları anlamaya çalışmak olarak tanımladı; ancak asıl derinliğin, bu karakterlerin zaaflarını da görünür kılmakla mümkün olduğunu vurguladı. Derya’nın aldığı kararın inandırıcılığı ve Aziz’in idealize edilmemesi, üzerinde özellikle durdukları başlıklar arasında yer aldı.

Bir Duygunun Kamusal Karşılığı
Söyleşide filmin yarattığı duygusal etki ve özellikle yalnızlık hissinin nasıl kurulduğu da ele alındı. Bir katılımcı, kendi hocasının Barış Akademisyenleri’ne imza attığı için yaşadığı yalnızlaştırılma deneyimini hatırlatarak, filmin bu duyguyu güçlü biçimde yansıttığını ifade etti. Bu noktadan hareketle Aziz karakterinin neden bu kadar yalnız kurulduğu soruldu.
Enis Köstepen, filmle ilgili en beklemedikleri geri dönüşlerden birinin, izleyicilerin salondan “yalnız değiliz” duygusuyla çıkması olduğunu söyledi. Hikayenin kamusal bir alanda anlatılmasının, bazı izleyiciler için bu hissi görünür kıldığını belirtti. Filmin, bu süreçleri birebir yaşamış kişiler için tetikleyici olup olamayacağı da sorular arasındaydı. Köstepen, bazı izleyicilerin özellikle belirli sahnelerde yoğun biçimde etkilendiklerini, benzer geri dönüşleri farklı gösterimlerde de duyduklarını aktardı. İlker Çatak ise “tetiklenme” meselesine daha geniş bir yerden baktıklarını söyledi. Bunun yalnızca olumsuz bir durum olarak görülmediğini; bazı izleyicilerin bu deneyimi yeniden görmenin aynı zamanda iyi geldiğini ifade ettiklerini aktardı. Konunun daha geniş bir izleyiciyle buluşmasının, yalnızlık hissini bir ölçüde kırabildiğini düşündüklerini belirtti.
Bu bağlamda, filmde kısa bir sahnede yer alan Kemal Kocatürk’ün kendi deneyiminden hareketle yaptığı bir yorum da anıldı. Çatak, bu tür deneyimlerin görünür olmasının, geride bırakılan etkinin hâlâ hissedildiğini gösterdiğini ifade etti. Enis Köstepen, aradan yıllar geçmiş olmasına rağmen bu duyguların hala güçlü olmasının yalnızca filmle değil, içinde bulunulan siyasal atmosferle de ilgili olduğunu söyledi. Filmin bu hissi görünür kılmasının başlı başına önemli olduğunu ekledi. Ayda Meryem Çatak ise Aziz karakterinin sonunda yalnızlaştığını kabul etmekle birlikte, geriye etik değerlerinin ve vicdani duruşunun kaldığını belirtti. Bu durumu seyirciye açık bir tartışma alanı olarak bıraktıklarını, karakterin son ana kadar kendi doğrularını korumaya çalıştığını ifade etti. İlker Çatak da filmin sonunda Aziz’e kalan şeylerden birinin kızına bıraktığı örnek olduğunu vurguladı. Sanat üretmenin ötesinde, bir çocuğa aktarılan tutumun da küçümsenmemesi gereken bir anlam taşıdığını söyledi.

Bir Cevaptan Çok, Bir Karşılaşma Alanı
Filmin daha umutlu olup olmadığı ya da olması gerekip gerekmediği de gündeme geldi. İlker Çatak, bu soruyla daha önce de karşılaştıklarını belirterek filmin “umut verme” gibi bir görevi olduğunu düşünmediğini söyledi. Sinema yapmayı, gördüğü bir şeyi tarif etmek ve bunu seyirciyle paylaşmak olarak tanımladığını, asıl beklentisinin bu karşılaşmanın yeni sorular doğurması olduğunu ifade etti.
İlker Çatak’a göre umut, filmin içinde sunulan bir cevap değil, film sonrasında kurulan ilişkide ortaya çıkıyor. Seyircinin bir araya gelip tartışabilmesi, yüz yüze konuşabilmesi ve filmi bir düşünme alanı olarak deneyimlemesi bu anlamda daha belirleyici. Bu nedenle filmi belirli bir realizm ve belirli bir mesafe duygusu içinde kurduklarını, kendisi için asıl karşılığının bir “diyalog teklifi” olduğunu söyledi. Enis Köstepen de benzer biçimde, filmin eksik bulunan ya da tartışma yaratan yanlarının bile konuşma üretmesini değerli bulduğunu ifade etti. Ona göre bir filmden tüm cevapları vermesini beklemek yerine, bu tür bir karşılaşmayı mümkün kılması daha anlamlı. İlker Çatak da bu noktada, sözü daha hafif bir yerden bağlayarak tartışmanın kendisine işaret etti.
Oyuncu Seçiminden Estetiğe: Filmin Görünür Yüzü
Oyuncu seçimleri de söyleşinin öne çıkan başlıkları arasındaydı. İlker Çatak, Tansu Biçer’i sahnede izledikten kısa süre sonra Aziz karakteri için doğru isim olduğuna karar verdiğini anlattı. Oyuncu seçim sürecinde ekibin yoğun bir çalışma yürüttüğünü de ekledi. Özgü Namal içinse daha eskiye uzanan bir hatırlamadan söz etti. Genç yaşta sahnede izlediği Namal’ın hafızasında kaldığını, yazım sürecinde Derya karakterini düşünürken zihninde onun belirdiğini söyledi. Karakterin kırılganlığıyla birlikte taşıdığı güç duygusunun bu seçimde etkili olduğunu ifade etti. Deneme çekimleri sonrasında oyuncular arasındaki uyumun da belirleyici olduğunu ekledi.
Filmde yer alan tiyatro sahnelerinin nasıl seçildiği de soruldu. İlker Çatak, açılıştaki parçanın doğrudan film için yazıldığını; dilin ötesinde, farklı coğrafyalarda da karşılık bulabilecek bir atmosfer kurmak istediklerini belirtti. Diğer oyundaki sahnenin ise bir dava anlatısından esinlendiğini, bu tür metinlerin ve araştırmaların zamanla filmin estetik katmanına dönüştüğünü söyledi. Araştırmanın yalnızca içerik değil, biçim üzerinde de belirleyici olduğunu özellikle vurguladı.

Boyun Eğmek mi, Kendi Yolunu Açmak mı?
Söyleşide Derya karakteri üzerine de ayrıntılı biçimde duruldu. İlk bakışta politik itici gücün erkek karakterde olduğu, Derya’nın ise onun peşinden sürükleniyormuş gibi göründüğü, ancak özellikle ilerleyen sahnelerle birlikte bu dengenin değiştiği ve karakterin kendi mesafesini kurduğu ifade edildi. Bu çerçevede Derya’nın motivasyonu ve finaldeki yönelimi tartışmaya açıldı. Ayda Meryem Çatak, ekip olarak cinsiyet rollerini katı biçimde yeniden üretmek istemediklerini söyledi. Buna karşın, kadınların çalışma hayatında ve aile içinde karşılaştığı eşitsizliklerin göz ardı edilemeyeceğini, bu nedenle karakter dengesi üzerinde özellikle durduklarını belirtti. Süreç içinde erkek karakterin fazla idealize edildiğini, Derya’nın ise daha kırılgan bir yere itildiğini fark ettiklerini ve bu dengeyi yeniden kurduklarını ekledi. İlker Çatak ise Derya’nın “boyun eğen” bir karakter olarak okunmasına katılmadığını söyledi. Ona göre burada aynı zamanda bir karşı çıkış da var. Bu tavrın patriyarkaya karşı bir duruş olarak da değerlendirilebileceğini, filmdeki kadın karakterlerin (farklı kuşaklardan olmak üzere) kendi sözlerini kurabildikleri bir alan içinde yazıldığını ifade etti.
Geçim Sıkıntısının Sessiz Baskısı
Söyleşide filmin yalnızca ideolojik ya da hukuksal baskıyı değil, ekonomik baskıyı da merkeze aldığı vurgulandı. Kira, işsizlik, borç ve statü kaybı gibi unsurların karakterlerin kararlarını belirleyen temel etkenler arasında yer aldığı hatırlatıldı. İlker Çatak, bu boyutun çoğu zaman arka planda kaldığını, ancak belirleyici olduğunu söyledi. Ekonomik baskının görünür baskı biçimleri kadar etkili olduğunu; hatta birçok durumda insanların seçimlerini doğrudan şekillendirdiğini ifade etti. Enis Köstepen de karakterlerin sürekli “günü kurtarma” çabası içinde olmasının yalnızca politik değil, ekonomik bir sıkışmayla ilgili olduğunu belirtti. Bu durumun, insanların hayal kurma kapasitesini daralttığını, filmin bir yanıyla da bu daralmayı görünür kıldığını söyledi.
Mesafenin Açtığı Alan, Koşulların Sınırı
Yurt dışında yaşamanın daha özgür ya da daha cesur bir üretim alanı sağlayıp sağlamadığı da sorular arasındaydı. İlker Çatak, bu soruya kesin bir yanıt vermekten kaçındı. Ancak mesafenin bazen daha geniş bir perspektif sunabileceğini, buna rağmen bunu genelleştirmek istemediğini ifade etti. Enis Köstepen ise bu noktada üretim koşullarının belirleyiciliğine dikkat çekti. Ona göre bu tür bir hareket alanı yalnızca kişisel cesaretle açıklanamaz; içinde bulunulan endüstri, finansman imkanları ve kariyer momentleri de bu alanı doğrudan etkiler.

Bir Diyalog Teklifi Olarak Sarı Zarflar
Sarı Zarflar hakkında yapılan bu söyleşi, filmin belirli bir dönemi ya da tekil bir politik olayı temsil etmekten çok, bu deneyimlerin gündelik hayata nasıl sızdığını tartışmaya açtığını gösterdi. İlişkilerden çalışma hayatına, aileden sanata uzanan geniş bir alanda dolaşan bu meseleler, filmde tek bir çerçeveye indirgenmeden ele alındığını ortaya koydu.
İlker Çatak, Ayda Meryem Çatak ve Enis Köstepen’in yanıtları, filmin kesin yargılar üretmekten çok birlikte düşünmeye alan açmayı hedeflediklerini gösterir nitelikteydi. Bu nedenle Sarı Zarflar’ı, bir sonuçtan ziyade bir davet, bir diğer deyişle bir diyalog teklifi olarak değerlendirebiliriz.
İlker Çatak, Ayda Meryem Çatak ve Enis Köstepen’e verdikleri samimi yanıtlar için teşekkür ederiz. Sarı Zarflar izlemek isteyenler için vizyonda.
