Nomadland: “Ev Bir Kelime midir, Yoksa İçinde Taşıdığın Bir Şey mi?”

Yazan: Cansu Arslan

Hayatı yaşadığını sananlardan mısınız yoksa deneyimleyenlerden mi? Hayatınızın gidişatı, aidiyetlik hissiniz tamamen size mi bağlı yoksa oradaki dokunuşlarda çok küçük paylara mı sahipsiniz? İçimizde taşımakla yükümlü olduğumuzu sandığımız, taşımayı gerçekten seçtiğimiz ve varlığımızı ortaya koyan her şey ama her şey belli normlar içerisinde mi olmalı, yoksa bu yolculuk salt bize mi ait? Bu yolculuğu nasıl, neden ve ne için inşa ederiz? Ölümlü olduğumuz alan içerisinde, içsel yolculuğumuzun, farkındalığımızın neresinden nereye gittiğimizin lineer bir algısı var mıdır? Zaman her daim ileriye doğru mu akar yoksa sapmalara uğrayarak mı kendini belli eder?

Nomadland

Jessica Bruder’ın kitabından uyarlanan yönetmenliğini Chloé Zhao’nun yaptığı Nomadland, her şeyin ama her şeyin dünyevi olduğunun, biz hatırlamadıkça hiçbir şeyin yaşayamayacağının, evsiz olmakla evi olmamak arasında yatan geniş bir ufka yayılan yapıyı karşımıza çıkarıyor. Hem de öyle bir çıkarıyor ki kendinizi rahatsız hissediyorsunuz. Bu rahatsızlık “bazen de sarsılmalıyız zaten” dedirten cinsten. Fern 88 yıldır açık olan fabrikanın kapanması sonucunda bulunduğu şehri terk ediyor.

88 yıldır güvenilen, yıkılma ihtimali söz konusu bile olmayacağı düşünülen bu yapının yok olması, dünyanın gerçekliğinin, inanılan o konfor alanının her an yerle bir olacağının en büyük örneklerini göstererek bizi bir yolculuğa çıkarıyor. İşin güzel yani yolculuğa çıkarken, yıkılmaz sandığımız bir gerçekliğimizin olduğunun farkında da değiliz. İşte deneyimlemek de tam olarak burada başlıyor. Deneyimledikçe tercihlerimizin netleştiği, varlığımıza daha da yakından bakabildiğimiz bir hal alıyoruz.

Karavanına atlayıp karavan parkları arasında mevsimlik işçi olarak çalışmaya başlayan Fern ile birlikte, başta ABD’nin sonra insan formunun kültüre, ekonomik yapıya, siyasete bakış açısını da izliyoruz bir yandan. Hepsinin odak noktasında insanın kendi iç yolculuğu ve bunu ne kadar fark ettiği yatıyor. Kaldığı tüm karavan kamplarında hikayesine yeni bir bakış açısı katan Fern, aidiyetsizliğini, göçebe olmanın varoluşunun temeli olduğunu hatırlamaya başlıyor. Mevsimlik işçi olarak çalışılan hayatlar, bir gün tuvalet temizlerken, ertesi gün Amazon gibi kapitalist sistemin içerisinde yer alırken, diğer gün garson olarak karşımıza çıkıyor.

Nomadland

Çalışmazsa rahat edemeyeceğini, yapamayacağını düşünen bir karakter. Fakat burada nerede, nasıl ve ne için çalıştığımız sorusu mevcut. Gayrimenkul yatırımları için mi, emekli olduğumuzda hayalini kurduğumuz evi, arabayı, yazlığı, tekneyi ‘BELKİ’ alabilmek için mi, yoksa deneyimlemek ve insan vücudunun en ilkel halinde yer alan ihtiyaçlarından biri olan sadece hareket etmek için mi? Fern dört duvar arasında bir hayat deneyimlemek istemiyor, hiçbir zaman istememiş, fakat istemediğini söyleyebileceği bir alanı olamamış, çünkü bu isteğin gerçekten var olup olmadığından, bu dünyaya haykırılıp haykırılmayacağından henüz emin değil.

Yaşadığı kayıplar sonrası, akan hayatın sapmalara uğrayabileceğini deneyimledikçe, kendi içindeki o yolculuğu ve aidiyetinin hareket halinde olma durumunu kavrayabilmiş bir kadın. Çalışmak denilen eyleme farklı bir açıdan bakarak, onu farklı açıdan yeniden üreterek, sadece gününün küçük bir rutini haline getirip geri kalan zamanda manzaranın ona verecekleriyle ilgilenmeyi tercih etmiş bir kadın.

Aidiyetliğin yolda olma durumu olduğunu ve bunun bile kendi içinde birtakım kuralları olmasına rağmen, o hep ters istikamete gitmeyi seçmiş bir kadın. Tüm bunları gerçekleştirirken, dağların, ağaçların, denizlerin arasında da ne kadar küçük olduğunun bilincinde ve bu bilinç onu, derin, dünya dışı bir sevgiyle ve asla son bir vedanın olmayacağı “yolda elbet görüşürüz” duygusuyla kaplıyor.

Nomadland

İzlediklerimiz, gördüklerimiz ve tekrar tekrar baktıklarımız günün her saat diliminde göreceli olarak karşımıza çıkıyor sanki. Baktıklarımızla gördüklerimiz arasında, kocaman bir deneyim yatıyor böylelikle. Kimi zaman bunu o an fark ediyor, kimi zamanda hiç beklemediğimiz bir anda suratımızın tam da önünde görüyoruz. Sinema dediğimiz sanat dalı görecelik kavramının en net aktarıldığı alanken, bu görece içerisinde bizlere 1-3 saat aralığında bir alan sunuyor ve biz o alanın belki 1 saniyesinde bile ortak noktada buluşup, önce kendimize sonra da birbirimize bakıyoruz; ekrandan içimize yansıyan yüzlerimize, ekrandaki görüntüyü deneyimleme açımıza ve ona verdiğimiz tepkiye…

Bir an olsun birbirinden farklı insan formlarının buluştuğu o nokta; ortak deneyim alanı. İşte bu sebeptendir ki yukarıda yazdıklarım benim ‘deneyimimden’ aktarabildiklerim kadarıdır. Ve yine işte bu yüzdendir ki Nomadland bir film değil, sonunda sizi nereye götüreceğini yeniden ve farklı açılardan deneyimleyeceğiniz görüntüler bütünüdür.

Bunlar da ilginizi çekebilir

1 yorum

Abuzer Arslan 14 Ocak 2021 - 23:31

Eskilerin deyimiyle; “Kaleminiz Kuvvetli”

Cevapla

Yorum Bırakın