First Reformed ve Modern Dünyada Varouluşsal Umutsuzlukla Baş Etmek

Yazan: Elif Türkan Erışık

First Reformed ve modern dünyada varouluşsal umutsuzluğa kapılmakla baş etmek Bazı filmleri izlemek için doğru zamanı beklemek gerektiğine inanırım. Sadece belli bir bakış açısına sahip olacak kadar büyümek gerektiği için değil, ama aynı zamanda duygusal olarak kendimizi karakterlerle bağdaştırabileceğimiz noktaya gelebilmek için. Bu yüzden “Taxi Driver” senaristi Paul Schrader’ın yazıp yönettiği, 2017 yapımı başyapıtı “First Reformed”‘u bu sene, karantinanın ikinci safhasında izlediğimde, hem bu filmi şu ana kadar izlemeden nasıl hayatıma devam edebildiğime hayret ettim hem de hayatımın, filmin yansıtmak istediklerinin önemini tam anlamıyla kavrayabileceğim bir döneminde olduğum için kendi kendime tatmin oldum.

Ethan Hawke’ın başrolü canlandırdığı “First Reformed” esasında, inancından şüphe duymaya başlayan bir rahibi konu alıyor. Ilk bakışta biraz göz korkutucu ve ağır bir konu. Çoğumuz gibi ben de kafamda varoluşsal temaları işleyen filmleri sıkıcı “arthouse” sinemasıyla bağdaştırdığımdan, bi süre “First Reformed”‘u izlemeyi erteledim. Pandemi çat kapı gelip, hepimizi evlerimize kapatana kadar.

Senaroyu yazarken Fransız auteur yönetmen Robert Bresson’un “Diary of a Country Priest” ve Ingmar Bergman’ın “Winter Light” filmlerinden esinlenen Schrader, Peder Toller üzerinden hepimizin farkında olup göz ardı ettiği bir gelecek kaygısını; yaklaşan kıyametin habercisi olan küresel çevre krizini ele alıyor. Her şey Amanda Seyfried’ın canlandırdığı Mary’nin First Reformed kilisesine gelip Peder Toller’dan yardım istemesiyle başlıyor.

Yazının bu noktadan sonrası film hakkında spoiler içermektedir.

Mary’nin kocası Michael radikal bir çevreci aktivist ve dünyanın geleceği hakkında depresif denecek kadar endişeli. Bu nedenle de çocuk sahibi olmak istemiyor ve hamile karısı Mary’i çocuğu aldırması için ikna etmeye çalışıyor. Kocasının umutsuzluğunu biraz giderebilmesi için Mary Peder Toller’ı evlerine davet ediyor ve ikili konuştukça Peder Toller, Michael’a zamanın başından beri insanın umut ve çaresizlik arasında gidip geldiğinden ve bu iç çelişkiye rağmen hayata devam etmenin yürekliliğinden bahsediyor.

Dediklerinin Michael üzerindeki etkisine inanan Peder Toller, evden ayrılırken onla tekrar buluşmayı öneriyor ve ikili yakın zamanda tekrar konuşmak üzere ayrılıyorlar. Fakat Peder Toller Michael’ı bir daha asla görmüyor çünkü Michael umutsuzluğuna yenik düşüp, pederle buluşacakları gün, Toller’la buluşacakları patikada intihar ediyor. Bu intiharla birlikte Peder Toller kademe kademe, tıpkı Michael gibi dünyanın geleceği için umutsuzluğa kapılmaya başlıyor.

Detaylara girmeden, filmi üzerinizde bıraktığı izlenimi ifade etmem gerekirse Schrader’ın kötümserliğinin insanı bir nevi rahatlattığını söyleyebilirim. Düşününce, küresel ısınmanın dönüşü olmayan noktayı geçmiş olması ve dünyanın asla eskisi gibi olmayacağını bilmek beni korkutmalı. Korkutuyor da. Ama içinde bulunduğumuz pandemi dönemini de göz önünde bulundurursak, her şeyin daha iyiye gittiğini veya gidebileceğini empoze etmeye çalışan herhangi bir filme kıyasla beni daha umut dolu hissettirdi First Reformed. Filmin büyük bir kısmı Peder Toller’ın çevre krizinin farkına varmasıyla kilisedeki gücünü buna karşı kullanmaya çabalamasıyla ve bu beyhude çabalarının hiç bir yere varmamasıyla geçiyor.

Peder Toller ve Mary arasındaki samimi ilişki ise filmin kalbi ve insana asıl umut veren nokta. Tam olarak aşk denemese de Michael’ın ölümüyle Peder Toller ve Mary arasındaki yakınlık artıyor ve belki de filmin en unutulmaz sahnelerinden birinde, ikili nefes alıp vermelerini eşzamanlayarak vücut dışı bir deneyim yaşıyorlar. Mary’nin “Magical Mystery Tour” olarak adlandırdığı bu deneyim sayesinde Toller – dolayısıyla da seyirci – varoluşsal çaresizliğini bir an için olsa bile unutarak yaşamanın güzelliklerini düşünüyor; uçsuz bucaksız yeşil çayırlar, tepeleri karla kaplı dağlar ve sonsuzluğa uzanan karanlıkta her şeye rağmen parlamaya devam eden yıldızlar… Ta ki egzozla kararmış oto yolları, lastik tekerleklerle dolu devasa çöplükleri ve fabrika bacalarından çıkan dumanla görünmez hale gelen gökyüzüyünü hatırlayana dek…

Umut ve çaresizlik; yaşam ve ölüm; karanlık ve aydınlık; tahribat ve muhafaza bu çelişkilerle dolu bir dünyada her şeye rağmen yaşamaya devam etmenin amaçsızlığını gözler önüne seriyor “First Reformed”. Film, baştan sona seyirciyi kasten görmezlikten geldiği iç çatışmalarla boğuşmaya zorluyor ve ona son dakikaya kadar rahat vermiyor. Belki de son yıllarda izlediğim en affallatıcı ve açık uçlu sonlardan birine sahip. Film süresince çaresizliğinden kurtulmak için uğraşan Toller için bardağı taşıran son damla parçası olduğu kilisenin çevre krizinin ciddiliğini göz ardı edip Toller’ın bu konuda bir şeyler yapma çabalarını reddetmesi oluyor. Buna karşılık Toller, Mary’le Michael’ın garajında buldukları intihar yeleğini giyip, First Reformed’un yıldönümü töreninde kiliseyi patlatmayı planlıyor. Fakat her ne kadar gelmemesi için ona tembih etse de, Mary’nin de yıldönümü törenine katıldığını fark eden Toller planından vazgeçerek, lavabo aç içerek intihar etmeye kalkıyor. Filmin son karesinde Mary, Toller’ı zehirli bardağı dudaklarına götürürken buluyor ve Toller bardağı elinden düşürdüğü gibi Mary’e sarılıyor. Şu zamana kadar sabit duran kamera etraflarında dönerken ikili tutkuyla öpüşmeye başlıyor ve bir anda ekran kararıyor.

Peki Toller öldü mü yoksa Mary tarafından kurtarıldı mı? Ekran kararmadan gördüğümüz son sahne gerçek mi yoksa Toller’ın ölüm anında gördüğü bir hayal, hayata dair taşıdığı son umut dolu istek mi? Schrader’ın senaryosunu ele aldığı bir başka filmi, “The Last Temptation of Christ”ın sonunu, andıran bir ikilem… Schrader’a göre son sahne, Toller içtiği zehrin acısıyla yerde kıvranırken ölmeden önce gördüğü son şey; Tanrı’nın ona gösterdiği cennetin bir parçası, uzun tutkulu bir öpücük… Ama tabi her açık uçlu sonda olduğu gibi First Reformed’un sonu da yoruma açık…

Mary ve Toller’ın kavuşmasını takiben aniden ekranın kararması insanın kısa ömürlü mutluluk anlarına rağmen gerçeğe dönüp, hayatla yüzleşmesi gerektiğini hatırlatıyor seyirciye. Neredeyse iki saat boyunca kendini kaybettiği dünyanın bi anda kararmasıyla seyirci de bi nevi ölüyor ve seyirci kimliğinden birey kimliğine geri dönerek izlediklerini sindirmeye çalışıyor. Belki de bu yüzden benim için özellikle geri dönüp tekrar tekrar izlemek ve hakkında düşünüp yazmak istediğim bir film oldu First Reformed. Bütün çelişkileriyle hayata devam etmenin çaresiz olduğunun ve dünyanın sadece daha kötüye gidebileceğinin farkına varabilsek bile buna anlam yüklemekte; bundan bir çıkarım yapabilmekte değer gördüğüm için. Çaresizliği dile getirip, sanata yansıtmakta umut olduğuna inandığım için.

Bunlar da ilginizi çekebilir

Yorum Bırakın