Yurt: Araftaki Kayıp Renkler

Yazan: Semiha İktüeren

Yönetmen Nehir Tuna, birçok kısa filminin ardından ilk uzun metraj filmi “Yurt” ile 43. İstanbul Film Festivali’nin Ulusal Yarışma bölümünde en iyi filme verilen Altın Lale Ödülü’nü kazanarak festivalin yıldızı oldu.

“Yurt”, Türkiye’de 90lı yılların sonundaki ideolojik kutuplaşma ve bu kutuplaşmanın yarattığı çürümeyi bir öğrenci yurdu üzerinden anlatıyor. Hatta Ahmet karakterinin gözünden… 90’larda çocuk olmak, arada kalan renkler, Burak Kut…

Yakın Tarihimize Kısa Bir Bakış

Sovyet Bloğu 1989-1991 yıllarında çöker. Gorbaçov’un başlattığı “perestroyka” dönemi başlar. Yeniden yapılanma dönemi olan bu süreçte Rusya politikaları dışa döner. Rusya, şimdi Türkiye için dişli bir rakiptir. Ama diğer yandan da o büyük kara parçasından bir bir bağımsızlığını ilan eden Türki cumhuriyetlerin sesleri yankılanır. Bu kez Türkiye, rüzgarı arkasına almaya çalışır. Bağımsızlığını ilan eden bu çiçeği burnunda cumhuriyetleri resmi olarak ilk tanıyan ülke olur. Amerika’nın verdiği suni gazla bir anda Avrasya ülkesi oluruz. Orta Asya’ya açılan kapıların başını Türkiye çeker. Tıpkı şimdi bir anda Irak ve Suriye politikalarıyla Ortadoğu oluşumuz gibi…

1994-2002 Türkiye yakın siyasi tarihin bunalım yılları, Orta Asya’da bir güç bulamamış Türkiye, git gide içte kaynamakta olan ekonomik kriz, toplumsal kutuplaşma, bir türlü hükümet kurmayı başaramayan siyasi kriz, skandallar, derin devlet, askeri vesayet ve bunların gölgesinde taraftar olmaya zorlanan bir halk… Kutuplaşmadan beslenen bir medya ve yükselen Refah Partisi… 28 Şubat 1997’de tırmanan bir Kemalist Restorasyon ile birlikte askeri vesayet bu bunalım yıllarını temizlemeye kalkışır. Hizbullah’ın yükselişi, Konca Kuriş cinayeti, Aczimendilerin medyanın diline düşmesi ve üst üste yaşanan skandallar, Susurluk cinayeti ve derin devletin artık gözümüze soktuğu mafyatik ilişkileri… Bunların hepsi toplumsal çöküşün hızlı bir dinamiğini oluşturur. Halk arasındaki kutuplaşma ve 1900’lü yıllara dayanan eğitimde çift başlılık hali artık hanelerin içine girer. Okulda laik bir eğitimle her gün Atatürk’ü anan çocuklar evde Hz.Muhammed’in annesi Amine miydi sorusuna, Zübeyde dedikleri anda o sıkışmışlığı tadarlar. Yaşanan kutuplaşma artık evin içinde daha da öte zihin dünyamızın tam ortasında…

Yurt

Kimliğin Denizinde Çırpınan Kayıp Bir Balık ve Binlercesi

İbrahim içimdeki putları devir
Elindeki baltayla
Kırılan putların yerine
Yenilerini koyan kim?

Asaf Halet Çelebi

Tam da bu bunalım yıllarında okuyan ve dini cemaatlerin yurdunda kalanlar ya da hızlıca muhafazakârlaşan Türkiye’nin diğeri olmaya başlayan çocuklar… İşte “Yurt” tam da bu yılları ve o çocukların arada kalmış ruhlarını anlatıyor.

Yukarıda da bahsettiğimiz gibi o yıllar, dini tüm içeriklerin aczimendilikle eş değer tutulduğu ya da tüm inançlı insanların şeriat istediği ön yargısı ile Atatürkçülük modasının içerik olarak değil, söylemsel olarak rağbet gördüğü askeri vesayetin iliklerimize kadar hissedildiği, askeri yapının siyasi liderlere gözdağı verebildiği epey sosyal ve ekonomik krizlerin yaşandığı çalkantılı dönem…

Ülkenin bu yüzeysel bakış açısı tabii ki 90’lara özgü değil. Son ikiyüz elli yıldır, belki de 3. Selim’den beri devam eden bir didişme. Ama gittikçe yüzeyselleşen bir didişme. Bu topraklardaki doğu-batı kültür algısının Felatun Bey ve Rakım Efendi’den öteye gidemediğini fark ediyoruz. Günümüzde de aydın olmanın rakı ve İzmir’e; dindar olmanın ise başörtüsü ve particiliğe indirgendiği bir dönemin içinden geçiyoruz. Nesneleri değişse de bakış açısındaki yüzeysellik değişmiyor.

Yurt

Koşullu Sevginin Öteki Çocukları

Ahmet’in maruz kaldığı İngilizce derslerinden kolejde hazırlık sınıfına gittiği anlaşılmaktadır. Servisle okula giden Ahmet dini eğitim veren bir yurtta kaldığını bir müddet tüm okuldan gizler. Kaldığı yurdun insanların zihinlerinde çok da iyi bir yere sahip olmadığının ideolojik olmasa da içgüdüsel olarak farkındadır. Kolejdeki tüm seküler çocukların arasında ayrıksıdır: ötekidir. Elinden geldiğince okulda o çocuklar gibi olmaya çalışır. Bir anlamda normal olmak ve oradakilerin sevgisini kazanmak arzusundadır. Yurda geldiğinde ise onu başka bir ötekilik durumu bekler. Ahmet’in babası hatırı sayılır mal mülkü olmasına rağmen gönülden bağlı olduğu bu dini grubun içinde evladının tam bir Müslüman olarak yetişmesini ister. Hatta bununla da yetinmez bu dini gruba yeni yurt yapılması için finansal destek de sağlar. Ama Ahmet yurtta kalan diğer çocuklara göre de sosyo-ekonomik anlamda üstün olduğu için saatinden pantolonundan ya da ayakkabılarının gıcır gıcır oluşundan dolayı dışlanır. Yine yurtsuzdur. Büyük bir aidiyet krizi içinde yeşerttiği Hakan ile dostluğu onu büyütür. Çevresindeki herkesin koşullu sevgisinin yanında Hakan’ın dostluğu onun için gerçek sevgi ölçütü olur. Çünkü babası daha dindar olması koşuluyla okuldaki Sevinç de onu dinden uzaklaşması koşuluyla sever. Ya ister ya da kabul eder. Ama Hakan’la olan bu dostluk ve sevgi, karşılıksız ya da sadece Ahmet’in kendisi olduğu içindir. Sıradanlığın içindeki güvenli sevgidir. Nasılsa öyle olan… Aslında insanın tüm ömrünce aradığı en basit kabuldür. Ahmet’i, kendi arafında içinde sıkıştığı huzursuz ruhu ile, aidiyetsizliği ile sevmek…

Edward Said, Yersiz Yurtsuz’u yazdığında neredeyse kırk yıldır New York’ta yaşamaktadır. Ama iğretilik ve dışarıdalık hissinden kurtulamamıştır ve bunun nedenini anlamaya çalışır. Çünkü, sürgün bir seçim değil insanın başına gelen bir şeydir. Yer insanın ayağının altından bir kez kaydıktan sonra dönüş yoktur. Ahmet’in sürgünü ise zihin ve duygu dünyasında…

Filmde askeri vesayet ve dini gruplar arasındaki çekişmeyi yani popüler anlamda laik/dindar çatışmasını yurt baskını üzerinden görürüz. Yurdun içindeki dini içerikli tüm kitaplar ve broşürler bir anda ortadan kaldırılmaya çalışır. Seküler bir görüntü verilmek için yurdun öğrencileri de ne yaptığını bilmeden bir safın arasında yurdun yöneticilerinin dediği şekilde hızla bu ikili hayatın kaldırımlarını örerler.

Yazının bu kısmından sonrası filmi izlemeyenler için spoiler içerebilir.
Yurt

Yeni Bir Sınav: Dış Dünyanın Keşfi

Ahmet, yurtta ve evdeki dindar hayatla, okuldaki seküler ve Atatürkçü eğitim sistemi arasında sıkışır. Ergenliğin getirmiş olduğu libidinal enerjinin keşfi ve sınıfa yeni gelen güzeller güzeli Sevinç, Ahmet’in ruhundaki çatlağı daha da derinleştirir. Bu çatlağı onaran ise yine onun gibi yurtta dindar bir hayat yaşayan kimsesiz bir genç, Hakan olur. İkilinin zorbalıkla başlayan dostluğu birbirlerine sırtlarını yaslamaları ile devam eder.

Okul çıkışı bir gün yurdun kapısından girerken sokakta yürüyen sıradan bir insanın Ahmet’e sırf o yurda gidiyor diye arkasından “Aczimendi” demesi ile Ahmet kutuplaşmanın içinde olduğunu iliklerine kadar hisseder. Ama Aczimendi kelimesinin anlamını bile bilmemektedir. Bilmediği bu ideolojik savaşın ortasında kendisini sıradan ya da seküler olarak tanımlayan insanların taş atmalarından kaçarken bulur. Halbuki okul hayatında o da onların arasında onlardan biridir. İkili yaşamın çıkmazında Sevinç’ten duyduğu Vivaldi’yi keşfeder. Yurda gizlice soktuğu Vivaldi kasetini ve walkmen’i ile tuvalette gizlice Vivaldi dinler. Türkiye’nin çağdaşlaşma tarihi ve sosyo-kültürel çıkmazının son ikiyüz elli yıllık çatlağını anlatan bir görseldir bu. Gizlice dinlenen Vivaldi ya da gizlice okunan Kuran… Kutuplaşan ayrı mahallelerin sinmiş çocukları…

Filmde o kadar etkileyici detaylar var ki, Türkiye’nin karanlıkta kalmış yakın tarihini sosyolojik unsurları ve cemaat olma/aidiyet hissi üzerinden gözler önüne seriyor. İdeolojik savaşı günahsız bir genç üzerinden anlatırken hem içerdeki yapıyı hem de dışarının bakış açısını eleştirmekte.

Yurt

Film dörtte üç oranında siyah beyaz olmasına rağmen oldukça akıcı, yormayan bir hareketliliğe sahip. Siyah beyaz görüntüden renkliye geçiş sahnesi de epey güçlü. Filmde kullanılan klasik müzik tınıları seküler ve dindar kutuplar arasındaki çatışmayı anlatmak açısından duyguyu daha da yükseltiyor.

“Yurt” filmini bu kadar içtenlikle ve sahiplenici bir yerden sevmemin sebebi elbette kendi çocukluğumun izlerini de taşıdığını hissetmem sanırım.  Bazı filmler vardır onlara sarılmak isterseniz. Orada sizden izler vardır. Bir anlamda kendi çocuk ruhunuza sarılmaktır bu çünkü… Herkes kendi renkleriyle güzel… Hatta rengarenk olmak belki de… Bir diğer yandan da bu film büyük bir umut vadediyor. Nuri Bilge Ceylan, Zeki Demirkubuz, Emin Alper üçgenine sıkışmış taşra ve benzer hikayelerden çok daha farklı bir sinema vaadinde bulunuyor.

Yakın Türkiye Tarihini daha detaylı okumak isteyenler için Modernleşen Türkiye’nin Tarihi (Erik Jan Zurcher) kitabını öneririm. Şerif Mardin’in “Türkiye Siyaseti” kitabı ve Niyazi Berkes’in Türkiye’de Çağdaşlaşma, Cemil Meriç’in “Bu Ülke” kitapları da diğer iyi kaynaklardan sadece bir kaçı.

Yorum Yapın

Bunlar da İlginizi Çekebilir