Sean Baker: Amerika’nın Öteki ve Avam Yüzü

Yazan: Hazal Açma

Sean Baker, 1971 yılında New Jersey’de dünyaya geldi. The New School’da doğrusal olmayan kurgu eğitimi aldıktan sonra New York Üniversitesi Tisch School of the Arts’dan mezun oldu. Kendi yazıp yönettiği ve kurgusunu yaptığı ilk uzun metrajı Four Letter Word filmini çekti. Ardından çektiği ikinci ve üçüncü uzun metrajı olan Take Out ve Prince of Brodway filmleriyle Bağımsız Ruh John Cassavetes Ödülü’ne aday oldu. Baker toplum tarafından ötekileştirilmiş alt kültürlerden insanların, göçmenlerin ve seks işçilerinin dünyasına içinden ve konvansiyonel sinemadan farklı bir bakış atmasıyla ün kazandı. Baker’ın etkilendiği yönetmenlerden bahsedecek olursak en önemlisi John Cassavetes demek yanlış olmaz sanırım. Sonrasında Spike Lee, Jim Jarmusch ve Ken Loach isimlerini sıralayabiliriz.

Sean Baker

Bu yazımda kendisini Amerikan bağımsız sinemasının takip edilen yönetmenlerinden biri yapan uzun metrajları Starlet, Tangerine, The Florida Project ve en son filmi Red Rocket filmlerini inceliyor olacağım. Umarım bu yazımdan sonra sizler de kendisini ve filmlerini en az benim kadar seversiniz ya da filmlerini izlemiş olanlar için de farklı bir bakış açısı katabilirim.

Starlet (2012)

SXSW Film Festivali Jüri Özel Mansiyonu, Locarno Film Festivali Genç Jüri Ödülünü kazanan 2012´nin en iyi bağımsız filmlerinden biri olarak görülen Starlet, yirmi bir yaşındaki Jane (Dree Hemingway) ile ondan yaşça büyük olan Sadie’nin (Besedka Johnson) Kaliforniya’nın San Fernando Vadisi’nde yollarının kesişmesini ve dokunaklı öyküsünü anlatıyor. Jane zamanının çoğunu işe yaramaz ev arkadaşlarıyla kafa bularak harcamakta, bir yandan da köpeği Starlet´in bakımıyla ilgilenmektedir. Günlerini yalnız geçiren Sadie´nin ilgi odağı ise çiçek bahçesidir. Sadie´ye ait bir eşyanın içine saklanmış eski paraları bulan Jane, hem bu huysuz kadınla arkadaş olmaya hem de onun sorunlarını çözmeye çalışır.

Sean Baker

Starlet benim tabirimle “arkada dönebilen” filmlerden biri. Anlatmak istediğim filmi açtığınızda hayat akışınıza eşlik edebilen, izlemeye başladığınız andan itibaren karakterlerle empati kurabileceğiniz ve karakterlerin dünyasına dahil olabileceğiniz filmlerden. Jane’in jenerikte yazan film isminin yanında beliren yakın planından itibaren dahil oluyoruz – ki bu durum bize filmin finaliyle alakalı birçok şey söylüyor – Filmde fazlasıyla Cassavetes etkisi görmek mümkün. Özellikle gerilla tarzı çekimler ve doğaçlama oyunculuk kısmında ve bunu yirmi bir yaşındaki porno yıldızının hayatını ve dostlukla olan mücadelesini anlatmak için harika bir şekilde kullanıyor. Baker tempoyu yükseltmeden belki de hepimiz için sıkıcı sayılabilecek hayatın içerisine bizi dahil etmeyi başarıyor. Bu Anti – Hollywood hikayesinde Jane’in sevginin kendisini aramak için çıktığı yolculukta bizler de ona eşlik ediyoruz. Evet belki genel kitlenin ilgisini çekebilecek filmlerden değil ama tam da bağımsız sinema severlerinin bağrına basacağı filmlerden. Başlarda oldukça basit ve garip gelse de film ilerledikçe içeriğinin altını doldurabilmeyi ve yalınlığıyla izleyiciyi yakalamayı başarıyor. Dree Hemingway ve Besedka Johnson ilk oyunculuk deneyimleri olmasına rağmen Jane ve Sadie karakterleriyle harikalar yaratıyorlar. Besedka Johnson film çekimleri tamamlandıktan birkaç ay sonra hayatını kaybetmiş maalesef. Dree Hemingway’in Ernest Hemingway’in torunu olduğunu da söylemeden geçmeyelim.

Tangerine (2015)

Tek bir günde geçen ve tamamı iPhone 5 ile çekilen film, seks işçisi olarak çalışan trans bireyler Sin-Dee ile Alexandra’nın başından geçen bir dizi talihsizliği konu ediniyor. Sin-Dee (Kitana Kiki Rodriguez) Noel gününden önce Tinseltown’a geri dönmüştür ve hapiste bir ay geçirmesinin ardından sevgilisinin bu süre zarfında kendisine sadık olmadığını öğrenir. Yakın arkadaşı Alexandra (Mya Taylor) ile kulağına gelen bu dedikodunun sebebini bulmayı kendine karşı bir görev bilir. Sin-Dee için sadakatsizliğin sonuçlarıyla yüzleştiği macera dolu uzun bir yolculuk olacaktır.

Sean Baker

Geldik bir Anti – Hollywood hikayesine daha. Baker “Amerikan rüyası aslında hiçbir zaman yoktu” temalı film külliyatına bir yenisini daha eklemiş. Bu sefer gerçekten de Hollywood’dayız ve “Walk of Fame’de yürüyen mutlu turist adımları yerine hapisten yeni çıkmış, transeksüel bir seks işçisi olan Sin-Dee’nin adımlarını izliyoruz. Kendisi fazlasıyla sinirli ve erkek arkadaşının onu kiminle aldattığını bulamaya ant içmiş. Biz de Sin-Dee’nin peşine takılıp onunla birlikte Los Angeles sokaklarını alt üst ediyoruz. Film iPhone 5 ile çekildiği için sizlere amatör gelebilir ama bu durum hikayeye hizmet ediyor diyebiliriz. Çekim teknikleri biz izleyenler için zaman zaman sorun yaratsa da izledikten sonra anlayacaksınız ki bu hikaye başka türlü çekilemezmiş. Kamera oldukça hareketli ama filmde bir o kadar yalınlık hakim. Müzik kullanımının oldukça yaratıcı olduğunu söylemeden geçemeyeceğim – özellikle klasik müzikten elektronik müziğe geçiş kısmı için – Klasik sinema anlatısında trans bireyler kurban ya da komedi unsuruyken Tangerine’de iki trans kadın filmin baş rollerinde. Filmin başından sonuna kadar onlarla empati kurmakta bir an olsun güçlük çekmiyoruz. Onların hayal kırıklıkları, mutlulukları sonuna kadar hissediyor ve hayatın onları nerelere savurduğunu görebiliyoruz. Belki de hayatım boyunca karşılaşamayacağım insanlarla aynı hisleri paylaştığımı görebilmek bence sinemanın büyüsü tam olarak bu. Bu büyünün etkisinde Kitana Kiki Rodriguez ve Mya Taylor’ın payı büyük.

The Florida Project (2017)

Altı yaşındaki Moonee (Brooklynn Prince) annesi Halley (Bria Vinaite) ile birlikte Orlando’daki Disneyland yakınlarında bulunan Magic Castle Oteli’nde yaşamaktadır. Düzenli bir işi olmayan Halley, günübirlik işlerde çalışarak hayatta kalmaya çalışırken, otelin şefkatli müdürü Bobby (Willem Dafoe), otel kurallarına aykırı olmasına rağmen onların otelde kalmasına izin vermekte, Moonee ve arkadaşlarının yaramazlıklarına otelin diğer sakinlerini aşırı rahatsız etmedikleri sürece ses çıkarmamaktadır. Çünkü Moonee ve annesinin gidebilecek başka bir yerleri olmadığını çok iyi bilmektedir.

Sean Baker

The Florida Project, prömiyerini 70. Cannes Film Festivali Directors’ Fortnight’da yaptı. Willem Dafoe’nun Bobby rolüyle 90. Akademi Ödüllerinde En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Ödülüne aday gösterildi. Ayrıca film Baker ile A24 yapım şirketinin ilk birlikteliği. Bu anlamda Baker’ı kitlelere taştıran film dersek yanlış olmaz. Benim de kendisiyle ilk ters düştüğüm film. Büyük bir çoğunluğun beğenisini kazanmış bu filme ben methiyeler düzemeyeceğim maalesef. Çok fazla sevdiğim ve kendisini diğer yönetmenlerden ayrı kılan ötekileştirilmiş insanların hayatlarına tam içeriden bakma mevzusunun dışına çıkıp anne-kızın durumuna daha uzaktan ve “acıma” duygusuyla yaklaşmamızı istemesi beni açıkcası rahatsız etti. En azından dramatik yapıda kritik yerlerde yapılan tercihler bana böyle hissettirdi. Özellikle çok övülen final sahnesi ve filmde Bobby karakterinin var olma sebebi için bunları söyleyebilirim. Bu yüzden bir süre sonra karakterlerle aynı pencereden bakamamaya başlıyoruz. Böylece anlatmaya çalıştığı konunun altının boşaldığını ve diğer filmlerden ayrılan hiçbir özelliğinin kalmadığını görüyoruz. Bu da filme karşı uzaklaşmama sebep oldu. Çok övülen bir diğer konu da kullanılan renk paleti buna katılmamak mümkün değil. Teknik anlamda eleştirebileceğim tek bir nokta yok ama hikaye anlatımı için aynı şeyleri söyleyemeyeceğim.

Red Rocket (2021)

Otuz dokuz yaşındaki Mikey Saber (Simon Rex), eski bir porno yıldızıdır. On yedi yıldır çalıştığı porno sektörünün dışında kalan Mikey, ayrı yaşadığı karısı Lexi (Bree Elrod) ve kayınvalidesinin yaşadığı memleketi olan Teksas’a dönmeye karar verir. Bu işlevsiz aile işleri yoluna koyuyor gibi görünürken, Mikey yerel bir donut dükkanında kasada çalışan Strawberry (Suzanna Son) adında genç bir kadınla tanışır ve bu durum onu eski alışkanlıklarına geri döndürür.

Red Rocket prömiyerini 74. Cannes Film Festivali Ana Yarışmada yapan ve Altın Palmiye için yaraşan filmler arasındaydı. Tipik bir Baker filmi olarak seks işçilerinin hayatı ve Amerika’nın avamlığını anlatıyor. Maalesef bu sefer bunu ne kadar güzel yansıttığını değil de kendisiyle alakalı yaşadığım hayal kırıklıklarımdan bahsedeceğim. Baker’ın The Florida Project’den beri ilerlediği yoldan memnun ve mutlu değilim özellikle Starlet ve Tangerine filmlerine bayılan beni asla tatmin etmiyor. Evet kendisi Amerika’nın anlatılmamış hikayelerini anlatan bir yönetmen ama son iki filmiyle çerçevesini genişletemiyor ve yerinde sayıyor. Sorunun Baker’ın teknik anlamda iyi yaptığını bildiği şeylere fazla odaklanması ve anlatı kısmını boşlamasıyla birlikte yavaş yavaş samimiyeti kaybettiğini düşünüyorum. Karakterlerin motivasyonuna asla ikna olamıyoruz. Bana kalırsa karakterler ile empati kurabiliyor olmamız ve bizi onların motivasyonuna ikna etmesi ilk iki filminde yaptığı en iyi şeylerden biriydi. Harika bir sinematografi ve güzel yakalanmış sahneler olabilir ama fazlası yok. Hakkını vermeden geçemeyeceğim bir dönem MTV VJ’liği yapmış ve porno sektöründe çalışmış Simon Rex’i ilk kez bu filmde tanıdım ve performansına hayran kaldım. Filmi ben pek sevmesem de ana akım seyircisinin sevme ihtimali yüksek. Üzülerek söylüyorum Baker daha fazla kitleye ulaştıkça benden de bir o kadar uzaklaşıyor.

Bunlar da ilginizi çekebilir

Yorum Bırakın