Yozlaşmış Benlikler: Alps

Yazan: Büşra Şenel

Sinemada distopyayı en iyi şekilde kullanan yönetmenlerden biri olan Yorgos Lanthimos’un elinden çıkan Alps (2011), Dogtooth’dan (Kynodontas) sonra Lanthimos’un hayal ettiği başarıyı elde edemese de Venedik Film Festivali’nde “En İyi Senaryo” ödülüne layık görülüyor ve şahsımca en iyi filmlerinden birisi. Greek Weird Wave’in (Yunan Garip Dalga:Sıradışı kamera açıları ve ifadesiz karakterler kullanarak bazen rahatsız edici olayları işleyen absürd bir Yunan akımı) güçlü temsilcilerinden olan Lanthimos, ilk uzun metrajlı filmi My Best Friend (2001) ile çok ses getiremese de ikinci filmi Dogtooth ile Cannes’da “Un Certain Regard (belli bir bakış)” ödülünü alıyor ve Oscar’a aday oluyor. Film yönetmenliğinin dışında tiyatro yönetmeni, yapımcı ve senarist olan Lanthimos, kariyerinin basamaklarını dudak uçuklatır bir hızda çıkarak adından söz ettirmeyi başarıyor. Üçüncü uzun metrajlı filmi Alps ile, benim gönlümü fetheden, düşündürücü bir yapıma imza atıyor.

Alps’i İzlerken Bizi Ne Bekliyor Olacak?

İnsanların yerini doldurma isteğimizi abartılı bir üslupla ele alan bir distopya oluşturan Lanthimos, insanların yalnızca meslekleriyle, yaptıkları spor dalıyla, sevdikleri müzikle, favori oyuncuları ve giyim tarzlarıyla değerlendirildikleri oldukça sığ ama bizim dünyamıza da bu açıdan oldukça benzer bir distopya kuruyor. Dogtooth ile kurduğu distopyadaki özgürleşme çabasının tam tersini izlediğimiz Alps, aradaki tezatı ele alış şekliyle de büyülüyor. Dogtooth’daki onlara atfedilen kişilikler yerine merak ve kendini bulmaya olan istek, Alps’de kendinden kaçmak ve sınırlı bir rolü üstlenmeyi tercih etmek olarak karşımıza çıkıyor.

Yazının devamı spoiler içermektedir!

Alps

Sahnelerle Saklambaç

Film ritmik jimnastikle ilgilenen bir kızın hoşnutsuzluğunu gözlemlediğimiz bir sahneyle başlıyor. Filmin sonuna kadar ismini öğrenemediğimiz bu kızın hoşnutsuzluğunun sebebi ise klasik müzikle gösteri yapıyor olması. Pop müzikle gösteri yapmak istediğine dair istekleri ve söylemleri koçu tarafından oldukça sert karşılanıyor. Bu sahneden sonra Mary isimli ağır yaralı bir kızın hastaneye getirildiğine şahit oluyoruz ve Mary filmde ismi geçen tek kişi. Sağlık çalışanının soğuk ve hissiz şekilde “Muhtemelen öleceksin!” demesinin şokunu atlatmaya çalışırken Lanthimos bize distopyasını sunuyor.

Alps dört kişiden oluşan, ölen kişilerin yerine geçip sanki ölmemişler gibi davranarak onların tüm hareketlerini ve alışkanlıklarını taklit ederek geride kalan sevenlerinin avutulması için kurulmuş ticari bir grup. Lazerus sendromunun bambaşka bir bakışla ele alındığı distopyadaki bu dört kişi, kendi hayatındaki boşlukları ve sevgisizliği başka kimliklere bürünerek kapatabileceğini düşünen insanlar. Dolayısıyla bu işi para için yapmadıklarını anlamamız çok üzün sürmüyor. Bu dört kişi ve bu hizmeti talep eden kimselerin ismini öğrenemiyoruz bunun da Lanthimos’un ‘kendi olamamış kişileri’ tanımlama şekli olduğunu düşünüyorum.

Alps

Bu grubun her üyesini aynı ağırlıkta işlemeyen Yorgos Lanthimos, Mary ve onun taklitçisi olan hemşirenin üzerinden bir süre olay örgüsünü devam ettiriyor. Hemşire, Mary’nin ailesine kızları hakkında sorular sorduğunda tenis oynaması gibi yüzeysel ve kişilik özelliği barındırmayan yanıtlar alıyor. Herkesin hissizliğine ve mekanik davranışlarına alışmışken hemşirenin babasıyla tanışıyoruz ve sorunu az çok çözümlemiş oluyoruz. Birbirlerine olan soğuk bağımlılıkları hemşirenin hissizliği hakkında ipucu veriyor bizlere. Lanthimos’un hissizliği yaratma biçimi sadece kelimelerle ya da tavırlarla sınırlı kalmıyor.

Sinematografisinde kullandığı cansız renkler ve diğer filmlerinden de alışkın olduğumuz minimalizm, kişilere odaklanmamızı sağlıyor. Filmde mekan ile tezat oluşturarak öne çıkan hiçbir renk unsuru göremiyoruz. Lanthimos bu gruba bir lider atayarak düzeni kurmaya çalışıyor. Liderin bu işin ticari kısmını ve fikir kısmını yönettiğini anlıyoruz ve bir işi kabul edişine tanık oluyoruz. İnsanlar sevdiklerini maddelerle, listelerle tanımlıyorlar. Bu sahneler kimsenin kimseyi gerçekten tanımadığını ve benliğin kişiye ait olduğunu düşünmeye itiyor bizleri. İnsanlar bizi sevdiğimiz oyuncuyla, en sevdiğimiz yemekle, giydiğimiz kıyafetlerle ve cinsiyetimizle değerlendiriyorlar çünkü birini tanımlarken kolay olan ve çaba gerektirmeyen şey bu. Bunun sebebi ise doğumumuzdan bu yana izlediğimiz, gördüğümüz ve idol aldığımız karakterleri hep yüzeysel bir şekilde tanımamız. Lider karakter, grubu bir ileri seviyeye taşıyor ve filmdeki hitabeti kolaylaştırıyor. Grubun ismi de burada oluşuyor: Alps. Çünkü alp dağları benzersizdir ve yerine hiçbir dağı koyamayız.

Alps

İsmiyle çelişen grubun, üyeleri teker teker Alp dağlarının isimlerini seçiyorlar ve grup üyelerinin ziyaretlerini izliyoruz. İzlediğimiz şey oldukça yüzeysel bir tatminiyetten başka bir şey değil. Biz bu personalarla boğuşurken neredeyse her sahnedeki popüler kültür ürünlerine olan övgünün gözümüze çarpmasına engel olamıyoruz. ‘Los Angeles’ yazan kupa unutulmaz sıfatını alıyor, sevilen müzisyen ve oyunculara verilen cevapların hepsi Amerikan vatandaşlarından oluyor. New York Times’a ve ‘Amerikan rüyasına’ yapılan ısrarcı vurgular, ritmik jimnastikçinin pop müzikle gösteri yapmak için verdiği çabayla en üst noktaya taşınıyor. Bu öyle büyük bir hayal ki koçu asla pop müzikle çalışamayacağını söylediğinde intihar etmeye kalkıyor.

Bu tehlikeli oyun oynanmaya devam ederken başkalarının hayatını taklit etmeye alışan ve kendi benliğini yitiren grup üyeleri daha fazlasını istiyorlar. Bu da kurulan düzenin bozulmasına neden oluyor. Hemşirenin, Mary henüz ölmeden onun yerine geçmesi ve grubun diğer üyelerine bundan söz etmemesi bu personalara ne kadar bağımlı olduğunu ve daha fazla role bürünmek istemesindeki açlığı gösteriyor. İçinde bulundukları tiyatro amacından o kadar sapıyor ki birbirlerinin acılarına bile taklitçi olmaya başlıyorlar. Ortada artık farkında olmadıkları ve engel olamadıkları bir role bürünme ihtiyacı var. Bunu koçun berberinin ölümünün ardından hemşirenin onun saçlarını kesmesini istemesinden anlayabiliyoruz.

Hemşirenin kaotik bir yalnızlığa sürüklenmesi ise liderin Mary’i ondan gizlediğini öğrenip onu şiddet gösterisi ile cezalandırmasının ardından gruptan atmasıyla oluyor. Sevgi ihtiyacından ve personalara olan açlığından gözü dönmüş hemşirenin annesinin yerine geçmeye çalışmasını, babasına olan cinsel yaklaşımını, ondan istediği tepkiyi alamadığında babasının yerine geçmeye çalışmasını, Mary’nin yerine geçmek için acınası bir hale dönüşmesini ve bu personalara olan bağımlılığını görüyoruz.Artık kim olduğunu bilmeyen bir halde onu tek başına bırakan Lanthimos sadece bir grup üyesine sahte bir zafer yaşatıyor.

Filmin ilk sahnesine dönecek olursak, hoşnutsuz bir surat ifadesi ile ritmik jimnastik gösterisi yapan bir kız görüyoruz. Son sahnede ise kızın tüm bu mücadelesinden sonra tekrar bir gösteri izliyoruz. Marsheaux’un ‘Pop Corn’ şarkısıyla yaptığı keyifli gösteriyi ve koçuna olan teşekkürünü rahatsızlık içerisinde izledikten sonra zaferini sorguluyoruz. O an birini taklit etmediğini sanıyordu belki ama popüler kültürün yarattığı kimliğe bürünmeyi en az hemşirenin ‘Mary’ kimliğine bürünmesi kadar istemişti. Bu kazandığı zaferin oynadığı tiyatrodan maalesef farkı yoktu.

Alps

Lanthimos’un yarattığı tüm bu sembolik distopya bana Jim Carrey’nin “Man on the Moon” filminde oynarken yaşadığı zorluğunu anımsatıyor. Andy Kaufman rolüyle tamamen bütünleşip Milos’a ve setteki herkese zorluklar çıkaran Jim Carrey’nin belli bir benliğin olmayışına ve kimsenin kimseyi tanıyamacağına dair teorileri çevresindekilere bu distopyanın gerçek halini yaşatıyor. Hepimiz doğumumuzun ardından insanları idol alıp arkasındaki kişiliği tanımadan onlar olmak için çabaladık. İnsanların kendi kusurlarından kaçıp, başka insanlarla bu kusurları kapatmaya çalışmasının acınası halini bir kez daha bize gözlemleten Lanthimos, uğruna hayatlarımızı feda edebileceğimiz sahte hayallerimize de dikkat çekiyor ve düşündürüyor.

Bunlar da ilginizi çekebilir

3 yorumlar

Melisa Özay 02 Mart 2021 - 20:34

❤❤❤❤

Cevapla
Oğuz 02 Mart 2021 - 20:44

Çok başarılı muhteşem bir yazar bu kız

Cevapla
Zey 08 Mart 2021 - 07:33

Filmi izlememiştim ve Lanthimos’un bu filmini ayrıntılı açıklayan bir yazı karşıma çıkmamıştı. Yazı için ✨ teşekkürler, izledikten sonra tekrar okuyup değerli açıklamalarınız üzerine düşüneceğim

Cevapla

Yorum Bırakın