Yaşam ve Ölüm Arasında: Ingmar Bergman

Yazan: Berna Balkaya

Ingmar Bergman ve onun sinemasına dair ayrıntıları bir yazıda toparlamak uzun zamandır aklımda olan bir şeydi. Fakat böylesi büyük bir yönetmenin hayatına ve sinemasına bir çırpıda bakmak, onu yorumlamaya çalışmak tahmin edersiniz ki pek kolay bir durum değil. Bu yüzden ben de sonunda biraz dağınık, oradan oraya atlayan ama özünde Bergman’ı odağından kaçırmayan bir yazı hazırlamaya karar verdim. Bergman’ın sinemasını konuşmaya başlasak elbette günler yetmez, saatler az gelir. Şimdi küçük çaplı bir Bergman turuna çıkıyor, yönetmeni anlamaya çalışarak sinemasıyla ve kendisiyle biraz daha haşır neşir oluyoruz.

Ingmar Bergman ‘ın filmlerini izlerken çoğu zaman bir rüyadaymış gibi hissediyorsanız yalnız değilsiniz. Gerçekle hayali, fantaziyle dünyeviliği birbirine katan yönetmen; algılarımızla oynayarak bizi dünyalar arasında gezdirmeye bayılıyor. Karakterlerindeki gerçeklikle kendimizi bağdaştırırken bizi alıp bambaşka yerlere götürebiliyor. İsveç’te dünyaya gelen ve uçak korkusundan dolayı burayı pek fazla terk etmeden yaşayan yönetmen, gelmiş geçmiş en üretken yönetmenlerden biri sayılıyor. Hem tiyatro sahnesinde hem televizyonda hem de sinema perdesinde rüştünü kanıtlayan yönetmen; aynı zamanda modern sinemanın da köşe taşlarından biri sayılıyor. Bergman’ın sinemasını izlerken kendimizi bir tiyatro sahnesindeymiş gibi hissetmemiz kaçınılmazdır. Tiyatro kökenli yönetmen zaten bu ikisini harmanlamayı ve bundan çıkan sonucu da epey seviyor. Ölüm, yaşam, yalnızlık, ilişkiler, aile ve inanç Bergman sinemasının temelini oluşturan öğeler. Şimdi siz diyeceksiniz ki geriye ne kaldı zaten? Bu soruyu sorarken de çok haklısınız elbette fakat Bergman bunları öyle bir işliyor ki sanki bir başkasının gözünden izlediğimizde bunlar üstün körü anlatılıyormuş gibi geliyor.

Ingmar Bergman ‘ın bu konuları içselleştirerek beyaz perdeye aktarmasının altında yatan en büyük sebep babasının sert tutumu altında büyümüş olması aslında. Çocukluğundan erişkinliğe giden yolda şiddeti bire bir deneyimleyen Bergman, bunu sinema perdesine aktarmak konusunda da ustalığını sergiliyor. Baba figürünün aksine evde her daim sevecenliğiyle Bergman’ın yanında olan bir de anne var. Aslında Ingmar Bergman annesi sayesinde yönetmen olmuş desek yanlış söylemiş olmayız. Annesinin, kendisine çocukken aldığı bir sinematograf sayesinde sinema yavaş yavaş kanına girmeye başlar ve Bergman’ı bambaşka bir dünyayla tanıştırır. Özel hayatı sadece çocukluğunda değil hayatının her döneminde çalkantılı bir şekilde ilerler Bergman’ın. Birçok kez evlenen ve birçok ilişkiye adı karışan yönetmenin, hayatındaki kadınlara çok kolay bir eş olmadığı da kulislerde her daim konuşulanlar arasında.

Ingmar Bergman aslında hayatıyla ve tercihleriyle bizleri çoğu zaman şaşırtıyor. Şöyle araya bir not olarak Bergman’ın bir zamanlar Hitler sempatizanı olduğunu da belirtelim. Fakat Hitler’in işlediği insanlık suçlarından sonra Bergman, Hitler sempatizanlığını tamamen bırakıyor, hatta tam bir Hitler karşıtı oluyor.

Yönetmenimiz, 1956 yılında “Smiles of a Summer Night” filmini çekiyor ve Cannes Film Festivali‘nde özel ödül kazanınca adını tüm dünyaya duyuruyor. Fakat uçaktan korkan Bergman ödülünü almak için Fransa’ya gitmiyor. Kadın erkek ilişkileri üzerinden ilerleyen bu Bergman filminde erkekler aldatan taraf olarak aleni bir şekilde gösterilse de günün sonunda aslında kadınların parmaklarının ucunda nasıl döndürüldükleri üzerinden seyirciyi kahkaha dolu bir yolculuğa çıkarıyor. “Eğlenceli hiçbir şey erdemli değildir” repliği aslında filmin özünü bize özet olarak veriyor. Bu film ayrıca Woody Allen‘ı en çok etkileyen Bergman filmidir. Ki Allen’in filmlerinde de yer yer Bergman’ın komedi sinemasının izlerini görmek pek mümkün. Bu arada Bergman’ın da Woody Allen’ı ve filmlerini çok sevdiğini bu noktada belirtmek gerek.

Babasının papaz olması ve daima bir otorite altında yaşamasından dolayı Bergman’ın filmlerinin çoğunda baskın bir baba figürü görürüz. Duygusuzluğun had safhada olduğu bu karakterler, Bergman’ın filmlerindeki en itici karakterlerdir daima. Aslen tiyatro kökenli olan yönetmen, sinemayı bıraktıktan sonra tiyatroya geri dönmüştür. Yaşamının son yıllarını tiyatroya adayan yönetmenin ortaya koyduklarını izleyenler ne şanslı siz düşünün artık…

Filmlerinde çözüme ulaşmaktan ziyade soru sormayı seven yönetmenin bir diğer kendine has özelliği de genellikle filmlerinde hep aynı oyuncularla çalışmasıdır. Bunun meyvelerini elbette en güzel şekilde topladı; onun oyuncularına sadık olduğu şekilde oyuncuları da ona sadık oldu ve belki de hayatlarının en iyi performanslarını daima Bergman için sergilediler. Bergman sadece oyuncularına sadık değildi, usta yönetmen elli sene boyunca aynı bej montu giyerek montuna da muhteşem bir sadakat göstermiştir. Sürekli aynı oyuncularla çalışması, aynı kadroları kurması ve genellikle filmlerinde aynı isimleri kullanması zaten Bergman sinemasının en göze batan özelliklerindendir.

Yukarıda da belirttiğim gibi aile, yaşam, ölüm, ilişkiler ve gündelik hayat üzerine filmler çektiği için hangi dönemde izlenirse izlensin , hiçbir zaman geçerliliğini yitirmeyen eserler çıkarmıştır ortaya Bergman. Wild Strawberries filminde insanı yaşlılık ve gençlik üzerine düşünmeye iten yönetmenin bu filmi kabus sahneleri de düşünüldüğünde tam bir ustalık işidir. Üstelik filmde, insanın başka bir insana rağmen yalnızlığı da çok güzel ele alınır.

The Seventh Seal filmi ise bizi ölümle yüzleşmeye davet eder. Dünyevi konuları varoluşçuluk teması çerçevesinde işleyen yönetmen, sinematografisinin en sıra dışı filmini de böylelikle sinema dünyasına armağan etmiş olur.

Ingmar Bergman

Usta yönetmenin Persona filmine geldiğimizde ise birçok otorite tarafından en iyi filmi ilan edildiğini görüyoruz. Baş rollerinde Bibi Anderson ve Lil Ullman’ın oynadığı film, kişilik parçalanmasını Bergman’ın kendi üslubuyla anlatmasına iyi bir örnektir. Çekim tekniği, diyaloglar ve sahnelerin etkileyiciliği çok az yönetmende görebileceğimiz bir şahaneliktedir. Bergman, Persona’yı yazdığı sırada zatürre olduğu için hastanede yatıyordu. Çok ağır olduğu bir gün kendini oyalamak için yan yana oturan iki kadın hayal ederek, onların ellerini karşılaştırdıklarını düşünmeye başlar ve işte Persona’nın temelleri burada atılır.

Scenes From A Marriage sanıyorum ki – hatta sanmıyorum epey eminim – yönetmenin en sevdiğim filmi. Filmi üç ayda yaratıp dört ayda çeken yönetmen, bütün hayat deneyimini bu filme aktardığını söyler. Bir evlilik üzerinden birey olmanın ve yanı sıra toplum baskısının anlatıldığı film; sonlara doğru insanın zaafları, acıları ve sevinçleriyle kendisi olmanın özgürlüğünü şahane bir dille anlatıyor.

Ingmar Bergman

Yönetmenin Autumn Sonata filmi ise bizi yine şahane diyalogların ortasına atar. Bencil bir anne ve umursamazlık sonucu mutsuz bir çocuğun ilerleyen yaşında annesiyle yüzleşmesini izliyoruz bu filmde. Affetme kavramı üzerine izleyiciyi fazlaca düşündüren filmde oyunculuklar ise göz doldurur.

“Tiyatro sadık bir eş, sinema ise pahalı bir metres” diyen yönetmen, filmlerinde felsefi disiplinleri fazlasıyla kullanır. Birbirleriyle acımasızca yüzleşen karakterler, adeta Bergman’ın geçmişte kendi gerçekleştiremediği yüzleşmelerin sinema perdesine yansımış halidir. usta yönetmenin neredeyse her filminde kulağımıza Bach çalınır. Sanata sonsuz saygı duyan yönetmen, her filminde sanat tarihi için kültleşmiş ressamlara da göndermelerde bulunur. Anne kız ilişkilerini de her seferinde derinlemesine inceleyen ve işleyen Bergman, adeta filmlerinde hepimizin kendimizden bir şeyler bulmasını ister gibidir.

Bir de dillere destan Liv Ullman ve Bergman aşkı vardır ki onu artık başka bir yazının konusu olarak bir köşede tutuyorum. Çalkantılı fakat aşk dolu geçen yılların ardından arkadaşlıklarını asla yitirmeyen ikili Bergman’ın son günlerine kadar görüşmeye devam etmiştir. Bu öyle bir sevgi bağıdır ki; Bergman uçağa binmekten nefret etmesine rağmen Liv Ullman’ın Amerika’daki tiyatro oyununun galasına gitmiştir.

Ingmar Bergman benim için oldukça özel bir yönetmendir. Gerek yapıtlarıyla gerek düşünce yapısıyla kendime edindiğim yol göstericimdir. Artık ilk gençlik yıllarını ardımda bırakıp, hayat nereye gidiyor diye düşündüğüm günlerde yine kendisi yardımıma koşmuştur. Kapanışı kendisinin akıp giden hayatla ilgili bir sözüyle yapıyor iyi ki Bergman bu dünyadan geçmiş diyorum: “Yaşlanmak bir dağa tırmanmaya benzer. Çıktıkça yoğunluğunuz artar nefesiniz daralır ama görüş açınız genişler.”

Ingmar Bergman

Bunlar da ilginizi çekebilir

1 yorum

Erol Batırbek 24 Nisan 2022 - 21:15

Berna hanim iyi bir Bergman okuru,izleyicisi ve filmlerindeki kimi sahnelerden esinlenerek resimsel komp.olusturmaya çalışan biri olarak sizi kutluyorum iyiki sizin resminizi yapmışım tesadüf neden nereye selamlar

Cevapla

Yorum Bırakın