The Death of Stalin Filmine Apolitik Bir Bakış

Yazan: Emirhan Coşkun

20. yüzyılın en tartışılan liderlerinin başında şüphesiz ki 1922’den 1953’deki ölümüne kadar Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’ni yöneten Josef Stalin gelir. Böylesine katı ve despot bir lideri yaşarken hicvedemeyeceğiniz için onun hakkındaki senaryoların birçoğu da onun ölümünden sonra ortaya çıkmıştır. Stalin’in Ölümü adlı film son yıllarda en çok dikkatimi çeken ve beğendiğim filmlerin başında geliyor. Savaş, politika, ekonomik gibi buhran yaratabilecek konulardan ortaya çok iyi bir kara mizah filmi ortaya çıkabilir ama bunun bir ortası olmadığı için çok manasız ve kötü filmler de ortaya çıkabilir. Stalin’in Ölümü, yani orijinal ismiyle “The Death of Stalin”, bu çizgiyi aşarak, rahatlıkla “kaliteli kara mizah” örnekleri arasına adını yazdırmıştır.

Film incelemesine geçmeden önce belirtmem gerekir ki hassas bir konu olduğu için Sovyetler Birliği’ne düşkün bir insan olsam bile filmi politik ya da ideolojik bir gözle değil, gerçek bir sinemasever olarak izledim ve inceledim. Bu yüzden film hakkında yapılan diğer incelemelerin aksine bir kesimi övmek ya da yermek gibi bir amacım yok.

Filmin konusu, 1953 yılında hayatını kaybeden Sovyetler Birliği lideri Josef Stalin’in ölümü sonrasındaki koltuk kavgasını hicivli bir dille anlatmaktadır. İsminden dolayı filmi “gerçekleri” anlatan bir belgesel zannedenlere peşinen söyleyelim ki film ne belgesel, ne de gerçekleri %100 olduğu gibi aktarıyor; ancak filmi izledikten sonra yapacağınız araştırmalarla, gülümsediğimiz birçok trajikomik olayın birebir yaşanmış olduğunu anlayabilirsiniz.

Yönetmen Hakkında

Filmin senaristi ve yönetmeni İskoç asıllı olan ve 2 Emmy Ödülü kazandığı dizisi “Veep” ile tanınan Armando Giovanni Iannucci. Veep de tıpkı Stalin’in Ölümü filmi gibi politik bir hiciv örneği; ancak Stalin’in Ölümü için Veep’ten çok daha cesur ve yapılması zor bir iş olduğunu söylemek gerek.

Armando Ianucci’nin bir yönetmen olarak en önemli özelliklerinden biri, ana akım sinema filmlerinin aksine parayı değil, bağımsız filmlerin bir geleneği olarak önce topluma hitap edebilmeyi ve uyarıcı olmayı seçmesidir. Stalin’in Ölümü filminden önceki ve tek uzun metraj filmi olan In The Loop (2009) da politik bir hiciv olarak öne çıkıyor. Ianucci, yeni uzun metraj filmi için konuyu Fabien Nury ve Thierry Robin ikilisinin kaleminden çıkmış olan The Death of Stalin çizgi romanından almış, farklı çevrelerden eleştiri alsa bile, eleştirel sinema kültürünün yaşaması için oldukça önemli bir işin altına imzasını atmıştır.

Filmin Atmosferi

Öncelikle Sovyetler Birliği’nin gerek tarihi gerekse sosyo-kültürel yapısı oldum olası dikkatimi çekmiştir. Stalin döneminde yaşanan baskılar ve otoriter rejimin getirdiği istibdat, filmde oldukça komik bir dille anlatılmış ki bu kavramların birbirlerine olan zıtlığı düşünüldüğünde ne kadar zor bir iş yapılabildiği ortada. Bu noktada ufak bir eleştiri getirmem gerekirse hiciv dışında sanat tasarımı olarak kendimi çok fazla Sovyetler Birliği içerisindeymişim gibi hissedemedim. Bunun nedenlerinden biri, daha önceden konusu Stalin ve Sovyetler Birliği’ni içeren politik hiciv seyretmemiş olmam da olabilir tabii…

Aslında oyuncu kadrosuna bakıldığında ismen oldukça tanınmış bir seçim yapıldığı belli oluyor. Hollywood’un gediklilerinden olan Steve Buscemi’yi Nikita Khrushchev rolünde izlerken, Jeffrey Tambor’u da Georgy Malenkov rolünde görüyoruz. Bu isimlere İngiltere’nin en başarılı tiyatrocularından biri olan Simon Russell Beale Lavrentiy Beria, Rupert Friend Vasily Stalin, Jason Isaacs Georgy Zhukov ve Monthy Python’dan tanıdığımız Michael Palin Vyacheslav Molotov rolüyle eşlik ediyor.

Filmde performansı ile öne çıkan birçok isim olsa da ben en çok Jeffrey Tambor’u ve Simon Russell Beale’i beğendim. Tambor, filmin komedi kısmını harika bir şekilde üstlenirken, Beale de Beira’nın sinsiliği ve kötülüğünü muhteşem bir şekilde canlandırmış. Zaten kendisi de bu harika performans sonunda İngiliz Bağımsız Film Ödülleri’nde En iyi Yardımcı Oyuncu ödülünü almayı başardı.

İlk Sahneyle Birlikte Komedi Başlıyor

Kendinizi filme hazırlayıp izlemeye başladıktan sonra izleyiciyi harika bir klasik müzik konseri karşılıyor. Olga Kurylenko’nun hayat verdiği Maria Yudina ve beraberindeki orkestra, Moskova Radyosu için harika bir Mozart eseri çalar. Kaydı dinleyen Stalin, radyoya telefon ederek konser kaydının kendisine gönderilmesini ister; ancak sorun şu ki Moskova Radyosu bu konseri kayıt etmiyordur. Koba (Stalin’in lakabı) emir vermiş bir kere, aksini yapmak ne mümkün. Konser sonrası herkes dağılacakken gelen telefonla panik olan görevliler kimsenin çıkmasına izin vermeden konseri yeniden sahnelemek için aynı şartları oluşturmaya çalışırlar. Bu olaya elbette ki “film dili” ile bazı abartılar katılmış olabilir ama gerçekten de Stalin döneminde gece yarıları hazırlanan ölüm listelerine girmemek için birçok insanın büyük bir korku ile yaşadığı gerçeğini kabul etmek gerek.

Trajikomik Olaylar Silsilesi

Stalin’in hayatını kaybetmesine kadar olan süreçte yaşananlar bizi filme harika bir şekilde adapte ediyor. Daha sonra Stalin’in hayatını kaybetmesi ile başlayan telaş müthiş bir hareketlilik ile izleyiciye sunuluyor. Stalin korkusu öyle güzel ifade ediliyor ki yerde altını ıslatmış bir şekilde yatmasına karşın öldü sanılan Stalin’in henüz ölmemiş olduğunu anladıklarındaki yüz ifadeleri bu korkuyu anlamamıza yetiyor. Stalin’in gerçek hayattaki ölümü hakkında birçok teori var. Bunlar da filmde komik bir dille işlenmiş. Beyin kanaması geçiren Stalin’in yere düşünce çıkardığı ses, kapıda nöbet tutan askerlerin dikkatini çekse bile odaya girmeleri yasak olduğu için olaya geç müdahale edilmesi ve ülkedeki doktorların birçoğunun sürgüne yollandığı için doktor bulunamaması bunlardan yalnızca bazıları.

Filmdeki karakterler isim olarak gerçek hayattan birebir alınmış. Gizli Polis Teşkilatı şefi Beria, Komünist Parti Genel Sekreter Yardımcısı Malenkov, Stalin’den sonra koltuğu devralacak olan Kruşçev, Genelkurmay Başkanı Georgy Zhukov ve diğer tüm karakterler oldukça karikatürize bir şekilde ele alınmış. Bu da filmi komik hale getiren unsurların başında geliyor.

Filmin senarist ekibi (Armando Ianucci, David Schneider, Ian Martin, Peter Fellows) diyalogların birçoğuna tarihsel bilgileri harika bir şekilde yedirmiş. Tabii bu noktadaki bazı esprileri anlamak için tarihsel bilgi şart. Neredeyse tüm karakterler için bir şeyler söylemek mümkün. Stalin’in alkolik oğlu Vasily Stalin’in karakterinin Joseph Stalin’in aile hayatı hakkında bilgi sahibi olmamızı, Beria’nı koltuğu devralmak için yaptığı kötülükleri, Kruşçev’in Sovyetler Birliği’ni nasıl bir değişime sürükleyeceği, General Zhukov’un sert ve otoriter tavrının liderlik koltuğunu kimin alacağını belirlemesi, karakterler üzerinden genel hikâyeyi anlamamızı da kolaylaştırıyor. Aslında hem karakterlerin yansıtılması hem de olay örgüsünün doğru bir kurgu ile izleyiciye yansıtılması filmi daha komik hale getiriyor. Bu olayların gerçek verilere ve olaylara dayandırılması da işin kara mizah yönünü anlamamızı kolaylaştırıyor. Ianucci, filmdeki gerçek-hayal ürünü dengesini de yerinde tutmayı başlarmış. Örneğin zamansal olarak gerçekle film arasında bazı farklılıklar bulunsa bile bu farklılıklar asla göze batmıyor. Filmi izleyenler kendilerini bir anda komik ve heyecanlı bir iktidar yarışı içinde buluyor, bu heyecan da filmle özdeşlememizi kolaylaştırıyor. Evet, hepimiz bu yarışı Kruşçev’in kazanacağını biliyoruz ama yine de başlarda Beria’nın öne geçmesine karşın kendimize “acaba nasıl olacak?” sorusunu soruyoruz.

Film başladığı yer olan konser salonunda son buluyor. Bu sahnede ilk dikkati çeken şey ise artık Sovyetler Birliği’nin başında yer alan Kruşçev’in arkasında oturan ve kalın kaşları ile dikkat çeken Brejnev… Brejnev’in bakışları, Kruşçev’in de o koltuğu bir süre sonra Brejnev’e devredeceğini yansıtıyor.

Müzik Seçimi

Filmin müzikleri, Armando Ianucci’nin daha önce Veep’te de birlikte çalıştığı Christopher Willis’e ait. Filmdeki müziklerin kulağa bu kadar orijinal gelmesinin nedeni, Willis’in müzikleri yaparken meslektaşı olan, filmin geçtiği dönem ve yerdeki en önemli müzisyenlerden olan Dmitri Shostakovich’in eserlerinden esinlenmesi. Müziklerdeki geçişler bile bizi o döneme götürmeye yetiyor. Bu da filmin en ince ayrıntısına kadar düşünüldüğünün güzel bir kanıtı.

Türünü Yansıtmayı Başarıyor

Sonuç olarak Stalin’in Ölümü filminin kendi türünü yansıtan başarılı bir film olduğunu söylemek mümkün. Ülkemizde de 17. !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali kapsamında gösterilen bu film, Rusya’da bazı insanların, filmi Rus karşıtı olarak görmesi sonucunda sansüre uğramış. Hatta Rusya Kültür Bakanlığı’na filmin dağıtım lisansının iptali için başvuranlar arasında filmdeki karakterlerden biri olan General Zhukov’un kızı da yer alıyor.

Dönem filmi, tarihsel komedi, kara mizah ve eleştirel sinemaya ilgi duyan herkesin büyük bir ilgi ile izleyeceği Stalin’in Ölümü, kişisel görüşlerinizi bir kenara bırakarak izlemeniz gereken yapımlardan biri. Bu yüzden filmden alacağınız keyfi artırmak için tarihsel olarak yanlış olan şeyleri saptamak yerine, filmin atmosferine ve oyunculuklara kendinizi bırakarak gerçek bir sinemasever olarak filmi izleyebilirsiniz.

Keyifli seyirler!

Bunlar da ilginizi çekebilir

Yorum Bırakın