Scarred Hearts: Her Şeye Rağmen Yaşamak

Yazan: Semiha İktüeren

Yönetmen Radu Jude, diğer filmlerinde olduğu gibi seyircinin Romanya’nın yakın tarihi yüzleşmesini sağladığı bu filmde yazar ve şair Max Blecher’in hikayesini bize sunar.

Film, Max Blecher’in yazıları ile epizodik olarak bölümlere ayrılmıştır. Romanyalı Musevi bir tüccar ailenin oğlu olan ve genç yaşında kemik tüberkülozu hastalığına yakalanan Emanuel’in hastanede geçirdiği zamanı gösteririr. Hastalık karşısında Kübler-Ross modelini aşamaları ile yaşamasına tanık oluruz. Babası ile birlikte geldiği sanatoryumda teşhisinin konulmasının sonrasında hastaneye yatar. Ardından hastanede eğlenceli bir yaşam olduğunu keşfeder. Kendisi gibi hastanenin eski hastalarından olan güzel Solange ile tanışır. Yönetmen, Romanya yeni dalgasının gerçekçiliğinden uzak ve alaycı üslübu bu trajik hikâyeye başka bir hava katar. Tüm gövdesi alçıya alınarak yatağa mahkûm bırakılan Emanuel, bu korkunç koşullara rağmen bu ortamdan en iyi şekilde faydalanmasını bilerek bir müddet hayata tutunur. Groucho Marx’ın yatakta yapılamayan şeyler, yapılmaya değer değildir” sözünün hakkını veren Emanuel’in yatarak da neşesini, hoş sohbet biri oluşunu, şairliğini, kadınları arzulamasını, kitap okumasını veya şiir yazmasını engelleyemediğini izleriz. Proust’un Kayıp Zamanların İzinde kitabını yatağa mahkûm olduğu dönemde yazması gibi Emanuel de yatağında Solange’a okutmadığı şiirlerini kaleme almakla meşguldür.

Film, şairin melankolisine hem çekimleri hem de Max Blecher’a ait yazılarla olabildiğince sadık kalmaya çalışır. Fakat Max Blecher’ın yazma tutkusunu göz ardı eder. Ya da az değinmiş olması bir eksiklik olarak kendini hissettirir dememiz daha doğru olacaktır. Sabit kamera kullanımı görüntüyü estetik kılarken izlemesi bir hayli zor olan bu filme dönüştürür. Yönetmen bu trajik hikâyeyi mizahın gölgesinde “hasta, hastabakıcı, doktor” üçgeninde gezdirerek filmi türlerinden ayırmayı başarır. Doktorların ve hastabakıcıların mizahı kuvvetli diyalogları bu sanatoryumu diğer sanatoryumlardan ayırır.

Emanuel ve hastane arkadaşlarının bir yandan eğlendikleri bir yandan da siyasi ve ideolojik tartışmalara sahne olan bir bölümde Cioran’dan Devrim muhafızlarına, Nicanor Parra’dan, Constantin Belimace’ye kadar farklı görüşlerden olan dönemin önde gelenleri ve düşünce dünyasını etkileyen kişilerinden bahsederler. Bu sohbet bize anti-semitist yükselişin ayak sesleri duyurur. 1930’lar döneminin tüm dünyada olduğu gibi Romanya’da da anti-semitist bakış açısındaki kolaycılığı ve popüler söylemi sinema sahnesine taşır. Bir grup hasta yatarak eğlenirken aralarından biri Yahudilerin zengin olduklarından ve bankacı Yahudilerden bahseder. Aslında bu kısmı izlerken akla Papini’nin gog’undaki Ben Rubi’nin fikirlerinin gelmemesi mümkün değil. Emanuel ona zor bela geçinen yoksul Yahudilerin bu bakışla göz ardı edildiğini söyler. Ama çoğunluk bunları düşünmek yerine “gebersinler” demeyi tercih eder. Emanuel’i asıl yıpratan da bu söylemin nasıl bu kadar kolay gerçekleşebildiği ve bu söylemlere tepkisiz kalınmasıdır. 2. Dünya savaşı öncesi yükselen faşizmin seslerini duyar Emanuel. Sokaklarda küçücük gazeteci çocuklar bile “geberin pis Yahudiler” diye bağırırken insanların tepkisiz suratlarıdır onu üzen.

“Bizi etkileyen, şeyin kendisi değil, ona dair düşüncemizdir.”

Marcus Aurelius

Filmde Solange ve Emanuel, inançları üzerine konuşur. Emanuel çoğunlukla inanmadığını söyler. Solange ise Tanrı inancının aslında Tanrı’dan bağımsız olduğunu aslında insanın hayattan sonraki başka ebedi bir hayata olan inancının bir temsili olduğunu söyler. Onu korkutan ölümdür ve bu inanç aslında bu korkusunu azaltan bir gerçekliktir. Dostoyevski’nin Ecinniler’de bahsi geçen Tanrı kavramı gibidir. “Tanrı, ölüm korkusunun acısıdır.”

Filmin başlarında karşı çıktığı Cioran’a artık teslim olur Emanuel. Umudu bir köle meziyeti gibi gören bu düşüncenin kollarına bırakır kendisini ve ölüm gerçeğini kabullenir. Artık daha depresif ve gerçekçi bir ruh haline bürünür tıpkı Dostoyevski’nin İppolit’i gibi. (Budala/Dostoyevski)

Son olarak Kübler Ross’un teorisinden bahsetmek gerekirse, ölmekte olan insanların düşünce ve davranışlarında beş evrenin gözlemlendiğini söyler. Emanuel’in hastalığı ve sanartoyuma yatışında gördüğümüz ilk evre: İnkâr ve yalıtılmışlık. Hastalığın ciddiyeti ve gerçekliği henüz kavranabilmiş değildir. Ardından gelen ikinci evre öfkedir. Hastalığın varlığının farkında olup nedeninin sorgulandığı ve hala kabul edilmek istenmediği hatta bunun yarattığı öfkenin dışa vurulduğu dönem. Emanuel, bu öfkeyi genel olarak düşüncelerini tartıştığı ortamda, ailesi ile ve Solange ile geçirdiği vakitlerde tanık oluruz. Üçüncü evre uzlaşma/pazarlık olarak karşımıza çıkar. Bunun için en güzel örnek filmde yine Emanuel gibi hasta olan yatak arkadaşı Isa karakterinin hasta bakıcı yaşlı kadınla oynadığı kumardır. Isa, Emanuel ile bir sırrını paylaşır. Her gün hasta bakıcı ile kâğıt oynamaktadır. Ama bu oyun basit bir oyun değildir. Isa hastabakıcıyı yendiği her gün için kendi ömrüne bir gün eklediğini söyler. Böyle yaparak şimdiye kadar o yaşlı kadının ömründen 400 gün kendi ömrüne kattığını düşünür. Bu pazarlık ölümün geciktirilebileceğine ya da ertelenebileceğine inanılan uzlaşma aşamasının insanın yaratıcı zihni ile birleşimini gösterir. Ardından gelen aşama: depresyon. Emanuel artık çok fazla iletişim kurmaz. Gerçeğin farkındadır. Solange ile aralarında bu depresyonun yansıdığı tartışmalara tanık oluruz. Emanuel her şeyin farkında sadece kitap okuyarak geçirir günlerini. Kendi cenazesinden bahsetmeye başlar. Ve Emanuel artık kabulleniş evresine geçer. Kabulleniş evresi ise ölüm mücadelesinin sonudur. Ölümden önceki son dinlenme ve yalnız kalmayı arzuladığı dönem olarak anlatır Kübler Ross.

Filmde diğer bir ilgi çekici unsur ise dönemin tıbbi gerçekliği… bir tedavi metodu olarak tüm gövdenin alçı ile kaplanması, alçının kuruması için insanların ızgaralara yatırılması, kemik düzeltme işlemleri için kolların asılı kalmasını sağlayan bağlama biçimleri dikkat çekici. Filmde çoğu zaman ressam Rembrandt’ın Nicolaes Tulp’un Anatomi Dersi tablosunun içinde gayri ciddi bir haldeyken buluruz kendimizi.

KAYNAK:
Bernd Brunner – Uzanma Sanatı
Dostoyevski – Ecinniler
Cioran – Çürümenin Kitabı
Elisabeth Kübler-Ross – Ölüm ve Ölmek Üzerine

Bunlar da ilginizi çekebilir

Yorum Bırakın