Pietà: Kimin Acısı?

Yazan: Selin Melikler


Kimi eserler vardır ki acı dolu tarihimizin köklerinden yeşeren her büyük sanatçının, o köklere geri dönmesiyle birlikte bizde biriken ve en nihayetinde aktarılan acıları daha da derinleştirir. Pandeminin bizden ansızın kopardığı usta yönetmen Kim Ki-duk’un Pietà’sı da işte böyle bir eserdir, izledikçe insanlığın acılarını omuzlayan bir yönetmeni kaybetmenin ızdırabını pekiştirir. Pietà, adını, insanlığın günahlarını üstlenerek ölüme giden oğlunun cansız bedenini kucaklayan genç Meryem’in acısını ve merhametini Michelangelo’nun tekrar bizimle buluşturduğu o meşhur heykelinden alır. Kelimenin kökenine indiğimizde, Latincede “dindar” anlamına gelen “pious” ve onu “dindarlık” anlamına sokan “-età” ekinin birleşmesinden doğan, İngilizcede hem “pity” hem de “piety”nin kökeni olan Pietà, dindarlıkla beraber acıyı ve merhameti de içinde taşır.

Film hem sistemin bireye hem de bireyin bireye şiddetini ve bu şiddetin sonuçlarını tam da bu iki bin yıllık günah, acı, kefaret ve merhamet temasını yüzeyde tutarak; tıpkı Gang-do ile kente tepeden bakarken o büyük acımasızlığı ve kayıtsızlığı gördüğümüz gibi bu ortak söylenceye bir de kuşbakışı bakarak anlatır. Kentin dehşetine bakarken bu kaçınılmaz son karşısında çaresizce iki seçenek karşımıza çıkar: sistemi reddedip ölüme doğru merdivenlerden çıkmak ya da tüm bu farkındalığımızla merdivenlerden inip o dehşete geri dönmek. Peki bizi esir alan o zincirleri kıracak üçüncü bir seçenek mevcut mudur?

Michelangelo, Pietà

Bu soruya Kim Ki-duk’un bize çizdiği yoldan ilerleyerek cevap vermeden önce Antik Yunan’a doğru birkaç bin yıllık bir seyahate çıkalım. Tanrılardan ateşi çalmak, insanı bitmek bilmez acılarla büyük bedeller ödemeye itmesine rağmen bu tanrılara denk olma arzusu, ödenen tüm bedellerden geçerek zanaatta ve sanatta filizlerini verecektir. Bunca acı, meyvelerini kelimenin tam anlamıyla “el”lerimizde vermektedir. Bu yolculuk hem 2001: A Space Odyssey’de alet kullanmaya başlayan primattan, uzaya çıkan insana keskin geçişin hem de oğlunu saran ve cansız bedenini taşıyan annenin acısının, yüreğinden geçerek elinde somutlaşmasının yolculuğudur. Bu öyle bir somutlaşmadır ki yarım asır sonra o elden geçerek bu heykelin karşısındaki bizi esir alır. Bir an için o ızdırabı takip ederek diğer eline ulaştığımızda ise acıların en büyüğünü yaşayan ama yine de merhamet eden bir anne ile karşılaşırız.

Tanrım, neden beni terk ettin?

Kim Ki-duk’un Pietà’sında, Gang-do’nun gerek İsa’nın çarmıha gerildiği yaşta olması gerek etini ve kanını bir ritüel olarak sunmasıyla İsa ve Meryem üzerinden kurulan anlatı, filmin içerisine yayılır. Ancak Gang-do, terk edilmiş ve sevgisiz büyümüş bir çocuk olarak merhametsiz, acımasız ve nefret dolu birine dönüşmüştür. “Tanrım, neden beni terk ettin?”, İsa’nın çaresizlik içindeki bu son sözlerinin sorumluluğunu Mi-Son alır. İlk defa ondan yukarda konuşlandığı sahnede artık tanrı rolüne soyunacaktır: “Tüm bunların sorumlusu benim çünkü seni terk ettim”. İşte bu kışkırtıcı durum, filmin temel meselesinin bir mesiyanik çerçeve olmadığını bize anlatır. Zaten neo-liberal sistemin Mesih’i, halesinin yerine demir parmaklıklardan sızan ışıkla aydınlanan, sömürülecek ne varsa sömürüp geriye kalan o artıklardan oluşma bir yığına yüzünü dönmüş olan bir Mesih’tir.

Dördüncü duvar ihlali, bize bir uyarı olarak karşımıza çıkar: biz bir adım geri atarız, anne dizlerinin üzerine çöküp oğlunu terk ettiği için af diler. Mi-son’un, etrafını saran kapitalizmin artıklarıyla da birleşmesiyle Gang-do’yu yaratan her şey tamamlanmış olur. Ki esasen bu artıkların varlığı, bu sistemin kendi vaatlerini nasıl da gerçekleştiremediğini temsil eder. Böylece Gang-do hem değerin parayla belirlendiği kapitalist sistemin hem de kimsesiz büyümüş bir çocuk olmanın ürünü olarak karşımıza çıkar. Değer vermeyi öğrenene kadar acı da çekmez, başkalarının acısı karşısında kayıtsızlığın yanında kendi elinin kapıya sıkıştırılması karşısında da kayıtsızdır. Bu sahne tekrar, bu sefer Mi-Son’un elinin kapıya sıkıştırılmasıyla karşımıza çıkar.

Filmdeki acı temasının bağlamını iyi kurabilmek adına bu iki sahneyi beraber okumak gerektiğini düşünüyorum. Öncelikle bu şiddetin ele uygulanması önemlidir. Gang-do, yıllarca çalışmasına rağmen emeğinin karşılığını alamayan ve son çare olarak kendi bedenleri dışında kefil olarak sunabilecekleri herhangi bir şeyi kalmamış olan esnafı, aldıkları kredi üzerine sakat bırakarak üretimlerini engeller. Üretim ve zaman gibi her şeyin değerinin parayla belirlendiği bu sistemde, en dar anlamda “el”in değeri de sayılarla belirlenebilmektedir. Halbuki el yaratımdır, emektir. Gang-do için ise kendi eline zarar gelmesinin bir anlamı yoktur çünkü o, binlerce yıl önce yaratım uğruna tanrılara meydan okuyan insanlardan nasibini almamıştır. Bu yüzden acı çekmez çünkü acıya da sevgiye olduğu kadar uzaktır. Ne zaman ki birine değer vermeyi öğrenecek o zaman acıyı da tadacaktır. Ancak Gang-do’nun aksine Mi-son’un elinin acımamasının sebebi, onun zaten bu acıyla kıyaslanamayacak bir ızdırabın içinde olmasıdır. Böylece film, tüm insanlığın en temelde de sömürünün kefaretini her an ödeyen hiçbir şeyi kalmamış insanların bu acılarını çaresizlikle izleyen, onlara değer veren kişilerin acıları üzerine kuruludur.

Bir İktidar Sembolü Olarak Şiddet

Hiçbir şey ne iktidarla şiddetin iç içe geçmesinden daha yaygındır ne de o ikisini katıksız bir halde bulmaktan ve bundan ötürü en uç biçimde görmekten daha nadirdir.

Hannah Arendt, “Şiddet Üzerine”

Film boyunca neredeyse tüm şiddet sahnelerinde Kim Ki-duk, şiddete uğrayan kişiden ziyade onlara değer veren kişilerin acılarına odaklanır. Zaten şiddet, filmin tam da merkezi temasını oluşturmasına rağmen birçok şiddet sahnesi kadraj-dışı kalmaktadır. Ancak bu durum, seyirciyi rahatlatmak için değil tam tersine daha da rahatsız etmek içindir. Kim Ki-duk açıkça belirtir ki bu gösterilmeyen ama ima edilen şiddet, ötekinin acılarını hissetmemizi sağlayacaktır. İktidar ilişkilerinden çekilmeye itilen öznelerin artık bir tahakküm olarak maruz kaldığı şiddeti zihninde canlandıran izleyici, o acıyı kendi acıları üzerinden deneyimleyecektir. Böylece Gang-do ile beraber ilk kapısını çaldığımız, kapitalist sistemin iktidar ilişkilerinde artık bir taraf olamamaya başlayan esnaf, iktidarını kendi eşi üzerinde cinsellikle tekrar kurmaya çalışır. Gang-do, her kadın gibi bu kadını da annesiyle özdeşleştirir ve ona önce fiziksel şiddet uyguladıktan sonra sorumsuzluklarının cezasını çektiklerini söyler. Aslında bu sözler, çocuğunun sorumluluğunu alamamış kendi ailesine yöneliktir. Bir diğer ziyaret, yine kredi tuzağına düşmüş bir diğer esnafadır ancak Gang-do, öncelikle onun annesini cezalandırır: oğluna attığı her tokatın acısını kameranın bu şiddetle senkronize hareketinde annenin yüzünde, o yakarışlarında hissederiz.

Sıkıntılı bir ödipal dönem geçirmiş olan Gang-do’nun annesine duyduğu nefret, her gün bıçağının hedefi olacak olan kadın imgesinde toplanır. O, karşısına çıkan tüm kadınlara acı çektirerek annesini bir nevi cezalandırmaya çalışmaktadır. Ancak annenin dönüşüyle beraber Gang-do’nun iktidarı, yavaş yavaş birçok fallik nesne tarafından tehdit edilir. Bunlar; kimi zaman duvardaki tehditkâr bir şekil, kimi zaman annenin hem numarasıyla hem de bilfiil eliyle sarmalanmış bir yılan balığı, kimi zaman da anneyi temsil eden resme atılan bıçağın gölgesidir. Resmin hemen altına oturan Mi-Son ile resim özdeşleşir, ikisini ayıran o çizgiyi aşan bıçağın gölgesi ise Gang-Do’nun artık kendinden kopmuş gölgesiyle birleşmeye çok yakındır.

Anneyle ödipal dönemi ve çocukluğu yaşadıktan sonra Gang-do’nun eve getirdiği yeniden doğuşu simgeleyen beyaz bir tavşanla birlikte kendi dönüşümü de başlayacaktır. Ancak filmin temel meselesi nasıl Hristiyan öğretisi üzerine kurulu değilse Mi-son’un özgür bırakmak istediği bu tavşan da yalnızca bir yeni doğuş simgesi olarak karşımızda değildir. Kim Ki-duk, bizden özgürlük kavrayışının yalnızca salıverilmek olduğu bir yanılgıya düşmememizi ister. Tavşan, sözde özgürlüğünün hemen ardından arabanın altında kalacak ve biz de doğa üzerinde egemenlikle kurmaya çalıştığımız kentlerin, artık ne insanın ne de herhangi bir hayvanın yaşamasına uygun durumda olmadığını bir kez daha göreceğiz. Yeniden doğan Gang-do’nun iktidarı ise Mi-son tarafından kesilip yenilen yılan balığı tarafından parçalanır. Yılan balığının bulunduğu o akvaryumda artık annenin yansıması hakimdir ve Mi-son kendi yansımasına dönüşmüş olan Gang-do’nun fallusunun bulunduğu o akvaryumla karşılıklı olarak onun iktidarını tüketir.

Özel Kredilerin Keyfini Çıkarın

2000’lerin başında Seul’a bağlı Cheonggyecheon’da büyük bir restorasyon gerçekleşmişti. Yaklaşık 900 milyon dolar harcanan proje esnasında en büyük tepki küçük işletmeler ve esnaflardan gelmiş ancak tüm protestolara rağmen 2005 yılında kentin içinden geçen 5,6 kilometrelik bir dere yapıldı. Pek çok insanın tekrar doğaya kavuşma olarak nitelediği bu projenin tamamlanmasından 7 yıl sonra çekilen Pietà, dere çevresindeki sözde doğal yaşama değil, yanı bölgede yer alan ekonomik sebeplerden borç batağından çıkamayan esnafa odaklanmaktadır. Gang-do ile beraber kente tepeden baktığımızda ekonomik büyüme için atılan bu adımların yalnızca emekçiyi ezerek göğe doğru yükselebileceğini fark ederiz.

Biz kente bakıp bunları görürken 50 yıldır çalışmasına rağmen elinde borçları dışında hiçbir şeyi olmayan esnaf, makinelerin sesini duyar, dişlileri görür. Ölüme gitmek için merdivenlerden çıkması manidardır. Böylece ölüm kelimenin her iki anlamıyla da bir çıkışa dönüşür. Bu, öyle bir sistemdir ki ölüm bir çeşit özgürlüğe dönmüştür. Yaşamın tadını çıkarabilmenin yolu 50 sene emeğini satmaktan değil, satılacak bir emeğinin kalmamasını garantiye almaktan geçer. Tek tek kurbanlarını karşılayan “Özel kredilerin keyfini çıkarın” yazısı, tam da olması gereken yerdedir artık satacak bir emeği kalmayan emekçinin elinde değil, talaşa bulanmış olarak ayaklar altındadır. Çünkü bu sistemde, Mi-son’un söylediği gibi “her şeyin başı ve sonu, sevgi, onur, şiddet, öfke, nefret, kıskançlık, intikam, ölüm” paradır. Dolayısıyla neo-liberal toplumun artık ihtiyacı olmayan öznelerin, yaşamak için hayatından ve yaşatmak için de ellerinden vazgeçmesinden başka bir seçeneği olmaz.

Böylece filmle beraber başta sorduğumuz soruya doğru ilerleriz, zincirlerimiz kırmak için elimizden ya da hayatımızdan vazgeçmek dışında bir seçenek yok mudur? Mi-son oğlunun yaşamı ve ölümü olan o kepenke takılı olan zincirle bize yanıt verir: kurtuluş sözde efendilerin ayağına kapanarak değil, güvenliği sağlaması için olduğunu zannettiğimiz ama bizi prangalayan o zincirlerle onların kapısını çaldığımızda olacaktır. Ancak bu sistemde kendi bedeni dahil hiçbir şeyi kaybetmekten korkmayan bir insana verilecek ceza önce onu değiştirmeyi gerektirir. Her şeyden önce köklerine, insan olmaya döndürmek gerekecektir. Mi-son tam da bunu yapar ama zaferini kutlayacağı anda tereddüt eder, Meryem gibi sol elini açar ve insanlara acır. Çünkü en nihayetinde karşısında artık intikam almayı düşündüğü kişi yoktur, sevgi onu değiştirmiştir. Bu sırada başka bir anne-oğul; merhamet, acı ve intikam da elini uzatır, zaferine ilerlemek ister.

Nietzsche’nin Hristiyan ahlakının temelinde gördüğü itki, tam olarak da budur: intikam duygusuyla hareket etme, sözde kötü üzerinden iyiyi kurma çabasıdır ve Mi-son kendini aşağı bırakarak tekrar sonsuz bir döngünün bir parçası olur. En nihayetinde ne İsa’nın insanların günahlarını üstlenmesi ne de Gang-do’nun yeni deneyimlediği bu acıya katlanamaması ve birer kurbana dönüşmeleri bir çözüm değildir. Dışarıya politik olana yönelmeden, ötekinin acısını hissetmeden bu değişim de mümkün olmayacaktır. Pietà, zincirle açılır ve kapanır: Gang-do tarafından bacaklarından sakatlanmış Mi-son’un oğlunun zincirle intiharından, onun yerine geçen ve kendini ayaklarından zincirleyip acı dolu ölümüne giden Gang-do’nun intiharına. İnsanlığa yardım etmesi için ürettiğimiz aletler, sonumuz olmuştur. Son sahne gibi ilerleme de kanlıdır. Büyük umutlarla geldiğimiz ve kanlı bir şekilde döneceğimiz yer, en nihayetinde, artık yalnızca bir silüet olarak görebildiğimiz doğa olacaktır.

Bunlar da ilginizi çekebilir

Yorum Bırakın