Bir Umut Arayışı: Bisiklet Hırsızları

Yazan: Tulya Tuana Diplomat

Yönetmen De Sica ve Yeni Gerçekçilik

Bisiklet Hırsızları ‘nı incelemeye başlamadan önce, filmin yönetmeni Vittorio De Sica hakkında bilgi vermek gerekir diye düşünüyorum. Bisiklet Hırsızları’nın anlamı ve önemi daha kolay hissedilebilir böylece. De Sica; İtalyan Yeni Gerçekçiliği ile bütünleşen bir yönetmen olmasının yanında, adını duyurmuş bir aktördür aynı zamanda. 1931-1940 yılları arasında yirmi üç filmde oynamış, müzikal ve hafif komedilerle adını duyurmayı başarmıştır. Beyaz perdedeki popülerliği, daha sonrasında kamera arkasına geçmesine katkı sağlamıştır. Oyuncuların yönetmenliğe geçmeleri, hatta yönetmenlikte büyük başarılar elde etmeleri alışkın olduğumuz bir durumdur aslında. Tıpkı, Charlie Chaplin veya Clint Eastwood gibi. De Sica’nın bu isimlerden farkı, kendi filmlerinde değil başkalarının filmlerinde aldığı rollerle; derin, dokunaklı ve kendisine has olan oyunculuğunu sürdürmesidir. Aktif olarak oyunculuk yaptığı yıllarda, Yeni Gerçekçilik akımının usta yönetmenlerinden Luchino Visconti gibi ünlü isimlerle çalışmış, ardından İtalyan Yeni Gerçekçiliği’nin başyapıtlarından biri olarak sayılan Bisiklet Hırsızları’na imza atmıştır.

Bisiklet Hırsızları

Bu noktada, gelelim İtalyan Yeni Gerçekçiliği akımına ve bu akımın etkisi ile çekilen filmlerin özelliklerine. Yeni Gerçekçi yönetmenlerin amacı, filmlerin çekildiği dönemde İtalya’da orta sınıfa mensup olmanın ne anlama geldiğine dair seyirciye bir fikir verebilmektir. İtalyan orta sınıfının yaşam mücadelesi, savaş sonrası İtalya’nın ekonomik kargaşası, belirsizliğin getirmiş olduğu yoksulluk, işsizlik, umutsuzluk, ahlaki çöküş ve yıkılmışlık hissi seyirciye aktarılır. Hiçbir oyunculuk deneyimi bulunmayan, tamamen amatör oyuncuların kullanıldığı ve Hollywood sinemasına tepki olarak stüdyo yerine sokakların tercih edildiği Yeni Gerçekçi filmler, hayal kırıklığıyla dolu insanların gündelik sorunlarının yansıtıldığı, duyguların ön planda olduğu, “insan”ı anlatan filmlerdir.

Yeni Gerçekçi akımın kuramcısı olarak değerlendirilen, yeni gerçekçi senarist Cesare Zavattini, filmlerde insan doğasını yansıtmayı amaç olarak gördüklerini dile getirmiş, oyunculukların doğal olması gerektiğini belirtmiştir. Bu akımla, ünlü oyuncular yerine günlük hayatta karşımıza çıkan sıradan insanlar geçmiştir kameranın karşısına. Akımın filmlerinde kamera hareketleri azdır ve mümkün olduğunca doğal bir kurgu anlayışı vardır. Paralar ünlü oyunculara, büyük stüdyolara gitmediği için bu akım, bütçeye de uygundur.

Vittorio de Sica ve Cesare Zavattini – Fotoğraf: Arturo Zavattini 

Bisiklet Hırsızları’nda baba karakteriyle ön plana çıkan Lamberto Maggiorani, bir fabrika işçisidir gerçek hayatta. Filmde çalışabilmesi için iş yerinden iki ay izin almıştır. Bruno Ricci karakterini canlandıran Enzo Stoilo ise, yoksul bir ailenin çocuğudur. Filmde profesyonel kimsenin oynatılmamasının en önemli nedenlerinden biri de, o dönemde ancak alt tabakada büyüyen bir çocuğun böylesine canlı duyguları izleyicilere aktarabilme ihtimalidir belki de. Perdede gördüğümüz kahramanların bilinen, tanınan oyuncular yerine İtalya’nın o dönemki politik durumundan en çok etkilenen işçi sınıfından seçilmiş olması, karakterleri oldukça gerçekçi kılar. Başarılı oyunculuklar sayesinde, durumu bilmesek de fark etmeyiz bile.

Zavattini’nin Yeni Gerçekçilik Üzerine Tezler (Görüntü Dergisi, Bahar 1997) başlıklı makalesinde yaklaşımları şu şekilde ifade edilir: “Açlıktan ölmek üzere olan ya da mahvolmuş, yıkılmış bir insan, belki de gerçek adı ve soyadıyla gösterilmeli. İnsanların açlığının, sefilliğinin, ezilmişliğinin fondaki unsurlarmış gibi şöyle bir görüneceği şekilde tasarlanmamalı hiçbir film. Çünkü o zaman daha az etkili ve daha az ahlaklı bir iş yapmış olursunuz.”

Kısaca, akımın amacı; gerçeği sunarak izleyicinin kendisi ve hayatı üzerine düşünmesini sağlamak, izleyiciyi sarsmaktır. Akıma dair en önemli yapıtlar ise Roberto Rosselini’nin Roma Açık Şehir, Vittorio De Sica‘nın Bisiklet Hırsızları ve Visconti’nin Yer Sarsılıyor filmleridir.

Bisiklet Hırsızları Üzerine Değerlendirme

Eğitimsiz oyuncularla ve stüdyo yerine sokak kullanımıyla, gerçek yaşamı yakalayan bir başyapıttır Bisiklet Hırsızları. Filmin geçtiği çevre, alışkın olduğumuz büyülü ve görkemli bir Roma’nın aksine yoksulluğun ve işsizliğin kötü yaşam koşullarını gösteren, bir dünya savaşının etkilerinin devam ettiği Roma’dır. Filme ismini veren bisiklet ise, çalışma hayatının en önemli parçasıdır. De Sica, yarattığı Antonio karakteri üzerinden işsizliğin ve darda kalmanın getirdiklerini işlerken, geçim mücadelesinin zorluğunu bir bisiklet aracılığı ile aktarmıştır.

Baba Antonio Ricci’nin çalışmak için sahip olması gereken, eşyalarını rehin vererek aldığı bisikletinin çalınmasını ve oğluyla birlikte çalıntı bisikleti arayışlarını anlatan film, İtalyan halkının savaş sonrası ruh durumuna tutulan bir aynadır. Politik bir zeminin üzerine inşa edilmiş olan filmlerin en önemlilerindendir. Bir başkaldırı öyküsüdür izlediğimiz. Alt ve üst sınıf çatışmasının yanı sıra, sık sık Almanca sohbetlere de şahit oluruz film boyunca. De Sica’nın kendi ülkesine karşı çektiği yabancılığı hissederiz adeta. Oldukça önem arz eden bu noktada, Mussolini’ye gönderme yapmayı da ihmal etmez De Sica. Ana olay, “bir işçinin yaşamak için ihtiyacı olan bisikletini çaldırması” olsa da, yan olaylarla filmin her dakikasında babanın yaşadığı çaresizliği hisseder seyirci. Bir bisiklettir aranılan ama, temsil ettiği çok şey vardır: iş, umut, para, gelecek, yaşam… Karakterlerin kullandığı dil ve konuşma şekilleri de oldukça günlüktür.

Perdedeki her şey, yaşamın içindendir. Sokakta dilenen çocuklar ya da mızıka çalarak hayata tutunmaya çalışanlar bir iki saniyeliğine de olsa gösterilir izleyiciye. De Sica, çekim tekniklerinin sinemasal anlatıma faydalarından yararlanmıştır bolca. Kadrajı hiçbir zaman bomboş bırakmaz, kadrajın önünden arabaların ve insanların geçmesinden hiç çekinmez mesela. Böylece ekranın karşısında değil de sanki oradaymışız gibi, daha gerçekçi bir film çıkmış olur ortaya. Umutsuzluk, çaresizlik ve en çok da baba olmanın getirdiği sorumluluk duygusu, yoğun bir şekilde hissettirilir. Bireyin çaresizliğini ve toplumun acımasızlığı bir aradadır Bisiklet Hırsızları’nda.

Bisiklet Hırsızları
Bisiklet Hırsızları

Film, bir grup insanın umutlu bekleyişiyle başlar. Kalabalık karşısında, elinde kağıt tutan bir adam vardır ekranda. “Ricci?” diyerek seslenir kalabalığa. Filmin ilk diyaloğu bu olur. O karmaşanın arasında, Antonio Ricci yoktur. Bu detay, Ricci’nin iş bulma konusunda ne kadar umutsuz olduğuna dair bir ipucudur aslında. Sahnenin devamında anlarız ki, Ricci’ye seslenen görevli, iş bulma kurumundandır. Daha ilk sahneden aralara yedirilen diyaloglar, iş arayanların içinde bulundukları durumu, geçim sıkıntısının zorluğunu ve umutsuzluğu anlatır izleyiciye.

Antonio Ricci’nin işi alabilmesi için tek eksiği bir bisiklettir. Bisiklet, iş demektir. Aynı sahnede, diğer iş arayanların arasında bisiklete sahip olanların olması ve işi alabileceklerini söylemeleri, onun için işini kaptırma tehlikesi demektir. “Ne yapıp edip o bisikleti almalı.” mesajı diyaloglara yedirilir böylece. Bu konuda, değinmem gereken bir nokta daha var: filmin senaryosu, hem yapı bakımından hem de diyalog bakımından oldukça zekicedir. Filmdeki diyaloglar hem çok minimal hem de çok yerindedir. Minicik bir diyalogdan, Ricci’nin iki yıldır işsiz olduğunu da anlarız, ailesine bakmak için zamanında bisikletini rehin bırakmış olduğunu da. Elinde avucunda ne varsa ailesi için harcayabilecek biridir demek ki. Antonio’nun eşi Maria da öyle biridir ki, bisikleti alabilmek için çarşaflarını feda eder.

Çarşafları verdikleri sahnede, küçücük bir pencereden bakarlar Antonio ve Maria görevliye. Görevlinin içinde bulunduğu oda, arkasında bulunan raflar, eşyalarla doludur. Demek ki insanlar, yaşam mücadelelerini kazanmak adına “varını yoğunu satmak” deyimini gerçeğe dönüştürmektedirler o zamanın İtalya’sında. Eşyalarla dolu odalarda, Ricci hep küçücük kalmıştır kadrajlarda.

Ve sonunda, bisiklet, Ricci ailesindedir. Sevgi dolu ve birbirine bağlı bir aile vardır karşımızda. Bruno babasının bisikletini temizlerken Maria’nın onlar için yemek yapmış olması, birliklerini ve aile içinde bir iş bölümünün söz konusu olduğunu anlatır izleyiciye. Bruno’nun kardeşine baktıktan sonra hiçbir şey demeden camı kapatması, bu konuya verilebilecek en kadar güzel bir detaylardan biridir bence. Kısaca, filmdeki her şeyin bir anlamı vardır. Aklıma gelen başka bir başka örnekle devam etmek isterim.

Antonio eşinin yanına, falcının evine, çıkarken sokakta oynayan çocuklara emanet eder kıymetli bisikletini. De Sica’nın o emanet edişten önce de çocukların sokakta oynayışını göstermesi, gerçekçilik katmıştır sahneye. Daha önce bize çocukları göstermemiş olsa, tam da Antonio’nun yukarı çıkacağı sırada çocukların oraya gelmiş olması gerçekçiliği azaltırdı bana kalırsa. Bunun gibi detaylarla, her öge birbirini destekler Bisiklet Hırsızları’nda. Düzgün bir yolu ve suyu olmayan bir evde yaşamaları gibi minik detaylarla da, yaşamlarının zorluğuna dikkat çekilir De Sica. Ayrıca, Antonio’nun bisikleti henüz çalınmamışken bile, az sonra gelecek sıkıntıyı önceden haber verir seyirciye. ‘’Ben kendi işime bakarım, kimseye zararım dokunmaz, peki elime ne geçiyor? Bela.” cümlesiyle.

Bisiklet Hırsızları
Bisiklet Hırsızları

Bisikletinin çalınmasıyla, bisiklet arama telaşı başlar koskoca sokaklarda. Uzak çekimler, büyük caddenin ortasında küçücük kalan Antonio’ya acımamızı ve onunla özdeşlik kurmamızı sağlamak içindir sanki. Bisikleti ararlarken yakın planları sıkça kullanmıştır De Sica. Biz de onlarla birlikte bisikleti ararız sanki. Yaptığı detaylı çekimler ile, kamera bir göz gibi kullanılmıştır. Bisikleti bulamayacağını anladığında ise, yine yakın planlar ve hüzünlü bir müzik girer devreye. De Sica, yakın çekimle bizi Antonio’ya yaklaştırır; onu anlamamızı ve kendimizi onun yerine koymamızı ister gibi. Bisiklet Hırsızları gibi iki kişinin çevresinde gelişen filmde, duygu yüklü durumların izleyene tam olarak geçmesi için karakterin mimiklerini, ifadesini yakından göstererek ruh halini anlamamıza yardımcı olmuştur böylece. Azıcık umutlandığımızda, Antonio bisikletini bulduğunda ise, yine kocaman İtalya sokakları ve binaları karşılar bizi. Öyle ki, Antonio yine kaybolur bu binaların arasında.

Final sahnesinde ise, Antonio da Bruno yakın çekimlerle gösterilmiştir yine izleyiciye. Böylelikle, oyuncuların yüz ifadesi yakından görüldükçe, bir babanın gurunun kırılması yansıtılmışı olur bize. Bruno da elini tutarak destek olur babasının ağlayışına.

Sinema, göstererek bir şeyler anlatmaya çalışan bir sanat olduğu için, görsel olarak yaptığı sunumun da göze hitap etmesi gerekir. Bu konuda perspektif kullanımı oldukça önemlidir. De Sica da derinlik yaratmanın bir gücü olan perspektifi çok güzel kullanmıştır kadrajlarda.

Açık alan çekimlerini oldukça detaylı bir şekilde yaparak İtalya’nın meydanlarını, sokaklarını, binaları katmıştır arka planlara. Bu noktada, değinmek istediğim bir konu daha var: Şekil-Zemin ilişkisi oldukça başarılıdır. Boş Roma sokaklarının zemin olarak kullanılması, Bruno ve Antonio’yu öne çıkarmıştır. Antonio ve Bruno’nun kalabalıklar ve boşluklar içinde Roma’nın tozlu sokaklarını dolaştıkları sahnelerde, koca caddelerde küçük olarak gösterilmeleri, adeta çaresizliği temsil eder bize. İçinde bulundukları güç durum, bu şekilde aktarılmış olur seyirciye. Kalabalık sokaklar arasında, küçücük Ricci görülürken kadrajda, “Koskoca İtalya’da, onlarca cadde arasında, nereden bulacak bisikletini?” sorusu gelir insanın aklına.

Bisikletinin izini sürmeleri için profesyonel bir yardım almak istediğinde ise, bozuk düzenin işlevsizliği tokat gibi çarpar Antonio’nun yüzüne. “Kendin ara.” cümlesiyle karşılaşır.”Bir bisiklet için tüm ekibi yollara dökecektim.” diye dalga geçer görevli. Shakespeare’in Romeo ve Juliet’inde Romeo’nun dediği “Yarayla alay eder yaralanmamış olan.” cümlesi gelir insanın aklına. “Sadece bir bisiklet.” cümlesi de çok dokunur insana. Başkaları için “sadece bir bisiklet.” olan bisiklet, Antoni için iş, para ve yaşam demektir çünkü. Devlet kapısında da aradığını bulamaz Antonio. Böylelikle “iş başa düşer” onun için.

Bisiklet Hırsızları

Bisikletini bulamadığında ise, günün hırsını oğlundan çıkaracak konuma gelir Antonio. Bruno’ya tokat atmasıyla, filmin başında gördüğümüz sevgi dolu baba karakteri değişime uğramış ve bu değişime kendi de şaşırmıştır. Ancak, Bruno’yu kaybetme tehlikesi ile karşı karşıya kaldıktan sonra pişman olur ve “Yoruldun mu?” diye sorar oğluna. Onca şanssızlıkla dolu günün ardından, belki de son parasıyla mozzarellalı sandviç ısmarlar ona. Babalık duygusunun ağırlığı, çok sevimli bir sahneyle çıkar bu kez karşımıza. “Her şeyin bir çaresi var, ölüm dışında.” repliğiyle, Antonio’nun davranışlarının sebebi anlaşılır biraz daha. Çok kötü bir gün geçirmiş olsalar da yaşama sıkı sıkı tutunmayı ihmal etmez hiç.

Başına gelen onca olaydan ve haksızlıktan sonra ise, yine bir değişime uğrar karakterimiz. Darda kalan bir babanın gelgitlerine ve çaresizliğin onu sürüklediği yanlış hamlelerine şahit oluruz. Filmin, küçük çocuğun babasının elini tutmasıyla sona ermesi, yüzde buruk bir gülümseme bırakan eşsiz bir sondur. Adaletsiz dünyada, geçim mücadelesi vermekte olan yüzlerce aileden biridir gördüğümüz. Arka arkaya sıralanan olayların arasında, sosyal mesajı filmin her anında mevcuttur: Yoksullar, hayatta kalmak için birbirlerinden bir şeyler çalmak zorundadırlar.

Baba oğul, gözyaşları içinde evlerine döndüğünde ne olmuştur dersiniz?

Bunlar da ilginizi çekebilir

Yorum Bırakın