Bir Kartpostal Filmi: A White, White Day

Yazan: Tuğçe Çalışkan

“Her şeyin bembeyaz olduğu, yer ile göğün birbirinden ayırt edilemediği günlerde ölüler bizlerle konuşabilir.”

Anonim

72. Cannes Film Festivali’nde yükselen yıldız ödülünü kazanan, İzlanda sineması severlerin mutlaka tanıyacağı Hlynur Palmason Bembeyaz Bir Gün’ün yönetmen koltuğunda oturuyor. Palmason kariyerine oyuncu olarak başlamış olsa da Den Danske Filmskole‘de (Danimarka Film Okulu) film yönetmenliği eğitimi alarak kısa ve uzun metraj filmleriyle bu sektörün de en iyisi olma yolunda. Palmason’un ikinci uzun metraj filmi Bembeyaz Bir Gün İzlanda’nın ücra ve sisli yollarıyla izleyiciyi selamlar. Bu uzun ve sancılı bir yolculuğun başlangıcıdır. İzledikçe katılacağınızı düşünüyorum bir yerlerde doğa ana diye bir gerçek varsa, İzlanda en sevdiği çocuğu olmalı. Sahne aralarında göreceğiniz yolların sonu, uçurumların donukluğu, karın dağlara bir örtü gibi serilmesi, uzun kırlar… İtinayla seçilmiş kartpostalları inceliyor gibi hissettiriyor.

-Kim olduğunu biliyor musun?
Kim olduğumu mu?
-Evet.
Biliyorum.
-Kimsin?
Ingimundur.
-Daha detaylı.
Erkeğim, babayım, büyük babayım, polisim, dulum.

Eşini bir trafik kazasında kaybetmiş emekli polis memuru Ingimundur’un yas hikayesini izleriz. Evinde tadilat sürerken yakındostlarıyla ölen eşi için düzenlediği ufak anma töreninde Ingımundur’un kızı annesine ait özel anıların olduğu kutuyu da yanında getirir. Kutuda ölmeden önce ilkokul öğretmenliği yapan eşinin öğrencileriyle olan fotoğrafları, kütüphaneden alınmış kitapları, kaset çaları, gömleği ve gözlüğü vardır. Kitaplardan birini eline alıp koltuğa uzanır. O sırada sayfaların arasından kütüphane kartı düşer. Ingimundur kalkıp bu kartı diğer tüm kitapların kartlarıyla karşılaştırdığında bir şey dikkatini çeker. Eşi tüm kitapları Olgeir Karl Olafson isminden sonra kiralamıştır. Bu ufak kıskançlık üzerine tüm eşyaları karıştıran Ingimundur ölen karısı ve Olgeir arasında yasak bir ilişki yaşanmış olabileceğinden şüphelenir. Karısı artık hayatta olmadığından ona sormak yerine parçaları birleştirerek bir karara varması gerekecektir. Bu durum yas sürecini daha da sancılı kılacaktır.

Bu kısımdan sonra filmi henüz izlememiş olanlar için seyir zevkini bozacak bilgiler yer almaktadır.

İzlanda Soğuğuna Karşı Tanıdık Sıcaklık

Ucu bucağı görünmeyen sisli bir yol, hızla giden siyah araba, yerde durmaksızın akan beyaz şeritler… İleride daha net anlayacak olsanız da bu ritmik tasarım size bir şekilde Nuri Bilge Ceylan’ın Bir Zamanlar Anadolu’da filmini oldukça düşündürecek. Açılışta yol boyunca arabayı takip eden kameranın sallantılı hareketleri daha ilk dakikadan bizi telaşın, sinirin ve heyecanın beklediğini hissettiriyor. O hengamenin içinde hiç beklenmedik bir anda arabanın yoldan çıkıp bariyerlere çarpması, sisli boşlukta kaybolması olayın içine bizi de sürüklüyor. Kendimizi İzlanda’nın meşhur prefabrik evlerinden birinin önünde buluveriyoruz. Saatler, günler, aylar geçiyor. Mevsimler değişiyor, bahçedeki hayvanlar büyüyor biz tek tek şahit oluyoruz. Güneş sakince doğup batıyor ve yönetmen bize neler olduğuna dair fikir yürütmemiz için zaman veriyor.

Kusursuz bir gün sana göre nasıldır?

Bu sonsuz bir sancı olarak kalabilecek bir soru işareti midir? Çok sevilen ve güvenilene duyulacak sonsuz hayal kırıklığı mıdır? Bundan sonraki tüm sorular ve yanıtları sonsuzdur. Ingimundur aldatmayı sorgular. Kanıtlar arar. İnkar eder. Tekrar bakar. Bu süreçte yönetmen bize sayısız sinematografik imge sunuyor. İrili ufaklı taşlar, kırık bariyerler, kadının boşlukta sallanan gözlüğü, sessiz bir göl kenarı, kaza yapılan araba, arabanın kırık camı, arka koltuk, cam parçaları, arabanın yosun tutmuş tekeri, konserve kavanozu… Burada uzunca bir süre değişen nesneler arasında kocaman bir boşluğu sorgularken görsel kültürümüz bizi yönlendiriyor. Benim yöneldiğim yoldan devam edecek olursak buyurun; özlem, iç acıması ve düş kırıklığı. “Peki sen onu hiç aldattın mı Ingimundur? O benim için hep yeterli oldu. Başka bir şey istemedim. Saçımı o keserdi. Bunu özlüyorum” Karşılıklı uzun bakışmalı psikolog seanslarından birinde sorulacak, siz de düşüneceksiniz. Ben bu soruyu ne kendime ne bir başkasına sormadım, sahi kusursuz bir gün nasıldır?

“Sisyphus’u gördüm, korkunç işkenceler çekerken: yakalamış iki avucuyla kocaman bir kayayı ve de kollarıyla bacaklarıyla dayanmıştı kayaya, habire itiyordu onu bir tepeye doğru, işte kaya tepeye varmasına bir parmak kala bir güç itiyordu onu tepeden gerisin geri, aşağıya. O da yeniden itiyordu kayayı, kan ter içinde.”

Homeros

Ingimundur, kanıtlar çoğaldıkça psikiyatri seansı sonrası eşinin sevgilisi olduğunu düşündüğü adamı yakından görmek için halı sahaya gitmeye karar verir. Yolda koca bir kaya parçasına vurup frene basar. Arabadan inip kayayı bariyerlerin ardındaki uçuruma fırlatır. Uzun uzun izleriz kayayı. Sis her yeri sarmıştır. Saussure; “Sinema dilinin grameri yoktur ama kodlar sistemi vardır. Bir kelime dağarcığı yoktur ama bir göstergeler sistemine sahiptir” derken tam olarak bundan bahsetmiş olabilir. Seans pek de düşündüğü gibi geçmez. Doktorun başka bir toplantısı ile çakıştığından internet bağlantısı üzerinden seans yapmaya çalışırlar, yaşanan kesintiler Ingimundur’u daha da sinirlendirir. Doktor hızla sorularını sıralar. Ingimundur seansı bitirmek istese de karşı tarafa sesini duyuramaz. Odadan çıkmak için var gücüyle çabalar.

Hesap Defteri, 2 Polis Memuru, Bir Şişe Süt

Film boyunca araba ile yapılan yolculukları polis istasyonundaki CCTV üzerinden izliyoruz. Her kamera açısı kadarını çekip bize aktarıyor. Bu yolları daha gidilesi kılmak anlamında çok başarılı olmuş. Bembeyaz Bir Gün’de bir diğer değinmek isteyeceğim konu da oyunculuklar. Sanırım şu zamana kadar İzlanda’ya ait bir dizi ya da film izleyip “bu nasıl oyunculuk yahu” dediğimi hatırlamam. Küçüğünden büyüğüne o kadar basit ve günlük hayattan hareketler, mimikler var ki karşınızda zaman zaman olayların ekran içinde gerçekleşiyor olduğu kaçırabiliyorsunuz.

-Dinle.
Ne bu?
-Irmak.
Neden bu kadar gürültülü?
-Kıyıya doğru hızla akıyor… Her şey düzelecek, eve kadar yürüyelim.
Büyük baba ağlıyor musun?
-Hayır, çok yoruldum, hem de çok…

Ingimundur sonunda yeni kaybettiği karısı ile bir ilişkisi olduğunu düşündüğü adamla karşı karşıyadır. Sorulacak sorular üzerine düşünmez. İnsan dürtüsüyle en çok merak ettiklerini sorar. Bilmekten acı duyacaklarını duymak ister. Geçiştirilen cevapları yineletir. Elinde tüfek, kazılmış boş mezar çukurunun yanında, beyaz ışığın altında. Karşılıklı iki insan izleriz. İki koca adam. Biri korkan. Biri acı çeken…

Bunlar da ilginizi çekebilir

Yorum Bırakın