Trois couleurs: Rouge Film Eleştirisi

Yazan: Tuğba Yılmaztekin

1994 yılı yapımı Trios couleurs: Rouge filmi Fransa-İsviçre-Polonya ortak yapımı olarak karşımıza çıkan, Polonyalı yönetmen Krzysztof Kieślowski’nin imzasını taşıyan, üçlemenin ve aynı zamanda yönetmenin son filmidir. Üçlemedeki filmler mavi beyaz ve kırmızı renklerinden oluşan Fransız bayrağındaki renklerden ismini alır ve bu renklerin bayrakta sembolize ettiği anlamları sinemaya aktarma kaygısı taşır. Tabii ki bu aktarım sinemanın şairi olarak tanınan Kieślowski söz konusu olunca son derece öznel bir şekilde gerçekleşirken, bu renkler ilk sembolize ettikleri anlamlar yanında da çok fazla yan anlam barındırırlar.

Fransız bayrağındaki kırmızı kardeşliği ifade ederken filmde aynı zamanda aşkı tutkuyu ve öfkeyi de ifade eder. Filmde bolca kırmızı renk mevcuttur, üçlemenin diğer filmlerinde de diğer renklerin yoğun olduğu gibi. Hatta çoğu izleyici bunu aşırı bile bulmuş olabilir. Fakat zaten yönetmenin amacı da budur. Diğer filmlerde bu renkleri daha ziyade birtakım filtreler ve ışık ile sunmuş olmasına karşın Kırmızı‘da genel olarak objelerle bize sunar. Hal böyle olunca da diğer filmlere kıyasla biraz göze çarpar bu kullanım şekli. Yine de filmin şiirsel atmosferinin önüne geçemez.

Filmin müziklerini ise ilk kez duyuyorsanız ismini okumakta oldukça zorlanacağınız fakat Kieslowski filmlerine aşinalığınız varsa muhakkak tanıyacağınız Polonyalı besteci Zbigniew Preisner yapmıştır. Müzikler bambaşka bir evrenin anahtarı gibidir, Preisner’in tınısı birkaç kelimelik özetle adeta doğaüstü’dür diyebiliriz. Kieślowski evreninde kendisinin rumuzu “Van Den Budenmayer”dır.

Telefon hatlarını hızlıca takip ettiğimiz bir sahne ile açılır film, ve çağrı cevapsız kalır. “İletişim çağı” olarak adlandırılan bir çağda yaşayan bizlerin nasıl da birbirinin çağrılarına karşı kayıtsız olduğunu bu kısacık sahne ile söyler ilk söz olarak film bize. İnsanların o yıllarda giderek artan yalnızlaşma, bireyselleşme, hatta değişen hayat koşulları sonucu yalnızlaşmak zorunda kalma durumlarına serinin diğer filmlerinde olduğu gibi Kırmızı’da da değinir yönetmen.

Filmin konusu ise şu şekildedir; İsviçre vatandaşı olan genç model Valentine (Irene Jakob) sevgilisi Michel ile uzak mesafe ilişkisi yaşamak zorunda kalmış, fakat sevgilisine son derece sadık bir kadındır. Michel ise Valentine’e karşı güvensiz ve her fırsatta bunu dile getiren bir genç adamdır. Valentine iyidir ve iyiliğe inanır , aynı zamanda da son derece naiftir. Hatta filme ruhunu veren en önemli detaylardan biri de güzel oyuncunun bu naif tavırları ve saflığıdır. Valentine bir gün arabasıyla bir köpeğe çarpar ve inandığı değerleri sorgulatacak diyaloglar yaşayacağı emekli yargıç Joseph Kern ile tanışır, yargıcın gizlice komşularının telefon konuşmalarını dinlediğine tanık olur. Bunu oldukça yanlış bulan Valentine, Kern ile kendini zorunlu hissettiği bir diyalog içerisine girer, ve aralarında beklenmedik bir ilişki gelişir. Rastlantılar, diğer bir deyişle kader ikilinin ilişkilerinin devam etmesini sağlar. Yıllar önce aşkı ellerinden kaçıran ve gördükleri sonucu kardeşliğe inancını yitiren yaşlı bir adam, kardeşliğe inanan ve aşkı arayan genç bir kadın. Paralelinde ise bulduğunu sandığı aşkı ellerinden kayan genç Auguste.

“Kırmızı benim kardeşlik hakkında ne düşündüğümü gösteriyor. Kardeşlik bizim içimizde olan ve aniden ortaya çıkabilen bir şey. Kardeşlik duygudaşlık demektir. Başkalarına yardım etme isteği demektir.”

Krzysztof Kieślowski

Yargıç karakteri filmde Tanrı’yı sembolize eder. Tıpkı Véronique’in İkili Yaşamı’ndaki kuklacı gibi. Başkalarının hayatlarının en karanlık taraflarına vakıf olup, onlar hakkında bir yargıya varır yıllarca. Bir gün yaşadığı bir olaydan sonra emekli olur ve yalnız bir hayatın içinde, alışık olduğu şekilde fakat bu kez sadece dinleyerek ve hiçbir müdahalede bulunmayarak insanların yaşamına, sırlarına tanıklık eder. Kesinlikle müdahale etmez. Çünkü yaşadıkları sonucu hayat ona şöyle bir tez sunar;

“Neyin doğru olup neyin olmadığına karar vermek, bana namussuzluk gibi geliyor.”

Bunlar yargıcın ağzından Valentine’a anılarını anlatırken dökülen cümlelerdir. Peki ya artık biri için bir şey yapmasının zamanı geldiyse? Bu kez yaşlı yargıç eline tükenmez yerine kurşun kalemini alıp koyulur işe.

Kieślowski yaşamın gizemine inanır, ve filmlerinde bize gizemli bir evrenin kapılarını aralar. Belki de hayatımızın aşkı her gün önünden geçtiğimiz karşı binada oturuyordur, belki aynı gece aynı salonda bowling oynamışızdır. Ama bir gün karşılaşacak olsak bile bir uçakta veyahut gemide, nereden bilebiliriz ki yaşamımızın çok kez kesiştiğini, ta ki durup birbirimizin gözlerine uzunca bakacağımız o ana kadar, tekrar ve tekrar…

“Bilinmezlik, gizlilik her zaman varolagelmiştir.”

Krzysztof Kieślowski

Yönetmenimiz kurduğu bu sinema evreninde yaşattığı karakterleri bir şekilde birbirine ufak detaylarla da olsa bağlar. Buraya çok fazla girip izlemeyenler için filmin sürprizini kaçırmak istemem. Fakat şu detaya değinmeden geçemem; üçlemede hatta Véronique’in İkili Yaşamı’nda bile yaşlı bir kadının geri dönüşüm kutusuna şişe veya çöp atmaya çalıştığını görürüz, dört filmde de karakterlerimizin verdiği tepkiler filmin temasına ve karakterlerimize son derece yakışır cinstendir. Hatta benim için Kırmızı’yı üç filmden ayrı bir yere koymama sebep olan şey, bu minicik detaydır. Fakat ne olursa olsun üç film de biri birinden daha iyi diyemeyeceğimiz biçimde kendine hastır. Bu noktada öznel hislerimiz ve zevklerimiz devreye girerek bir favori belirleyebiliriz ancak.

Kieślowski filmlerinde genel olarak bir şey anlatmaktan ziyade hissettirmeye odaklanır, aynı şiirin yaptığı gibi. Bizi bir sahneyle bir duygunun içine atıverir ve biz niye orda olduğumuzu anlayamayız çoğu zaman. Ta ki film bitip o son sahne ile aklımıza kazınıncaya kadar. Muhtemelen bir çoğumuzun tanımadığı, ama tanınmayı hak eden Polonyalı şair Czeslaw Milosz’un şu dizeleri ile eşlik etmek istiyorum aklımıza kazınacak olan bu son sahneye;

“Ne mutlu bir gün.
Sis erken dağıldı. Bahçede çalıştım bütün gün.
Sinekkuşları konuyordu hanımellerine.
Sahip olmak istediğim hiçbir şey yoktu yeryüzünde.
Kıskanabileceğim kimseyi tanımıyordum.
Bana yapılan her kötülüğü unutmuştum bile.
Bir zamanlar aynı insan olmuş olmaktan utanç duymuyordum.
Doğrulurken denizi ve yelkenleri gördüm birden. “

Valentine ve Auguste’a…

Bunlar da ilginizi çekebilir

Yorum Bırakın