Vozvrashchenie Üzerine: Ivan, Küçüğüm; Yoksa Bu Geri Dönen Sen Misin? Yeniden Doğarak…

Yazan: Deniz Polat

Yazının hemen başlangıcına, hatta evet filmden hiç bahsetmeden birkaç uyarı bırakmam gerekiyor sanırım.  Çünkü Vozvraschenie (Dönüş)- ki sizleri çok yormamak adına buradan itibaren sadece Dönüş’ü kullanacağım- en azından benim kişisel tarihimin kaydettiği en katmanlı, üstüne konuşmaya ve üretmeye en müsait filmlerinden birisi sanıyorum. O yüzden, bu yazı öncelikle şunu itiraf etmeli; bu katmanlar arasında, belki de izleyiciye çok kıymetli gelen, onu büyüleyen kimi kısımları/hissedişleri yok saymak zorunda kaldığını. Çünkü film bu yazının hacminden çok daha fazlasını, aslında sonunda oturup sadece kendisinin izlenmesini hak ediyor. İçerisinde ararsanız Hristiyanlığın Doğu Ortodoks Klisesi yorumlarını da bulursunuz, Rusya’daki erkeklik hallerini de. Kendinizi hemen sonrasında ‘büyümek’ nasıl bir şey, gerçekten, diye sorarken de bulursunuz; Freud konuşurken de. Ya da belki de sade bir biçimde kendi babanızı anarsınız. Kimlere sorsak daha kim bilir neler bulur. Bu bir gerçek olduğu sürece, yazının keyfince kendi gerçeğini ve tercihlerini size dayatması da kaçınılmaz oldu. Ne yazık ki! Öncelikle bunun için kusura bakılmasın. Ne derler bilirsiniz? Arayan bulur. Aradığınız şeye ihanet etmediğiniz sürece sorun yok.

Dönüş’ün hikâyesini, 12 yıl aranın ardından çıkıp gelen bir baba başlatıyor. İki kardeş; küçüğü Ivan, büyüğü Andrei; anlıyoruz ki babalarının uzun yokluğunda anne ve büyükanne ile büyümüşler. Andrei az da olsa babasını hatırlıyor, fakat küçük Ivan babası gittiğinde onu hatırlayamayacak kadar küçükmüş. Bu ayrılışı sonradan gördüğümüz aile fotoğraflarından anlıyoruz. Baba ise döndükten sonra çocuklarıyla iki gün boyunca kamp yapıp zaman geçirmek istiyor. Sebebi belli ki bir nebze annenin ısrarı, biraz da babanın çocuklar üzerindeki niyeti; tam olarak anlayamıyoruz. Sonuç olarak film, baba ve oğulların evden uzak geçirdikleri bu vakti bir iktidar anlatısına; ya da iktidarın çaresizliğine mi demeliyim, dönüştürerek aktarmaya başlıyor.

Vozvrashchenie

Kutsal Olan ya da “Başka”

İlk elde şu belirtilebilir: Dönüş’ün başlangıcı sinemanın olanaklarına dair müthiş bir iddiayı barındırıyor. Çünkü Andrei Zyvagintsev’in sanat yönetimi, aslında bütün filmi kuşatan çatışmanın mahiyetini tek bir planda sunmayı başarmış. İki kardeş arkadaşlarıyla birlikte cesaretlerini kazanmaya ve büyümeye çalıştıkları bir oyunun ardından eve döndüklerinde, hemen kapının eşiğinde babalarının döndüğü haberini alıyorlar ve tabii, merakla içeri koşup görmek istiyorlar. Baba o sırada uyuyor. Kapıyı araladıklarında babalarının uyuyuşuyla ve aynı zamanda Andrea Mantegna’nın ‘Ölü İsa’ya Ağıt’ tablosunun bir tekrarlanışıyla karşılaşıyorlar.  Aradaki benzerlik bir tahmin ya da zorlamadan fazlası bence, bir de siz göz atın isterseniz.

Bu planda yönetmenin detaylandırılmış bir gönderme yapmaktan ya da bir metafor inşa etmekten öte babayla beraber eve dönen şeyin, çocukların karşısına dikilenin tam olarak ne olduğunu göstermek istediğini düşünüyorum. Babayla birlikte geri gelen iktidarın nasıl bir iktidar olduğunu kısaca aktarmış. Michel Foucault’nun ‘pastoral iktidar’ diyerek karşıladığı; Tanrının aşkın egemenliğine denk gelen, sorgulanması mümkün olmayan, her şeye gücü yeten, sizi her an görmeyi başaran, sınırsız bir iktidardan söz etmeye çalışıyorum. Bu bağlamda insanı gülümseten bir yönetmen müdahalesi daha var çünkü bahsettiğim planda; baba uyurken, çocuklar kendisini gördükten sonraki yakın planda, beyaz bir kuş tüyü göğsünün üzerinden süzülerek geçiyor.

Bu ayrıntı ailenin, karakterlerin Ortodoks dünyada bulunmaları nedeniyle anlamlı geldi bana. Çünkü Ortodoks Hristiyanlığın teslis yorumunda: Baba, Oğul ve Kutsal Ruh iradeleri bakımından birbirleriyle tamamen uyumlulardır. Her şeyi bilme, her şeye gücü yetme halleri, ahlaki mükemmellik gibi kutsallığın tüm özelliklerini birbirleri arasındaki mükemmel sevgi ve karşılıklı bağımlılık sayesinde tek bir varlıkmış gibi karşılarlar. Aşkın Tanrı ile insana dokunan Tanrı bir ve aynıdır. Bunlar Tanrı’dan gelen ya da ondan türeyen şeyler değil, aslında aynı töze sahip oldukları için Tanrı’nın kendisidirler. Yukarıdaki o beyaz tüy; İsa’nın bedeniyle filmdeki baba arasında kurulan benzerliğin üstüne bir katman daha bırakıp aslında eve geri dönen iktidarın ne kadar Tanrısal olduğunu, Kutsal Ruh’la kurulan ilahi uyumu gösteriyordur belki. Neden olmasın?..

Fakat benim de ilk izleyişimde kapıldığım o duygu çok da doğru değil. Film, İncil’in kimi kurucu mitlerini tam anlamıyla tekrarlamanın/yeniden sahnelemenin peşinden gitmiyor; iyi ki! Buna rağmen sözünü ettiğim iktidar nosyonu çok yerinde çıkarılıp devralanmış ve çocuklarla babanın evden ayrılışlarıyla beraber kendisini hemen göstermeye başlıyor. Çünkü babayı, hele ki onun yapıp etmelerini sorun etmeyen, iktidarını hemen ilk anda kabullenen büyük kardeşin, Andrei’nin bakışlarında; tam bir muktedir olarak izlemeye başlıyoruz. Baba alkol alarak araba kullanabilir, motor tamir etmeyi bilir, yemeğini elleriyle parçalayarak ailesine pay eder, ağaç kesebilir, arabasını çamurdan çıkarmayı becerebilir, türlü musibetten onun küçücük dokunuşlarıyla kurtulabilirsiniz; keza birileri paranızı çalarsa, görmesine rağmen önce sadece izler, sonra adalet için mi bilemeyiz ama gider o hırsızı bulur, hatta cezasını veresiniz diye karşınıza bile diker. Dahası kimi sahnelerde görüyoruz ki, bu iktidar kendi sınırlarının ötesinde kutsal bir göze de sahip; çocukların buyruktan ayrıldıkları her anı görebiliyor ve en ufak sapkınlığı (sadece istenileni yapmamak anlamında kullanıyorum) çıplak tokatlarıyla cezalandırabiliyor. Biz de bu iktidar ilişkisinin bir süre çalıştığı, bir noktada çalışmamaya başladığı; iktidarın çaresiz kaldığı ve nihayetinde (kaçınılmaz olarak) yerinden edildiği bir ‘tragedya’ izliyoruz.

Vozvrashchenie
Vozvrashchenie

Ya da Kardeşlik, Zorbalığın Yerine[1]

Muhtemelen senaryo sürecinde üzerine en detaylı düşünülen karakter küçük kardeş Ivan olmuştur. Çünkü babanın kendi elleriyle hazırladığı karşı çıkışları Ivan üzerinden ve çok keyifli ayrıntılarla izleyebiliyoruz. Ivan önce baba demeyi reddediyor. Sonra kabulleniyor. Biraz ileride ise babanın iktidarı kendisini tanıyan bir çift göz göremedikçe ve bu yüzden gaddarlaşmaya başladıkça; -ki en sonunda bir yol kenarında saatlerce terk ediliyor cezalandırılmak için- Ivan’dan daha sert reddiyeler duymaya başlıyoruz: “Neden geldin ki? Sen yokken biz zaten çok mutluyduk.”

Bu bağlamda senaryonun iki kardeş üzerinden, babaya karşı gelişen bariz bir ambivalans inşa ettiği söylenebilir. Aslında bu kavramın psikanalizde çokça kullanıldığını ve fakat tek bir kişide, aynı anda gelişen; sevgi ve korku gibi karşıt duyguların birlikteliğini karşıladığını biliyoruz. Dolayısıyla burada kurulan denklemde iki kardeşe yer verilmiş olması, belki de bunu tek bir kişiyle sinema diline aktarmanın daha zor ve kompleks bir senaryo gerektirmesindendir. Ya da yönetmen yukarıda aktardığım gibi ‘kutsal ve sınırsız iktidar’ nosyonunu içerisinde bulunduğu bağlamdan nasıl çekip çıkardıysa, burada da örneğin Freud’un yazınında bulunabilecek bilinç dışı bir duygu halini senaryoya kendi denklemiyle yerleştirmeyi denemiş olabilir. Freud’u bilerek kullanıyorum; filmin finali nedeniyle, yoksa kavramı tamamen kendisine hasretmek için değil. Bu yüzden Andrei babasının kusursuzluğunu ve onun her şeye yeten koruyuculuğunu hızlıca kabullenirken, hatta bu kabullenişi açık edip, onaylanıp, onun iktidarından pay almayı, şefkat görmeyi mümkün kılarken; Ivan başından itibaren ondan korkan tarafta duruyor, sürekli aslında onu tanımadıklarını, hala ne iş yaptığını bilmediklerini, nereden çıkıp geldiğini açıklamadığını, belki de onları öldürmek istediğini söyleyip duruyor kardeşine.

Vozvrashchenie
Vozvrashchenie

Fakat asıl isyanın patlak vermesine sebep olan bunlar değil. Film ilerledikçe görüyoruz ki küçük Ivan, daha açılış sahnesinde erkek olmanın/yetişkin olmanın gerektirdiği cesareti henüz gösteremese de o yüksek kuleden karanlık sulara kendisini bırakamasa da; işlerin nasıl yürümesi gerektiğine dair hiç de basit kalmayan fikirleri ve dahası babasınınkinden farklı bir biçimde de olsa abisi üzerinde kurduğu incelikli bir iktidarı var. İçindeki reddiyeyi alttan alta besleyen ve Dönüş’ten önce her yönüyle tahmin edilebilir bir hayatları olduğunu bize net biçimde hissettiriyor, hiçbir bilgiyi aktarmasa bile.

Dolayısıyla kendi uğraşıyla ya da değil, annesinin belki de babasına dair anlattığı mitik hikayeler yüzünden ya da değil, nasıl elde edildiği önemli olmasa da bir şekilde hayatın ne olduğuna, ne yapılması gerektiğine dair keskin bir şemaya sahip; bu şema dile getirilmemiş, formüle edilmemiş, kayda geçirilmemiş, resmileşmemiş olsa bile, sadece bir hissiyattan ibaret olsa bile. Bu yüzden abisi babasının bir yetişkin olduğunu hatırlattığında kendilerinin bir eksiğinin olmadığını söyleyebiliyor. Hatta filmde bunun en cisimleşmiş hali, sanırım balık tutmayı bilmesi. Belki bu yüzden geziyi sürekli bir balık gezisine dönüştürmeye çalışıyor ama bu balık tutma seremonisi durmadan erteleniyor.

Vozvrashchenie
Vozvrashchenie

Freud, karşıt duyguların birlikteliğinin birisi üstün gelene kadar mümkün olduğunu söyler. Ivan’ın isyanının yükselişi, eğer Freud’a gidersek Oedipus ya da Kastrasyon kompleksiyle, yani bilindışıyla açıklanabilir gayet, ki filmin buna yönelik çok sahnesi var; daha perdenin ilk aydınlandığı an filme su altında başlamamız, çocukların kuleden dipsiz bir karanlığa atlar gibi çekildiği soğuk renkli ve karanlık sinematografi gibi. Fakat ben bu yoldan gitmek yerine farklı bir benzerliğe yönelmek istiyorum. Pierre Clastres, Fransız bir antropolog, Freud’un Totem ve Tabu’da[2] teorileştirdiği alanda, yani ilksel topluluklarda devletin ya da dinin; başka bir deyişle kutsalla kurulan ilişkiyi tekeline alımş kurumsallaşmış iktidarın kökeniyle ilgileniyor.[3]  Ve şunu fark ediyor, iktidarın topluluktan ayrıldığı, kurumsallaştığı ve yüzyıllardır farklı şekillerde ifade edildiği gibi; efendi-köle, senyör-uyruk, yönetici-vatandaş gibi ikiliklere sebep olduğu bağlam; bu kopuştan önce gayet eşitlikçi biçimde kurulabiliyormuş.

Kimi kabilelerde sözün sahibi olan şef, maddi olarak hiçbir iktidara sahip olmasa da sadece topluluğun nasıl yaşaması gerektiğini hatırlatan, bu yüzden sürekli konuşan kişi olarak kalabiliyormuş. Yani bir bakıma iktidarsız bir iktidar zaten herkesin bildiğini tekrarlayan ve ekstra hiçbir söz etmeyen bir görevi yerine getiriyor Clastres’da. Ve enteresandır bu iktidar, herkesin bildiği sözün dışına çıktığı an topluluk tarafından da öldürülebilir hale geliyor. Topluluğu, yaşamlarını kuşatan o dışsal ve kutsal odak karşısında yeniden eşitleyebilmek, kimsenin ‘farklı’ olmadığını tekrar gösterebilmek adına. Bana öyle geliyor ki Ivan’ın isyanını besleyen ve sona erdiren güdü, bilinç dahilinden ya da dışından, hayatları üzerine bir anda örtülen, babalarına ait bu boğucu ve ‘başka’ söz. Çünkü hangi teorik hatta gidersek gidelim önce şunu kabul etmek gerekir; iktidar, belirli bir bağlamda, sürekli ayakları üstüne kalkan ve sonra tekrar yerinden edilen bir şey olarak karşımızda duruyor.

Vozvrashchenie
Vozvrashchenie

Dönüş’ün finalini hazırlayan sahnede, Andrei denizden geç döndükleri için babadan dayak yerken, ki geç kalmalarının sebebi kendisi değil, Ivan enteresan bir şey yapıyor ve sadece kaçmaya başlıyor. Koşturmaca sonrası bir kuleye tırmanıyor ve ironik biçimde ağlayarak şu sözü söylüyor: “Her şeyi yapabilirim, her şeyi!” Başımda durmadan işlerin nasıl yürüdüğünü söyleyen birisine ihtiyaç yok; hele ki en ufak hoşnutsuzluğunda bütün hiddetini yüzümüzde hissettiğimiz birisine. Ve bu sözü söyledikten hemen sonra, onu almaya gelen babanın düşerek ölmesine sebep oluyor.

Bu noktada babaya duyulan duygu ikircikliği, onu öldürme güdüsü, bilinç dışı bir analizle okunabilir, söylediğim gibi. Fakat bence filmin, en azından bendeki asıl sorusu buraya nasıl geldiğimiz, babanın kaçınılmaz ölümünün hangi yollardan geçilerek gerçekleştiği değil gibi. Senaryo tamamen bunun üzerine kurgulanmış olsa da sanırım asıl soru: Ivan’ın babasını öldüren, onun kutsal ve hiddetli iktidarını yerinden eden karşı çıkışının, babanın üzerinde toplanan sözü, kutsal olanı kendisine aktarmak istemesinden mi; yoksa iki kardeşi yeniden eşit kılmak, yeniden eskiye, güzel ve adaletli olana geri dönme isteğinden mi ortaya çıktığı? Ben her iki durumda da babanın ölümünün kaçınılmaz olduğunu hatırda tutarak, oyumu ikinci seçenekten yana kullanıyorum sanırım. Çünkü ölümün hemen ardından filmin renk paletine ilk defa sıcak renkler girmeye başlıyor. İlk defa güneşi görüyoruz. Dahası çocukların bu ölüme hiç de şaşırmadıklarını, suçluluk duymadıklarını, büyük bir üzüntü yaşamadıklarını, ne yaptıklarını tamamen bilerek sadece babalarını taşıdıklarını şaşkınlıkla izlemeye devam ediyoruz. Campanella’nın şu çok sevdiğim şiiri tekrarlanmış gibi: “Mutlu bir altın çağ olduysa eskiden / Niçin bir kez daha olmasın? / Her şey dönüp dolaşıp / Gelmiyor mu eski yerine?”[4]

Vozvrashchenie
Vozvrashchenie

[1] Bu dize ayrıntısı verilen ve Campanella’ya ait olan bir şiirin son dizesi. Dolayısıyla bana ait değil. Fakat başında yer alan “ya da” benim tarafımdan eklendi, aslında şiirde orada “ve” bağlacı vardı. “Altın Çağ – Tommaso Campanella”, Antoloji.com, (27.07.2022), https://www.antoloji.com/altin-cag-4-siiri/.

[2] Sigmund Freud, Totem ve Tabu, çev. Niyazi Berkes, İstanbul: Çağdaş Matbaacılık, 1998.

[3] Pierre Clastres, Devlete Karşı Toplum, İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 1991.

[4] “Altın Çağ – Tommaso Campanella”.

Bunlar da ilginizi çekebilir

Yorum Bırakın