Postmodern Bir Senfoni: Naked

Yazan: Alper Doğan Bahadır

Postmodernite Aklın Parçalanmasıdır.

Michel Foucault

Mike Leigh

Naked, 1993 yapım yıllı Mike Leigh tarafından yönetilen ve senaryosu yazılan İngiliz sinemasına ait, kara mizah ve dram filmidir. Naked, 1993 yılında Cannes Film Festivali’nde yönetmen Mike Leigh’e En İyi Yönetmen Ödülü’nü, başrol oyuncusu David Thewlis ise En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’nü getirmiştir. Thewlis, filmdeki performansı ile dünya çapında büyük ün kazandı ve birçok sinema eleştirmeninden tam not aldı.

Tiyatro kökenli yönetmen, Naked’ın ilk tohumlarını öğrencilik yıllarında komplo teorisyeni bir öğretmeninden yola çıkarak atmıştır. Johnny karakteri de filmde çoğu zaman ortaya komplo teorileri atarak bunlara sıkı sıkıya bağlanır ve gerçekleşmiş ya da gerçekleşecek kehanetlerden bahseder. Naked’da senaryo, film için küçük bir yol gösterici olmuştur. Diyalogların çoğu doğaçlamadır ve Leigh, filmin çekimlerinden önce oyuncularla provalarda da doğaçlama çalışmaları yapmıştır.

Naked, benzetmeler, ironiler, rastlantılar, saçmalıklar, kehanetler ve komplo teorileriyle dolu, ikili diyaloglar üzerine kurulu, bireylerin toplum içerisindeki yerlerini sorgulayan ve sorgulatan bir film olarak izleyicinin karşısına çıkıyor. Beklenmedik biçimlerde bir araya gelen karakterler, hayata karşı yabancılaşmanın ötesinde kendilerine karşı bile yabancılaşmış, yok olmak ile var olmak arasına sıkışmıştır. Naked, yoğun bir kaos eşliğinde, insan ilişkileri, cinsel sömürü, umutsuzluk, hayatta kalma, iş hayatı gibi konulara kara mizah penceresinden değinir. Kara mizah ya da kara komedi, toplumsal düzeyde ciddi konulara ve kutsal olgulara değinerek, “yalnız güldürmeyi değil, düşündürmeyi ve yergiyi de amaçlayan mizah”(TDK, 2022) türü olarak tanımlanır.

Postmodernizm ve Postmodern Sinema

Modernizm sonrası olarak adlandırılan postmodernizm, birçok alanda kendine yer edindiği gibi görsel ve yazınsal eserler içerisinde de kendine yer bulmuştur. Postmodernizm, düşünceleri ve kültürleri sorunsallaştırarak tartışmalara yol açar, yeni eleştiriler ve yeni görme biçimleri ortaya koyar. “Postmodernizm, kültürel söylemin yeniden tanımlanmasında, heterojenliği ve farklılığı özgürleştirici güçler olarak” öne çıkarır. Parçalanma, belirlenemezlik ve bütün evrensel (ya da sevilen deyimle) bütüncül söylemlere karşı derin bir güvensizlik, postmodernist düşüncenin temel özellikleridir” (Harvey, 1997:21). Modernizm sonrası, postmodernist sinema filmlerinde, kendi kendiyle dalga geçme, yüzeysellik, parçalılık, belirsizlik ve bütüncül söylemlere duyulan güvensizlik hakimdir. Postmodern bir eseri algılama ve alımlama eylemi, gösteren ve gösterilen düzey arasındaki ilişkiyi anlamakla ilgilidir.

Postmodern, filmlerde gerçekliğin parçalanmış öznel görüntüsü düşüncesi, eleştirilerin odağını oluşturur, eserin ötesine değil göstergenin kendisine bakmak gereklidir. Gerçekliğin karşısında durma ve gerçeğin sorgulanabilmesi için film, tüm gerçekliği ile izleyiciye sunulur. “bir postmodern yapıt kurmacanın dokusunu parçalıyorsa, kurmacayı gerçeklikle ilişkilendirmekten ziyade sadece başka bir kurmaca katmanını ortaya çıkarır (Kovacs, 2016:244). Bunun sebebi ise izleyenin de bundan kuşku duyması ve gerçeği sorgulamasının gerekliliğidir. Postmodern filmlerde, izleyicinin alışık olmadığı sinemasal bir dil de yoğun biçimde kullanılır.

Bir Komplo Teorisyeninin Günlüğü

Filmin başkarakteri Johnny Fletcher’ın, Manchester şehrinden Londra’ya gelmesiyle birlikte film başlar. Filmin başlama sekansı postmodernizme gözü yüzeysel bir başlangıçtır. Ne filmin geçtiği şehir hakkında bilgi alabiliriz ne de karakterler hakkında. Film birkaç dakika ileriye sarıldığında, Johnny bir evin kapısının önünde bir kadınla alay eder bir biçimde konuşmaktadır. Yüzeysel insan ilişkilerini de yoğun olarak odak noktasına alan film, Johnny ve Sophie’nin bir anda oluşan samimiyeti ile devam eder, çünkü samimiyet film için tüketilecek bir olgudur.

Yazının bu bölümü, Johnny karakterinin komplo teorilerini ve kehanetlerini ele alacağım bölüm. Yazının başında yönetmen Mike Leigh’in Naked’ın tohumlarını komplo teorisyeni bir öğretmeninden esinlenerek attığını belirtmiştim. Johnny, okuyan,  sorgulayan, düşünen, konuşan ve bir o kadar da çevresindeki insanlarla alay eden bir kişi olsa da yeri geldiği zamanda ciddidir. Johnny, ciddi olduğu zamanlarda ise komplo teorileri üretir ve bu teorileri savunmaktan geri kalmaz. Yönetmen ikili diyaloglar ve Johnny’nin komplo teorileri ve bahsettiği kehanetler üzerinden, savaş, doğa, insan, din, hastalık, ırkçılık, ölüm, yoksulluk, şiddet, suç gibi konulara değinmektedir.

Film içerisindeki en vurucu komplo teorisi ise Adolf Hitler’in Polonya’yı işgal etmesi üzerine kurulu olan, Johnny’nin kendini gerçekleştiren kehanetlerden biri olarak ortaya sürdüğü olaydır. “Nostradamus, 16. Yüzyıl kahinlerinden biriydi ve dörtlüklerinden birinde Hister isimli bir dangalağın Polonya’yı istila edeceğini yazmıştı. Hitler bunu okuyunca, Hister ben olmalıyım deyip Polonya’yı istila etti”. Adolf Hitler Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra geçici bir körlük yaşamıştı ve birçok psikolog bunun nedenini histeri krizine bağlamıştı. Diğer komplo teorisyenleri gibi Johnny karakteri de bu kehaneti Hitler’e yönelik söylenmiş bir kehanet olarak dile getirmiştir. Bu konu üzerinden yönetmen, Hitler’in tüm Avrupa’yı yerle bir eden politikasının saçmalığına değinmiştir.

Johnny’nin film içerisinde ortaya attığı bir diğer komplo teorisi ise güvenlik görevlisini Brian ile aralarında geçen uzun diyalog içerisindedir. Filmde birçok etkileyici diyalog sahnesi bulunsa da en etkileyici ikili diyaloğun bu sekansta geçtiğini düşünmekteyim. Sekans, Johnny’nin Tevrat’tan okuduğu ayet ile başlar ve Brian’ın yaptığı işin basitliği ve saçmalığı üzerinden yapılan zaman ve gerçek olanın ne olduğu tartışmasıyla devam eder. Johnny, kimsenin bir geleceğinin olmadığını savunurken, Brian işten çıktıktan sonra yapacaklarına zaman kaldığı için mutludur.

Johnny, tartışmaya bir komplo teorisi bir kehanet daha ekler, Aziz John’un Esinlenme Kitabı’ndan bahseder. Bu kitap, Yeni Ahit’in kıyameti haber veren bölümüdür Vahiy Kitabı olarak da bilinir. Johnny’nin bahsettiği ayet , “Küçük büyük, zengin yoksul, özgür köle, herkesin sağ eline ya da alnına bir işaret vurduruyordu. Öyle ki, bu işareti, yani canavarın adını ya da adını simgeleyen sayıyı taşımayan ne bir şey satın alabilsin, ne de satabilsin… Anlayabilen, canavara ait sayıyı hesaplasın. Çünkü bu sayı insanı simgeler. Sayısı 666’dır” (İncil, 2008:494) şeklinde biter. Brian, Johnny’nin bahsettiğini konunun saçmalığına değinse de Johnny inandığı şeyin peşinden gider, ayette bahsedilen alım ve satım için gerekli olan işaretin ve sayının barkod olduğunu söyler. Ayetin başlangıcında yerden çıkan, kuzu gibi boynuzları olan, ejder gibi ses çıkaran bir canavardan bahsetse de Johnny, komplo teorisyenlerinin yaptığı gibi ayeti kendisi yorumlamayı tercih etmiştir. Bu kısımda kapitalizme, tüketim toplumuna atıfta bulunulmuştur. 90’lı yıllarda bir komplo teorisi gibi gözüken bu şeylerin çoğu da günümüzde gerçekleşmiştir.  

Johnny’nin en karakteristik özelliği konudan konuya geçmesi ve çok konuşmasıdır. Konuşmaya devam eder ve bir ayet daha söyler, “Üçüncü melek borazanını çaldı. Gökten meşale gibi yanan büyük bir yıldız ırmakların üçte biri üzerine ve su pınarlarının üzerine düştü. Bu yıldızın adı Pelin’dir. Suların üçte biri pelin gibi acılaştı. Acılaşan sulardan içen birçok insan öldü” (İncil, 2008:489) şeklinde biten ayet “Yedinci Mühür ve Altın Buhurdan” bölümüne aittir. Johnny, Pelin Yıldızı ya da pelin otunu Çernobil ile ilişkilendirmiştir. Bu doğrudur Yunancada  “apsinthos” kelimesi pelin anlamına gelir Ukrayna diline de bu kelime çernobil olarak geçmiştir. Küçük bir not, Çernobil kazasının 25’inci yıl dönümünde de “Yıldız Pelin” müzesi inşa edilmiştir. Bu kelimenin gerçekliğini sorguladıktan sonra film ile ilişkisine baktığımızda filmde Johnny’nin komplo teorisi üzerinden değinilen noktanın, insanoğlunun doğaya vermiş olduğu büyük zarar ve nükleer enerjinin getirebileceği yıkım olduğunu görüyoruz. Johnny ile Brian’ın sorguladığı gerçek sonunda noktalanmıştır. Johnny, nükleer yıkımın gerçek olduğunu vurgular ve ekler, “18 Ağustos 1999’da güneş sistemimizdeki gezegenler haç biçiminde dizilecek” sözleri yine yönetmen Mike Leigh’in öğretmenin bahsettiği komplo teorisinin birebir aynısıdır. Öğretmen de sürekli 1999 yılında kıyametin bu şekilde kopacağını dile getirirmiş. Johnny karakteri de konuşmanın sonunda, dünyanın sonunun çok yakın olduğunu ve oyunun bittiğini vurgular.

Parodi ve Alaycı Dönüştürüm

Yazının bu bölümünde Johnny karakterinin alaycı tavrını ele alacağım. Karakterin alaycı tavırlarının anlam ve kapsamının daha rahat anlaşılabilmesi için ise metinlerarasılığın “parodi” ve “alaycı dönüştürüm” gibi kavramlarını kullanarak, postmodern sinema perspektifinden ve kara mizah perspektifinden inceleyeceğim. Johnny’nin alay etmeleri birçok sınırı aşar. Sınırın aşılması da filmi kara mizah kategorisini sokar. Çünkü Johnny, ölüm, hastalık, din, gibi çok hassas konularla sıkça alay eder ve bu durumdan hiç rahatsız değildir.

Metinlerarasılık, “Kabaca iki ya da daha çok metin arasında bir alışveriş, bir tür konuşma ya da söyleşim biçimi olarak anlaşılır ve tanımlanır”(Aktulum, 2011:452). Görsel, yazınsal ya da işitsel bir metnin yeni bir metinde, yeni bir biçimde var olabilir. Metinlerarası ilişkiyi anlamak ve kavramak için ilk metnin izlerini sürmek ve son metin ile girdiği ilişkiyi ortaya koymak gerekir. Naked filmi de birçok yazınsal ve görsel metin ile etkileşime girmiş, görsel bir metindir.

Parodi, “konusu soylu bir metnin sıradan bir konuya indirgeyerek dönüştürülmesine verilen ad” (Aktulum, 2011:479). Film içerisindeki soylu metnin, sıradan bir konuya indirgemesi, Tevrat ve İncil ekseninde yapılır, saygı uyandıran ve yücelik taşıyan bu metinler Johnny’nin sık sık dilindedir. Johnny’nin postmodern gaz odası diye bahsettiği, güvenlik görevlisi Brian’ın çalıştığı yerin kapısında okuduğu Tevrat ayeti çok ilginçtir. Ayet şu şekildedir, “ona uymayacaksın, ve onu dinlemeyeceksin; ve gözün ona acımayacak, ve esirgemeyeceksin; fakat onu mutlaka öldüreceksin; onu öldürmek için önce senin elin, ve sonra bütün kavmin eli onun üzerinde olacak. Ve ölsün diye onu taşlayacaksın Ona acımayacaksın”(Tevrat, 2018:201). Bu ayeti okurken Brian, Johnny’nin dikkatini dağıtır ve kaldığı yeri unutan Johnny sinirlenerek gök yüzüne bakar ve ekler, “neden beni terk ettin? Lanet Olsun!” Bu söz İsa’ya aittir ve çarmıhta ölümü beklerken söylediği, son sözdür. Ölüm ile ilgili olan ayet ise özenle seçilmiş bir ayettir, Tevrat’ın on emirinden biri “öldürmeyeceksin”dir. Fakat ayet öldürme biçimini dahi betimlemektedir. Kara mizah tam olarak bunu yapar, toplumun en hassas olduğu konuları eleştiri getirir.

Alaycı Dönüştürüm, “bir yapıtın konusunu ve/ya içeriğini değiştirerek daha çok ciddi bir yapıttan gülünç ve eğlendirici bir yapıt türetmek” (Aktulum, 2011:415) olarak tanımlanır. Mike Leigh, yine bir İngiliz yönetmen olan Alfred Hitchcock’un Sapık filminin alaycı dönüştürümünü yaparak, modern sinemanın önemli filmlerinden biri olan Sapık (1960)filmi ile alay etmiştir. Johnny’nin kafede tanıştığı ve evine gitti kadına “annenin kıyafetlerini giyip bana saldırmayacaksın değil mi?” sözü Sapık filmine göndermedir. Kızın evinde geçen sekans ayrıca klostrofobi uyandıracak derecede dar kadrajlar kullanılarak çekilse de Johnny’nin alaycı tavırları kara filmlere özgü bu basık mekanı yabancılaştırarak yıkmıştır.

Postmodernist ürün, şakacıdır, kendi kendiyle dalga geçer, hatta şizoiddir; aynı zamanda, yüksek modernizmin gösterişsiz kendine yeterliliğine, ticareti ve meta biçimini arsızca kucaklayarak tepki gösterir. Kültürel geleneğe karşı tavrı saygısız bir pastiş görünümündedir; kasıtlı olarak amaçlanışının derinlik yokluğu, her tür metafizik ağırbaşlılığın altını oyar.”(Harvey, 1997:21).

Yönetmen Mike Leigh, Johnny karakterini sivri zekalı, dikbaşlı, öğretmenlerinin yüz çevirdiği bir öğrenciye benzetir. Johnny gerçekten de çok okuyan, entelektüel ve bir o kadarda asi bir karakterdir. Konuşmaları alaycı olsa da zekasını hep ön plana çıkartır. Johnny sorgulayan ve sorular soran bir karakterdir ve birçok konuya karşı tepki gösterir ve bu tepkiler abartılıdır. Johnny’nin alay ettiği diğer konulara baktığımızda ilaç dolabını kokteyl dolabına benzetmesi, Zimbabwe’de olan Sandra’nın oradan hepatit b hastalığını getirebileceği düşüncesi, Ay’a çıkmak için uğraşılmasının saçmalığı, Sophie’nin korsesini açarken Zekeriya Peygamber ile dalga geçmesi, evrim teorisi ile dalga geçmesi, Tanrı ile dalga geçmesi ve nefret dolu bir Tanrı olduğunu belirtmesi, Sophie ile birlikte olduktan sonra umarım sana AIDS bulaştırmamışımdır demesi gibi birçok ciddi konuyla dalga geçtiğini görüyoruz.

Johnny ve Diğerleri

Naked filmi tek bir karakter üzerinde ilerliyormuş gözükse de film içerisindeki diğer karakterler de filmin anlam bütünlüğüne büyük katkılar sunarak anlatının desteklenmesine katkıda bulunur. Johnny’nin eski sevgilisi Louise bir dosya memurudur tekdüze olan hayatı Johnny için alay konusudur. Ne iş yaptığı belirsiz olan Sophie, hayatı günü güne yaşamaktadır. Hemşire olan Sandra, film içerisinde Johnny’nin neden bu kadar çok dalga geçtiğini merak eden tek kişi olarak, Johnny’nin en büyük sorunun saçma sorular sorup, sorgulamak olduğunu dile getirmiştir. Kimi zaman Jeremy Smart kimi zaman ise Sebastian Hawles olarak karşımıza çıkan karakter, narsist kişilik bozukluğu sahip, film içerisindeki en belirsiz karakterdir.

Sophie ile Johnny, tanıştıktan hemen sonra Sophie, Johnny’den hoşlanır ve bu hoşlanmaktan da öte saplantılı bir aşka evrilir. Sophie’nin Johnny’ye karşı olan bu hayranlığı 90’lı yılların “cool” kavramı ile ilişkilidir. Cool kişi, başaklarına karşı hayranlık, gizem ve keşfetme arzusu uyandıran, başkaları tarafından kısıtlanamayan, kendine özgü hal ve hareketleri olan kişi olarak tanımlanabilir. Cool oluş, insanın yarattığı kültürel malzemelerde kendiliğinden var olan değil, insanların ona yüklediği anlamdır. Sophie, Louise ile Johnny’nin tekrar yakınlaştığını gördüğünde bir anda evi terk eder ve gider, çünkü Sophie bomboş hayatına yüklediği o anlamın da bomboş olduğunu fark eder.

Louise, şehir insanın mutsuzluğunun, umutsuzluğunun sembolü olarak film içerisinde varlığını sürdüren bir karakterdir. Suskundur ve sık sık düşüncelere dalamış bir biçimde görülür. Sophie’nin aksine aklı başında bir kişidir, Londra’ya gelerek kendine bir yaşam kurmuş ve özgür olmak istemiştir. “Postmodern pratikte, özgürlüğün anlamı tüketici seçimidir. Özgür olmak için öncelikle tüketici olmak gerekir. Bu öncelikli koşul, milyonlarca insanı özgürlüğün dışında bırakıyor” (Bauman,  2003:349). Belirttiğim gibi kendine ait bir hayat,  özgürlük kazanmak ve yaşam bir yaşam biçimi kazanmak istediği için büyük şehre gelen louise tam da bu yüzden Johnny tarafından eleştirilir. Johnny, louise’in bu yaşam tarzını eleştirir ve onunla dalga geçerek bu yaşam tarzının çok acınası olduğunu dile getirir. Bu noktada eleştiri çok basittir, özgür olmak için tüketmek, tüketmek için de kapitalin bir halkası olunmalıdır.

Jeremy G. Smart ya da Sebastian Hawles karakterinin film içerisindeki en ilginç karakter olduğunu düşünüyorum. Jeremy’nin en belirgin özelliği narsist kişilik bozukluğuna sahip olması ve hedonist olmasıdır. Benmerkezci bir tutum sergileyerek, kendini herkesten üstün görür, insanların çizmiş olduğu sınırları aşmaya çalışır ve bu karakter film içerisindeki cinsel sömürünün de sembolüdür, kadınlara isimlerini bile sormaz, kadınlar üzerinde denetim kurmak ve onları baskı altına almak ister ve bu konuda ilginç sorular sormak haz aldığı bir davranıştır. Jeremy, Sophie üzerinde denetim kurarak ona cinsel istismarda bulunmuştur. Adalet sisteminin farklı işlediği söylemi bu istismar olayı çevresinde kurgulanmıştır. Olay sonrası Louise ve Sophie, onu evden göndermek isterler fakat, o zengin takım elbiseli bir adamdır. Onların ise evinin her yeri uyuşturucu artıklarıyla doludur. Polisin onları dikkat almayacağını düşünürler ve bundan vazgeçerler.

Jeremy karakterinin film içerisinde kurduğu bir replik çok dikkatimi çekti bu replik şu şekildedir, “Hiç intihar etmeyi düşündün mü? Ben intihar edeceğim. 40. ygünümde. Hâlâ hayatta olursam. Ben yaşlanmak istemiyorum.” Jeremy kendini kutsal bir kişilik olarak görmektedir. Kutsal kitaplarda 40 önemli bir eşiktir ve yönetmen Mike Leigh, film içerisinde kutsal kitapları yoğun bir biçimde kullanmıştır ve kutsal olanı yoğun olarak tiye almıştır. 40’ın sayısının kutsal kitaplarda başlıca kullanımları şu şekildedir,  Yahya çölde 40 yıl kalmıştır. Yahudiler 40 yıllarını ormanda geçirmiştir. Muhammed 40 yaşında peygamber olmuştur. Nuh Tufan’ı 40 yıl sürmüştür ve yağmur 40 gün yağmıştır. Musa Tur Dağı’nda 40 gün kalmıştır. İsrailliler 40 yıl çölde dolaşmıştır. Davut 40 yıl tahtta kalmıştır. Süleyman 40 İsrail’i yönetmiştir. Bu örnekler çoğaltılabilir.

Son

Filmin sonlarına doğru ev içerisinde kaos tavan yapsa da genel olarak filmin ritmi düşmüştür. İlk olarak Jeremy evden gider ve bir daha görülmez.  Sophie büyük bir yıkım yaşar çünkü Johnny ile Louise yakınlaşmıştır ve bunun sonucu olarak da Sophie evi acı içinde terk eder. Johnny ile Louise Manchester’a dönme kararı alırlar, Louise işe uğramak için evden çıkar ve bir daha görünmez. Johnny, filmin başında dayak yememek için Manchester’dan Londra’ya kaçmıştır fakat dayağı burada yemiştir ve kötü haldedir buna rağmen topallayarak evden çıkar ve yola koyulur nereye gittiği belirsizdir son sahne özgürlüğe açılan kapı gibidir.

Kaynakça
  • AKTULUM, Kubilay (2011). Metinlerarasılık//Göstergelerarasılık. Ankara, Kanguru Yayınları.
  • BAUMAN, Zygmunt (2003). Modernlik ve Müphemlik, çev. İsmail Türkmen,  İstanbul, Ayrıntı Yayınları
  • FOUCAULT, Michel (2011). Felsefe Sahnesi, çev. Işık Ergüden, İstanbul, Ayrıntı Yayınları.
  • HARVEY, David (1997). Postmodernliğin Durumu, çev. Sungur Savran, İstanbul, Metis Yayınları.
  • KOVACS, A. B. (2010). Modernizmi Seyretmek:Avrupa Sanat Sineması 1950-1980, çev. Ertan Yılmaz, Ankara, De ki Yayınları.
  • Tevrat (2018). Ankara, Dorlion Yayınları.
  • İncil (2008). İstanbul, Yeni Yaşam Yayınları.

Bunlar da ilginizi çekebilir

Yorum Bırakın