Malina Filmine Politik Bakış

Yazan: Feyza Delibalta

Malina, 1971’de şair, yazar, denemeci ve çevirmen olan Ingeborg Bachmann tarafından yazılıp, 1991’de Werner Schroeter tarafından film haline getirilen postmodern bir drama filmi. Protogonist karakterin zihinsel çöküşü anlatılırken masallara, çeşitli sembolik anlatımlara (ayna, duvarlar, yeniden kurgulandığı belli bir gerçeklik, yangın) başvurulması, zaman olgusunun parçalar haline getirilerek bir delilik nöbetinin gerçekçi anlatımı postmodern denebilmesi için gerekli koşulları tümüyle filme kazandırıyor.

Malina filminin politik yorumlanması üç başlık altında incelenebilir :

  1. Bu dünyada mümkün olmadığını bildiğimiz halde yüce bir düzen ideali için çabalamak
  2. Kurban rolünü rolünü reddederek üstünlük için savaşmak ve şiddetten kaçınmaya çalışmak
  3. Faşist güçlerle savaşarak ve ütopik fikirleri besleyerek duygusal sınırlarımızı genişletmek [1]

1. Bu dünyada mümkün olmadığını bildiğimiz halde yüce bir düzen ideali için çabalamak

Isabelle Huppert’in canlandırdığı “bilinmeyen” kadının (jenerikte die Frau olarak geçer, ben de bu şekilde kullanacağım) özel alanının Malina (Mathieu Carrière), Ivan (Can Togay) ve babası (Fritz Schediwy) tarafından işgali, ancak kendisinin onların özel alanına hiç veya izin verildiği ölçüde bir kısmına dahil oluşu film ve kitaptaki ana çerçeveyi oluşturan olgudur. Özel alan, bir bireyin üzerinde genellikle bir dereceye kadar otoriteye sahip olduğu, hükümet veya diğer kamu kurumlarının müdahaleleriyle engellenmeyen bir sosyal yaşam alanıdır. Malina’nın yazarı Ingeborg Bachmann’a göre kamusal alan ile özel alan arasındaki ayrım problemlidir: çevresindeki erkek bireylerin özel alanına gösterdikleri saldırganlıklar faşizmin kamusal alan travmalarıyla birleşir.

Frau’nun erkekleri özel alanına dahiliyetiyle çabaladığı yüce düzen ideali, karşı tarafın dahiliyetiyle değil işgaliyle sonuçlandığından kısır bir çabadır. Dışta kalma Can Togay’ın canlandırdığı Ivan’ın Frau’nun özel alanına sınırsız dahiliyeti karşılığında Frau’yu bir kereliğine lütufmuş gibi çocuklarıyla tanıştırmasında görülebilir. Bu işgal ve dışlanma olgusu karşılıklı ilişki şansını yok eder, Frau’nun ‘aşk ‘virüsü’ olarak adlandırdığı şeye katkıda bulunur ve (Frau’nun) benlik duygusunu aşındırır.

Malina

2. Kurban rolünü rolünü reddederek üstünlük için savaşmak ve şiddetten kaçınmaya çalışmak

Filmde başvurulan ayna görüntüleri, Frau’nun kişiliğinin değer verdiği erkekler tarafından bölünmesini; elleriyle duvarları, Ivan’ın bacaklarını tırmalaması dış dünyadaki şiddetten ve kendi zihninden kaçışının mümkün olmadığını ifade eder. Babası, Ivan, ve Malina’yla olan ilişkisi ise onların özel alanına dahil olmaya çabalayarak bir üstünlük kurmaya çabalamasından ibarettir. Ancak sonuçta babasından gördüğü fiziksel ve psikolojik şiddetin üstesinden gelemeyip sonraki ilişkilerinde de kurban haline gelen bir kadın çıkıyor. Duyguları ve kıyafetleriyle (Malina ondan siyah elbise giymesini istiyor sürekli, ve sonlara doğru Frau’nun kıyafetlerini kestiğini ve yaktığını görüyoruz) daima incelenen ve şekillendirilen bir kadın. Zihinsel çöküşüne sevdiği erkekler çok yakından şahittir; kendisi ise, onlar hakkında tamamen bilgisizdir. Üstünlük hayalinin yıkılmasında rol oynayan etkenlerden biri bu dışta kalma olgusudur. Kadınların erkek-egemen dünyada en sonunda kişiliksiz olmaya kadar sürüklenmeleri, Frau’da tanık olduğumuz zihinsel süreçlerde şizofreninin son haliyle anlatılıyor.

Öyledir. Oyun olmadan her şey ters gider.

Ivan Frau’ya

3. Faşist güçlerle savaşarak ve ütopik fikirleri besleyerek duygusal sınırları genişletmek

Malina

“Hiçbir zaman mutlu değildim, ama güzelliği gördüm!” Film süresince onu çevreleyen olumsuz güçlere karşı koymak için, Frau bir peri masalı dünyasını sürdürmeye çalışır: bu dünyada kadın ve erkek, kamusal ve özel alanlar arasında kendi bedeni ve zihni üzerindeki egemenliğini yeniden kazanabildiği üçüncü, ütopik bir devlet kurar [2]. Ancak, belli bir noktada, kurgusal inziva gerçekliğiyle birleşir: film ilerledikçe Frau’yu ütopyadan uzak bir dünyada, sonunda bir yangının ortasında buluruz.

Ancak Frau’nun zihninde tanık olduklarımız, kadının genel varoluşunda varacağı son nokta değildir. Werner Schroeter, filmin sonunda Frau’nun yanan evde ölüme terkedilişiyle o noktayı çoktan aştığımızı söylüyor. Yangın devam edecektir, Malina gibi bir erkek hayatında var olsa da olmasa da. Tek bir farkla, Malina’nın gidişi acıyı katlanılmaz hale getirecektir. Romanda Frau “bilinmeyen bir adam tarafından öldürülen bilinmeyen bir kadın” olacağını öngördüğünü söyler.

Başvurular

[1] https://scholar.harvard.edu/files/nbegus/files/begus_fascism_vs._utopia_in_ingeborg_bachmanns_malina.pdf
[2] https://www.frieze.com/article/architecture-fascism-ingeborg-bachmanns-malina

Bunlar da ilginizi çekebilir

Yorum Bırakın