Kurak Günler: Çürümenin Dili

Yazan: Semiha İktüeren

“Lakin işte görüyorum ki bir çanak suda bir damla zeytinyağı gibiyim. Ne karışıyorum ne de dibe çökebiliyorum”

Yaban

Taşra neresidir? Bu film için diyebiliriz ki taşra her yerdir. Yakup Kadri’nin tüm romanlarında taşra ve şehir yaşamı karşıtlığı vardır. İnsan yaşadığı yere benzer sözlerinin en belirginini “Hüküm Gecesi”nde görürüz. İstanbul’da yaşayan ve entelektüel bir yazar olan Ahmet Kerim, siyasi sürgüne Sinop’a gönderilir. Fransızca okuduğu makaleler ya da takip ettiği siyasi krizler artık ona bir şey ifade etmez. Oradaki yaşamını “yağı bitmiş bir kandil” olarak tasvir eder. Artık ışığı gitmiş sadece gölgesi kalmıştır. Kahve önü tavla sohbetlerinin aşığı ve şehre gönderilen hasret mektuplarının yazarıdır. Çünkü oranın yazılı olmayan kuralları bu yaşamı sis perdesi gibi yavaş yavaş hayatına sokar. Aksi takdirde Emre ya da Ahmet Celal gibi “yaban” olmayı göze almak lazımdır. Filmi izlerken “yaban” olmayı göze almanın zorluğunu düşünüyor insan. Emre’nin ödediği bedellerin karşısında konforunu seçen hâkim ve doktor evliliği… Taşranın yazılı olmayan kurallarına itaat etmek… Emin Alper’in buradaki taşrası tüm bir ülke tasvirini barındırıyor. Toplumsal çürümenin psikosomatik etkisi olarak toprağın çökmesi sonucu oluşan obruklar… Toprak bize kendi diliyle çürüdüğünü söylerken onu görmezden gelen gözler…

İtiraf etmem gerekirse Kurak Günler’e gitme konusunda bir heyecana sahip değildim. Sebebi de taşra ve erkek sorunsalını sinemamızda görmekten artık sıkılmış olmam. Taşra sineması, tüm şehir sorunsallarını görmezden gelip estetik kadrajlar uğruna kolaycılığa kaçalım denilerek çekim yapılmış bir plato etkisi yaratıyor artık. Ama filmi izlediğimde yanıldığımı ve Emin Alper’in sinemamız adına heyecan verici ve orijinal bir filme imza atmış olduğunu gördüm.

“Tüm katiller cezalandırılır, tabii büyük sayıda ve trampet sesleri eşliğinde öldürmedilerse.”

Voltaire

Film kasabaya bir yabancı/savcı gelir klişesi ile başlar. İdealist bir savcı olan Emre, bu taşranın kurulu düzenini ve düzen koruyucularını rahatsız eder. Ama onlar kasabaya birinin gelmesine alışkın koruyucular olduğu için Emre’ye detaylarını hatırlayamadığı bir gece yaşatırlar. Bu gece, Emre’nin gerçeğin peşinden giderken kendisini keşfetme yolculuğuna dönüşür. Ama bu yolculuk “Green Knight”ın yolculuğu gibi epey tehlikelerle örülüdür. Emre’nin varlığını sürdürebilmesi için tüm insanlar gibi bir bakışa, aynaya ihtiyacı vardır. Bunu da Murat sağlayacaktır. Emre bu aynaya ihtiyaç duymaktadır ama her bakış gibi kendini görürken bir yandan da gözetlenen hissinden kurtulamaz. Hem muhtaç hem de maruz kaldığı bir varlığa dönüşür bu bakış. Emre kendini keşfederken bu bakışın baştan çıkarıcılığına kapılır. Türkiye sineması adına iddialı bir anlatıma imza atan Emin Alper’in her şeyi belirsizlik üzerine kurması ayrıca film boyunca tedirgin olmamız sağlıyor.

Peki Murat’ın cinsel yönelimi tüm taşra erkekleri tarafından bilinmesine rağmen neden Emre kadar doğrudan bir girişim ona yönelmez? sorusunu düşündüğümüzde taşranın bizden ve dışarıdan olana dair farklı tutumunu/iki yüzlülüğünü görürüz. Murat ne kadar asi/muhalif de olsa o köyün çocuğudur. Geçmişi ve şimdisi de bilinendir. Ayrıca eril zihnin buradaki temsili için cinsel yönelimi nedeniyle ciddiye alınmaya değer görünmez, tıpkı taşrada kadın olmak ve görünmemek gibi… Ama Emre dışarıdan gelen/erkek ve bilinmeyendir. Taşrada bilinmeyen korkutur. Bu yüzden öteki olması uzun sürmez. Yaratılan bu öteki karşısında safları sıklaştırmak çok daha kolaydır. Artık ilk taşı en günahsız olan atabilir. Ritüel kurbanını bulmuştur.

Bir Eğlence Aracı Olarak Şiddet

Film avlanan bir yaban domuzunun tüm sokaklarda arabanın arkasına bağlanarak gezdirilmesi ile başlıyor. Sürüklenen domuzun bıraktığı kan izleri tüm sokakları sarar. Ölü ve kanlar içinde bir domuzun arkasında koşturan ve bu görüntüden eğlenen bir kalabalığı izleriz. Bunun kamusal bir
eğlenceye dönüşmüş olması Emre için olduğu kadar izleyici için de dehşet vericidir. Çünkü bir izleğin içinde biz de dışarıdan gelen öteki olanızdır. Yabancı için bu görüntüler kan dondurucudur. Şiddetin meşruiyet kazanıp eğlence olarak nasıl araçsallaştığını izliyoruz. Taşrada tüm yabanların başına bu vahşetin gelme olasılığını hissediyoruz bir göz dağı gibi… Kalabalığın ezici gücü filmin her karesinde bizi sarsıyor.

Linç kültürünün yarattığı şuur kaybını en ince detayları ile bize sunan “Act of Killing” belgeselinden de bahsetmemiz belki burada yerine olabilir. 1965-1966 yılları arası Endonezya’daki toplu katliamlara katılan kişilerin görüşleri ve eylemlerini mercek altına alır. Ve biz bu belgeselde bazı katliamcıların yaptıklarını haklı çıkarmak için sebepler bulduğunu, bazılarının ise olan bitenden habersizmiş numarası yapmasını izleriz. Açık olan şey, her birinin işkence görmüş birer ruh olduğu, yaşananları hafife alma çabaları, dinlenirken keskin bir tezat oluşturur. Kurak Günler’de suç ve suçu yaratan karakterlerin istismar ile sonuçlanan o belirsiz geceyi bir eğlence biçimi olarak hafife aldıkları gibi…

Çoğunluğun Gözetleme Hazzı

Film ismi ile müsemma suyun sıklıkla kesildiği kurak ve sıcak bir yerde geçer. Emre bu sıcaktan bunaldığında göle gider ve mayosu ile suya girer. Bu sahnelerin çıplaklığın baştan çıkarma ya da zayıf görünme ile bir ilintisi olması konusuna biraz eğilmek gerekir. Âdem mitini hatırlayacak olursak orada çıplaklık savunmazlığı çağrıştırır. Ademin çıplaklığını örtme gayesinin altında şiddetin tezahürü bakışlardan korunma refleksi de vardır. Çünkü mitte ve tarihsel serüvende “çıplaklık ve onur birbirine zıt iki unsurdur; şiddeti uygulayacak gereçleriniz, örneğin tolganız, kargı ya da kalkanınız yoksa yani çıplaksanız savaşamaz, şiddeti uygulayan değil, şiddete maruz kalan birisi konumuna itilir ve pasif olarak konumlandırılarak tüm normların belirlediği çizginin dışına çıkmış olursunuz” Emre’nin taşranın kural koyucuları tarafından tüm halka göl kenarı fotoğraflarının servis edilmesi de onun için yazılan mağdur dilin temsilidir.

İnsanlığın bu trajedisini yüz yıllardır Walter Benjamin’in Klee’nin Angelus Novus’una baktığı gibi şaşkınlıkla ve korkuyla izliyor ve deneyimliyoruz. Tedirginiz ama yalnız değiliz. Angelus Novus da bizimle. İçinde bulunduğumuz çağın ve ülkenin belirsiz ve boğucu atmosferini de göz önünde bulundurursak izlemesi zor bir film. Emin Alper de bunun farkında olacak ki film boyunca bizi katastrofik ortamdan umutlu bir finalle yolcu ediyor.

“Angelus Novus” P. Klee tablosu , sabit bir şekilde tefekkür ettiği bir şeyden uzaklaşmak üzereymiş gibi görünen bir meleği gösterir. Gözleri bakıyor, ağzı açık, kanatları açık. Tarih meleği böyle resmedilir. Yüzü geçmişe dönük. Bizim bir olaylar zinciri gördüğümüz yerde, o tek bir felaket görüyor, enkazı enkaz üstüne yığıyor ve onu ayaklarının önüne fırlatıyor. Melek kalmak, ölüyü uyandırmak, parçalanmış olanı onarmak ister.” Walter Benjamin “Tarih Felsefesi Üzerine Tezler” 1940

Bunlar da ilginizi çekebilir

Yorum Bırakın