Ana sayfa Sinema Film Eleştirileri “How to Change the World” ile Dünyayı Değiştirebilir miyiz?

“How to Change the World” ile Dünyayı Değiştirebilir miyiz?

Soğuk Savaş yıllarında dünya nükleer silahlanma yarışını her şeyin önünde tutarken birçok ülke nükleer silah denemesi gerçekleştirmekteydi. Bu ülkelerden biri olan Amerika, Nevada ve Amchitka’da denemeler yapma kararı almıştı. Özellikle Amchitka’daki bir megatonluk deneme olan Milrow, Vietnam Savaşı ile halihazırda değişmeye başlayan siyasi iklim, yarattığı sismik etki ve de çevreye verdiği zarar sebebiyle negatif bir algı toplamıştı. Beş megatonluk bir denemenin yapılacağı haberi duyulduğunda denemelere karşı olanların da sesleri duyulur hale gelmeye başlamıştı. Bu seslerin arasında 1969’da kurulmuş olan “Don’t Make a Wave” isimli aktivist bir komiteden aralarında gazeteci, fotoğrafçı, gemici, bilim insanı olan 13 kişilik bir grup bir gemiye binip Amchitka adasına doğru yola çıkma kararı aldı. Fikir basitti; gemidekiler Kanada vatandaşı olduğu için Amerikan Donanması herhangi bir yaptırımda bulunamayacaktı ve gemi olay yerinden uzaklaşmadığı için test gerçekleştirilemeyecekti. Ancak bu plan, komiteyi de 13 kişilik grubu da beklenmedik şekilde beklentilerinin çok ötesinde bir hareketin parçaları haline getirdi. 1971 yılında gerçekleşen “Tanık olmak” adı verilen bu pasif direniş türü vesilesiyle Greenpeace kurulmuş oldu.

How to Change the World, bu kuruluş hikayesini Greenpeace’in kurucusu olarak bilinen Bob Hunter’ın yazılarını, Greenpeace’in daha önce hiç görülmemiş olan 16mm’lik kamera kayıtlarını ve kurucu üyelerle yapılan röportajları derleyerek izleyenlere sunmakta. Greenpeace’in ilk 10 yılını anlatan bu projede yazar/yönetmen Jerry Rothwell’in ve editör James Scott’un en önemli adımı anlatımını çaktırmadan kronolojik yaparken örgütün ve bireylerin yaşadıklarına paralel şekilde başlıklandırması. Bu şekilde alışıldık giriş, gelişme ve sonuç döngüsünü ilgi çekici hale getirip dünyanın nasıl değiştirilebileceğine ilişkin beş farklı kural sunması.

İlk kural olan “Akıl bombası yerleştir.”, faks makinesinin bile icat edilmediği bir dönemde bir hareketi küresel hale getirme çabasına ilişkin. Amchitka’da medyanın önemini çok daha iyi anlayan gazeteci yazar Bob Hunter, “dünyayı kamerayla değiştirmek silahla değiştirmekten çok daha kolay ve çok daha etkilidir.” mottosunu iyice benimsemişti. Nitekim kamuoyunun artan tepkisi ile nükleer denemelerin beş ay kadar kısa bir süre ardından topyekün iptal edilmesi bu düşünceyi destekler nitelikteydi. Dolayısıyla örgütün ikinci pasif direnişi olan kaçak balina avcılığına ilişkin gösterilerinde kameraların önemli anları kayıt altına alması için uğraştı, ortalama 20 saniyelik kayıtlar alıp bunların telefon sinyalleri ile Amerika’dan, Japonya’dan ve hatta Yeni Zelanda’dan bile erişilebilir olmasını sağladı. Bu sayede günümüzün “Fridaysforfuture” hareketinin modern teknoloji ile yakaladığı etkiye erişip çeşitli ülkelerde lise öğrencilerinin farkındalıklarını arttırdı. Bu şekilde viral olup “yaklaşık 14 milyon insanın” gemide olmasını sağladı.

İkinci kural “Sözlerine bedenin eşlik etsin.” ise bütüncül davranabilmek adına karar vermeyi ve kararları uygulamayı sembolize ediyor. Örneğin Hunter, kişisel hayatında gazeteci miyim yoksa Greenpeace’in kurucusu mu ikilemini geride bırakıp kendini tamamen Greenpeace’e adamaya başlar. Örgütsel manada ise üyeler, tanık olma halini bir tık daha ileriye götürüp kaçak balina avcılarını durdurmak adına zodyaklarını balinaların ve balina avcılığı yapan Rus gemilerinin arasına sürdüğünde yerleşmeye izleyiciler için anlamlanıyor. Avcılar zıpkınlarını örgüt üyelerine çevirdiğinde dahi sakınmamaları ve bu anların kaydedilmiş olması çevre adına farkındalık yaratabilmek için şiddet içermeyen gösterilerde bulunduklarının bir kere daha altını çiziyor. Hatta ilerleyen dakikalarda aynı bedensel pasif direnişi fok balıklarının zalimce avlanmasına karşı yinelemeleri kuralın tutarlılığını göstermekte.

Üçüncü kural “Başarıdan kork.” örgütün görünürlüğünün, gösterilerinin pozitif şekilde ilgi toplaması ve de gönüllü olmak isteyen sayısının artması ile kendini gösteriyor. Ofis açmak için küresel bazda başvurular yapıldıkça potansiyel bağış miktarı da artmaktaydı. Bu noktada Hunter, yüksek sesle “Parayı esas almaya başlarsan kısa sürede sıçarsın.” diyerek muhtelemen hem kendini hem de örgütü dizginlemeye çalışıyordu. Amerika, Asya ve Avrupa’da 20 farklı ofis kurulduğunda Hunter, yönetici ve karar mercii olmanın beraberinde getirdiği güçten korkmaktaydı. Bir yandan güç ile nasıl başa çıkabileceğini düşünürken bir yandan da üyeler arasındaki ego savaşları kendini göstermeye başlamıştı. Nitekim en zayıf halka daima kişinin kendisi olacaktır; egolar, kişisel ilişkiler daima amaçların önüne geçme tehlikesi taşır. Belgeselin bu aşamasında Patrick Moore ile Paul Watson arasındaki gerilim odak noktası haline gelmekte zira Watson yeni protestonun fok balıklarının zalimce katledilmesi ile ilgili olmasını ister. Örgüt bunun için yeterli fon olmadığını söylediğinde Watson bireysel olarak fon bulabileceğini söyler. Bunun üzerine protestonun yapılması için yola çıkıldığında Hunter, bu protestoda büyük şirketlere değil sıradan Kanadalı halka karşı olduklarını fark eder. Bu durum medyada yanlış lanse edilmelerine sebep olacağından insiyatif alarak yerel avcılarla anlaşarak sadece tanıklık etmek istediklerini belirtir. Fokların öldürülüşlerini, yavrularının sürüklenişini izleyen anne fokları, iki dakika önce hayatını kaybetmiş müstakbel kürk yığınlarını kaydettiler. Ancak tanıklık ettikleri şeyin, sadece kenarda durup fotoğraf çekilemeyecek kadar canice olduğunu fark ettiklerinde (ya da yeterli kanıtları topladıklarında) derileri toplayan geminin önünde durma fikri geldi Hunter’ın aklına. Paul ile birlikte önünde durdukları gemi durmuştu. Protesto işe yaramıştı ancak şimdilik. Ayrıca üyeler arasında yapılanın yeterli olmadığını, Hunter’ın yeterince cesaretli davranmadığını düşünenler de artmıştı. Çünkü kimilerine göre tanıklık etmek korkaklıkla eş değerdi.

Dördüncü kural olan “Devrim organize olamaz.” örgüt bireyleri arasındaki sıkıntılara rağmen örgütün büyümeye ve ses getirmeye devam ettiği düşünüldüğünde ayet mantıklı bir başlık. Bu noktada hem aynı örgütten olup hem de bireysel olma çabasına sahip yeni ve eski üyeler arasındaki uyumu sağlamak giderek zorlaşıyordu. Patrick örneğinde olduğu gibi örgüt büyüdükçe üyelerin sesleri arasındaki farklılıklar da büyüdü. Ardından kaçak balina avcılığının engellenmesine yönelik yeni protestoya CIA’de dahil oldu. Zira örgütün bilgiye ve de yakıta ihtiyacı vardı. Ancak bilgi kaynakları net değildi ve de maddi durumları iyi değildi. CIA açısından bakıldığında ise Soğuk Savaş halen sürdüğünden ötürü Rus’ların illegal işlerinin ifşa edilmesi işlerine geliyordu. Fakat bu durum ortaya çıktığında üyeler arasında Hunter’a karşı oldukça sert çıkanlar oldu. Verilen karara kesinlikle karşı olan Paul, Hawaii’ye gelindiğinde gemiden ayrılıp fok balıklarının katledilmesini engellemek için ikinci protestosuna girişti. Greenpeace adına tek başına gerçekleştirdiği gösteride kendini deri yığınına kelepçeledi. Bunun gemiyi durduracağını sandı ancak derilerle beraber sürüklendi ve yaralanmasına sebep olan olaylar yaşadı. Ekip her ne kadar yardımına koşsa da oldukça sinirlenmişti. Bu arada ona kusursuz muamelesi yapan ve de kusurlu olduğu anlaşıldığında öfkelenen, hayal kırıklığına uğrayan ve Greenpeace’i değil de kişileri öncülleyen örgüt üyelerinden yorulmuş, inandığı her şeyden şüphe etmeye başlamıştı. Nitekim 1977’de istifa edip yerini Patrick’e bıraktı.

 

Patrick ise daha ilk icraatından üçüncü ve dördüncü kuralı hatırlatır şekilde davranmaya başladı: Greenpeace’e Paul’un fok balığı gösterisi ile ilgili dava açılmasını fırsat bilerek örgütten atılmasını sağladı. Ardından örgüte bağlı ofislerde toplanan bağışların Kanada ofisine de verilmesi, herkesin aynı kurallarla bir merkeze bağlanması gerektiğini düşünerek kararlar almaya başladı. Niyeti her ne kadar organize odaklı olsa da bu, sosyal bir örgüttü dolayısıyla Patrick’in çabaları hoş karşılanmadı. Üyeler amacın yönetim ve organizasyonun araçtan çok amaca dönüştüğünü düşünmeye başlamıştı. Bu noktada muhtemelen otoritesini sağlamlaştırmak ve ne kadar ciddi olduğunu göstermek adına Patrick, maddi sebeplerle Los Angeles ofisini dava etti. Bu hareketi de çevreyi, ekolojiyi, çabalarını değil de örgütü ünlü yapmaya çalıştığı düşünüldüğü için oldukça ters tepti. Artık Greenpeace, Greenpeace’ karşıydı. Kısa sürede lider ve yönetim değişikliğinin üzerine bir de bu olayları yaşayan örgüt dağılma noktasına geldiğinde Hunter, istifa etmiş olmasına rağmen, geri dönüp işleri toparlama yükümlülüğü hissetti zira Hunter’a göre örgütü kurtaramıyorlarsa çevreyi nasıl kurtaracaklardı?

Beşinci Kural olan “Gücü bırak.” bu noktada ekranda beliriyor. Zira o güne kadar görülmemiş derecede küresel olmayı başarmış, insanların fikirlerini ekolojiye yararlı olarak değiştirmeyi başarmış, gösterilerinde kısmı başarılar elde etmiş, siyasi iklimin değişmesinde kısmen etkili olmuş gönüllü bir örgüt olan Greepeace, lideri olarak Patrick’i istemiyordu. Hunter’ın müdahalesi ile dağılmakta olan Greenpeace’e ve Patrick’eyeni bir öneri sunuldu: Greenpeace uluslararası hale getirilecektir. Bu şekilde Vancouver’ın baş ofis konumunu kaybedecek ve dünyadaki her ofis bağımsız ve eşit olacaktır. Patrick’ten istenen şey tüm dünyanın kontrolünü geri verip Vanouver’ı kabul etmesiydi. O da nihayetinde (belki de Hunter’ın hatrıyla) örgütün bekasının mevzu bahis olduğunu farkedip, kendisine sunulan öneriyi kabul etti.

Beşinci kural ile sonlanan Greenpeace’in hikayesi, sevene de sevmeyene de, destekleyene de desteklemeyene de Greenpeace’den bağımsız olarak birçok ders sunuyor. Örneğin bir düşünceye inanıldığında (ki bu hayvan haklarından tutun da ödevlerin gereksizliğine kadar her şey olabilir) fikrin; ün, para, statü ve benzeri şeylerden çok çok daha üstün tutulmasının en önemli olgu olduğunu hatırlatıyor. Bunu da esas yeterli kaynaklara sahip değilken çok şey başarmış olmaları ile gösteriyor. Bu noktada başarıyı bir fikri karşı tarafa etkili şekilde aktarmak, gerekli adımların atılmasını sağlamak değil de hiç paranız yokken aynı fikirdeki insanlarla bir araya gelip gemileri denize indirmek, konser vermek, teçhizat bulmak gibi beklenmedik insani başarılar olarak değerlendirilmeli. Bu şekilde olduğunda uzak görünen hedeflerin küçük bir grup insan tarafından dahi minik adımlarla, sabırla gerçekleştirileceği daha net olarak gözükmekte. Sonuçta kaçak balina avcılığına ilişkin yasa çıkartılması, yıllık avlanacak balına sayısının azaltılması, nükleer testlerin askıya alınması ve hatta durdurulması gibi adımlar bile uzun ve meşakkatli şekilde elde attırıldı. Bunun yanı sıra bir fikriniz varsa saldırmadan tanık olarak ve insanları tanık ederek farkındalık oluşturmak şiddet ve zor kullanmaktan çok daha etkili sonuçlar getirebilir, özellikle de medya pozitif manada değişim ve etki yaratma aracı olarak kullanıldığında. Öte yandan güce ve egoya sıkı sıkıya bağlanmak son derece insanı, ancak son derece de yıkıcı bir hata. Bu hatadan alınan ders ise insanı muazzam testlere tabii tutuyor. Bilinç konusunda Hunter’ın verdiği dersi ise kendi sözleri ile anmak isterim: “Beni çokça sarf ettiğim sözlerimle değil, oldukça az olan eylemlerimle yargıla.” Belgesel boyunca sunulan mavi baskıyı safi Greenpeace özelinden görmeden takip edebilirsek dünyayı her anlamda daha yaşanabilir şekilde değiştiremeyecek bile olsak, belki kendimizi değiştirerek dünyamızı da değiştirebiliriz.

BİR CEVAP BIRAK

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen adınızı yazın