Kalabalık Bir Sokakta Yürümek ya da Bir Yas Sofrasına Oturamamak: Sieranevada

Yazan: Deniz Polat

Martin Scorsese’in katıldığı bir söyleşide, söz Sieranevada’dan açıldığında şöyle bir tespitte bulunulmuş: “Film sanki bir evin içerisinde çarpılan kapıların balesi gibiydi.”[1] Bu yakıştırma, sanıyorum, filmin kendine has gerçekçi üslubuna karşın fazlaca şiirsel kalıyor. Bu şiirsellik, belki de Anglo-Sakson dünyanın ya da Batı Avrupa entelektüellerinin, dünyanın biraz yerel, biraz etnik ve özgün kültürel olgularını fark eder fark etmez biraz körleşmeye başlamalarının sonucudur.  Fakat bu görece romantik bakışa ve aceleciliğe rağmen şurada içgüdüsel bir doğru var; evet, Sieranevada en az bir bale kadar pürüzsüz bir deneyim sunuyor seyirciye. Ve evet; yaklaşık üç saat süren bu pürüzsüz deneyimde sizi huzursuz edecek sayıda kapı çarpılıyor. Çünkü film izleyiciyi ne kadar sürtünmesiz bir uzama fırlatsa da bunu; burnunuzun dibinde yükselen seslerle, küçümseyen alay edişlerle, uzlaşılması imkânsız, kimi zaman sinir bozan, absürt ve komik diyaloglarla, çözümü mümkün gözükmeyen sorunlarla gerçekleştirmeyi başarıyor.

Aslında sözü edilen ‘bale’, bu huzursuzluktan ya da refleksif gülümsemelerden başka bir şey vadetmeyen küçük parçaların akışından kesinlikle farklı bir yerde duruyor, hatta önümüzde bir fazlalık olarak beliriyor. Christi Puiu, Cannes Film Festivali’nde, o güzel Fransız sahilinde filmi için verdiği röportajda şöyle söylemiş: “Benim filmlerimdeki en önemli şeyler, aslında benim filmin içerisine koymadığım (belki de koymayı düşünemediğim demek istemiştir) şeyler oluyor. Onlar birden beliriveriyor.”[2] Bu ‘belirme’ halinin farkında olmak sanırım film üzerine biraz spekülasyon yapabilmeye de kapı aralıyor. O yüzden yönetmenden bu konuda örtük bir izin aldığımı düşünerek devam edeyim.

Resim sanatına dair şöyle yaygın bir sav vardır; – ki yönetmenin kendisi de resimden gelen birisi, Cenevre’de kabul aldığı sanat okulunda önce resim bölümüne giriyor – bir resmi, başarılı bir şekilde rasyonel parçalarına ayırabilirsiniz, estetik evrenine dair okumalar geliştirebilirsiniz, ortaya çıktığı sosyal-politik bağlamla anlamlandırabilirsiniz, ışığın özel kullanımıyla analiz edebilirsiniz, perspektifle, karakterlerin gösterilme biçimiyle tuvalde bahsedilmedik tek bir nokta kalmayana kadar devam edebilirsiniz. Fakat iyi bir sanat eseri, müzede tam karşısında durduğunuzda, üstüne konuşabildiğiniz ya da konuşulabilen tüm bu parçalardan fazla bir şey yaratır, o fazla sayesindedir ki siz de tablonun karşısında büyülenmiş bir şekilde bakakalırsınız.

Aynı bağlam edebiyat için de dile getirilir. Edebiyatın aslında basitçe ‘dil’ olduğu, alelade kelimelerden oluştuğu söylenir; hiçbir ünlü romanın o meşhur ilk cümlesi, içine yerleştiği edebiyatın kendisi değildir ilk anda. Fakat bu aleladelik sonrasında öyle bir düzene oturur ki, bu sefer dil ile anlatılamayan, dile gelmeyen, söze aktarılamayan bir şey aralarından sızmaya başlar. Sanıyorum yukarıda filme dair belirtilmiş her iki düşünce de bu söz konusu boşluğa ya da fazlaya referans vermeye çalışıyor.

Sieranevada, normal bir ailenin kaybettikleri babaları için bir sofranın etrafında toplanmaya çalışmalarının hikayesi, kısaca. Ortodoks Hristiyanlığın bir ritüeli olsa gerek- daha sonra öğreniyoruz ki bu babanın, Emil’in memleketinde yürütülen bir ritüelmiş- aileden birisine giydirilen takım elbiseyle aslında babayı sofranın baş köşesine yeniden oturtup, ailenin hep beraber yemek yemesi isteniyor ve bunun öncesinde de bir papazın ritüeli başlatması bekleniyor. Tam olarak o anda da ‘ideal’ olanı, ritüeli; herkesin bir anlığına da olsa kendisini bir kenara bırakmasını talep eden ritüeli sürekli erteleyen olayları, aleladelikleri, gülümsemeleri, kavgaları, gerginlikleri, kontrol güdüsünü, davetsiz misafirleri, bir türlü gelemeyen papazın; sağ olsun, eve önden bahşettiği gerginliği, boş midelerin sabırsızlığını izlemeye başlıyoruz. Kapılar çarpılıyor, sitemkâr bakışlar atılıyor, sesler yükseliyor ve tabii ki hemen ardından gönül alan espriler sıralanıyor.

Bu keyifli seyri alttan alta ören, çok küçük bileşenlerle var eden en önemli unsur, filmin de en etkileyici yanlarından birisi Puiu’nun ustalıkla yazdığı diyaloglar. Bol keseden yazılmış, evin içindeki kalabalığı bir de her kafadan çıkan seslerle kat kat arttıran konuşmalarla geçiyor bütün film. Ve hemen hepsi pürüzsüz çalışıyor. Hatta bu noktada ilginç bir ara anekdot eklenebilir; Ercan Kesal, Nuri Bilge Ceylan ile Bir Zamanlar Anadolu’da üzerine çalışırlarken, Puiu’nun ilk uzun metrajı Bay Lazarescu’nun Ölümü’nü izliyorlar ve Kesal, kendi yazdıkları diyalogların çoğalmaya başladıkça bu filmdeki kadar rahatsızlık vermeden çalışamadığını fark ettiklerini söylüyor.[3] Dolayısıyla yönetmenin diyalog konusundaki hassasiyeti ve özeni gerçekten ilk filminden itibaren geçerli ki, izleyenler hak verecektir, sanıyorum bu yönünü doruğa taşımaya çalıştığı işi, son filmi Malmkrog olsa gerek.

Bu iyi yazılmış diyalogların altında yatan aklı tekrar Puiu’dan dinleyebiliriz, bir başka söyleşisinde şöyle demiş: “Diyaloğun, aynı zamanda medeniyetin keşfettiği en önemli şey olduğunu düşünüyorum ve aslında iki kişi arasında gerçek deneyimleri aktarmak yerine bu deneyimlerin gayet kişisel bir versiyonunu, belki de biraz değiştirilmiş/bozulmuş bir versiyonunu kişiler arasında taşıdığına inanıyorum.”[4] Bu sözün baştan belirli bir epistemolojik tercih yaptığını, eleştirilebileceğini bir anlığına kenara bırakalım; filmde izlediğimiz bolca diyaloğun hiç birisi dondurulmuş, gerçekliğinden emin olunan gerçekleri aktarmıyor. Fakat karakterlerin topyekûn kişisel perspektiflerini, kendi algılayışlarını, karşıdakiyle orta noktayı kaybetme pahasına ağızlarından dökülüverenleri de aktarmıyor. Bu iki uç arasında gidip gelen ve hep karşılıklı bir farkındalığı söz sahibinin kendi gerçekleriyle iç içe sokan konuşmalar dinliyoruz.  Bu nedenle de filmde karakterlerin etrafını kuşatan, siyasal-toplumsal bir katman belirebiliyor ve bu katman sayesinde evi kuşatan toplumsal düzeni, hatta söz konusu zamanın insana dair tüm trendlerini izleme fırsatı bulabiliyoruz. Bu yüzden bazı diyalogların ilk cümleleri, yalnızca kişilerin aralarında gerçekten ne konuşulduğu konusunda anlaşmasına adanmış. Ya da kimi zaman bu anlaşmanın hiç mümkün olmadığını bilerek devam edilmiş.

Sieranevada’daki diyalogların ikincil ve önemli bir özelliği daha var; bana kalırsa. Evin içindeki diyalogların çoğunun- tabi ki bunun kamera diliyle de şekillenmiş olması kaçınılmaz- sürekli yarım kalıyor/bırakılıyor olması. Bizim sinemada genelde tecrübe ettiğimiz gibi; başı sonu belli, niyeti açık, ağızdan çıkmadan önce zihinde birkaç tur döndürülmüş de öyle dışarı salınmış replikler duymuyoruz. Bunun yerine daha refleksif, tedirgin cümleler geliyor kulağımıza; üstüne zaman zaman yarım kalıyor. Karakterleri hiçbir zaman kendisinde veya karşısındakiyle arasına bir çizgi yerleştirmeyi başarmış bulmak mümkün değil; bunun yerine sürekli karşıdakinin tepkilerini kollayan, güç ilişkilerini hiç ama hiç unutmayan bir ağızdan konuşuyor herkes. Bilirsiniz, bu bariz şekilde kültürel bir olgu, evet, ve belki de o yüzden bana yakın hissettirmiştir kendisini fakat bizim buralarda da yakından tanıdığınız insanlarla, hele ki aileden kişilerle kurduğunuz diyaloglar, sıklıkla üst üste biner, cümlenin devamı tahmin edilir, karşı cümle çoktan hazırdır, dolayısıyla diyalog hep parçalıdır. Öyle gözüküyor ki bu tercih, evin içindeki ruh halini, ailenin kendi halini yansıtmak için başlıca yöntem olarak baştan düşünülmüş.

Üstelik bu sıradan diyalogların hiç birisi kendisinden büyük dertleri sembolize etsin ve yönetmenin asıl derdini izleyiciye aktarma görevi görsün diye yazılmış gibi gözükmüyor. Bence senaryonun en özgün yanlarından biri ve Puiu’nun gerçekçiliğe dair yarattığı kendine has stil de burada kökleniyor. Sebi’nin 11 Eylül saldırılarına dair komplo teorilerine olan inancı, evin içerisindeki karakterlerin arasına toplumsal siyasal ‘tip’leri sokuveriyor örneğin, evet. Fakat bu dahil oluş hiç de “bakın nolur, içerisinde yaşadığımız toplumsallık ne hale gelmiş, inanabiliyor musunuz?

Çağımız insanları kendi gerçeklerini nasıl da ucuza kurulmuş internet sitelerinden, kötü kameralarla idare edilen Youtube hesaplarından devşiriyorlar” gibi bir post-truth savı kuvvetlendirmek için kullanılmıyor. Daha açılış sahnesinde Larry ve eşi kızlarının okul gösterisi için alınan yanlış kıyafet üzerine tartışırlarken, siz ekranın bu tarafında “eh işte görüyoruz, kör değiliz, modern evlilik artık böyle bir şey, görüyoruz işte hem birbirlerine mecbur olduklarını biliyorlar hem de birbirlerini yemekten geri durmuyorlar, ne kadar da gerçekçi ve bizim gibi kavga ediyorlar.” gibi laflar edemiyorsunuz. Çünkü gerçekten uyuyan güzelin kıyafetinin gösteride biricik olması gerektiğini, iki çocuğun aynı kıyafeti giymesinin mümkün olmadığını, bunun da kulak arkası edilemeyecek buz gibi bir gerçek olduğunu düşünüyorsunuz.

Bu kendine has gerçekçilik hakkında çok daha önemli noktalar belirtilebilir Puiu sinemasında ve özellikle Sieranevada’da. Ve bu biriciklik, belki de farklı bir yoldan şöyle anlatılabilir. Jale Parla yeni palazlanan Osmanlı romanı hakkında mealen şöyle bir tespite sahiptir: Bizim romanımız sahneden üçüncü gözü hiçbir zaman çıkar(a)maz. İki karakter konuşurken/eylerken bizler hiçbir sorun görmeyiz, Mahpeyker’in ne kadar da iyi bir kadın olduğunu okuruz fakat yazar yerinde duramayan yaramaz bir çocuk gibi kulağımıza sürekli Mahpeyker’in ne kadar ‘şeytan’ olduğunu fısıldar.[5] Karakterler hiçbir zaman diyalogun içerisinden okunamaz. Siz isterseniz okursunuz tabii, ama devam edebilmek için arkadan ensenize yaklaşan yazarın üçüncü gözüyle de zehirlenmeyi kabul etmek zorundasınızdır. Hatta çağdaş sinemamızın belirli bir kısmı da bu durumla malul gibidir. Bizim gerçekçiliğimiz metafor kullanarak, sembolize ederek seyircisini hayalini kurduğu zirveye teleferikle, hızlıca çıkartma isteğinden alıkoyamaz kendisini.

Puiu ise filmde en önemli tercihini yapmış ve bu gerçekçilikten sonra sizin kazıyabileceğiniz her şeyi serbest bırakmayı tercih etmiş. Üç saat boyunca kendinizi yormadan sadece izlemenizi, kendinizi çeşitli analojilerle, belki zorlama çıkarımlarla tüketmeden, sadece Nusa’nın (annenin) orta sınıf evinin içinde dolaşmanızı; ama süratle atılan bu koridor voltalarından sonra, mutfaktaki lahana sarmasının kokusunu duyduktan sonra da ne istiyorsanız onu yapmanızı istemiş gibi duruyor. Yavaş yavaş sohbet ederek tırmanmanızı ama hiç de mola vermemenizi, durmadan yol almanızı talep ediyor. Dolayısıyla filmin kendisine has ve son derece artistik gerçekçiliği de buradan doğuyor. Ve günün sonunda, sanıyorum ki; sembolizmi tamamen rafa kaldırmayı dahi teklif ediyor.

Yukarıda laf arasında geçti. Bu diyalogların kurduğu özgün gerçekçilik, eğer olmasa tüm filmi yok etme potansiyeline sahip bir bileşene daha sahip; o da görüntü yönetimi. Görüntü yönetmeni Barbu Balasoiu’ya sorsak, gelin siz bir de o küçücük evdeki baleyi kamera ekibiyle bana sorun derdi muhtemelen. Çünkü Puiu’nun sinematografisi son filmini (Malmkrog) dışarıda bırakırsak, sanırım el kamerasından hiç vazgeçmedi. Bunun muhtemel en büyük sebebi izleyiciyi sahneye dahil etmeye, kamerayı bir insan gözünün deneyimiyle eşitlemeye çalışması. Sieranevada’da da aynı şekilde kamera sürekli göz hizasında. Günümüzde artık ulaşılması çok kolay olan, kameraya kolayca ve pürüzsüz pan, tilt gibi hareketleri yaptıran kimi aksesuarlar kullanılmadı diye tahmin ediyorum. Çerçeve sürekli insan gözünü taklit ederek, sıçrayarak, oradan oraya atlayarak değiştiriyor içeriğini. Anlamsız, hikâye için gereksiz alt ve üst açılar yok. Evin odalarını kadraja tamamen sığdırmak adına, imajı insan gözünün deneyiminden ayıran geniş açı lensler yok. Hatta, yine emin olmamakla birlikte, çünkü pek bir ulaşılabilir kaynak bulamadım bu konuda ama neredeyse tüm film 35-50 mm. arası, odak uzaklığı orta ölçekli lenslerle çekilmiş gibi gözüküyor.

Bu görsel dil, yukarıda sözü geçen ve diyaloglarla inşa edilen özgün gerçekçiliği kuvvetlendiren incelikli bir inşa kesinlikle. Fakat daha da önemlisi hikâyeye çok büyük bir katkı sunuyor. Yaşayanlar hak verecektir; birisini kaybettiğinizde yaşanabilecek en büyük tecrübe, belki de kalabalık bir sokakta yürümektir. Sizin bu haberi durup sindirme ihtiyacınızı durmadan sekteye uğratan, hızından bir gram kaybetmemiş hayatı orda görebilirsiniz; en sinir bozucu haliyle. Koca bir kültür, toplumsallık, icat edilmiş ritüeller sürekli şunu söylemeye çalışır: “Bir dakika durun, rica ediyorum, bir durun da ne yaşadığınızı anlayın, birbirinize anlatın, hayata devam etmeden önce biraz nefeslenin.”

Bahsetmeye çalıştığım görsel dil, hikâyeye en büyük katkısını tam olarak bu noktada sunuyor çünkü hiç durmadan hareket ediyor. Yukarıdaki diyalogları nefes almadan, sürekli gezinerek seyirciye aktarıyor. Bazen ilgisini kaybedip bir odanın içerisine girmekten vazgeçiyor. Kimi zaman meraklanıp acaba ne konuşuluyor diye duruyor, uzun uzun dinliyor; ki orada da sözün içeriği, tartışmaların kendisi hayatın bu acımasız akışını ilerletme görevini devralıyor. Bu yüzden yazının başında yönetmenden aldığım (belki de onu zorlayarak) spekülasyon iznini bir kez daha kullanayım. İnternet ortamında, kimileri de oldukça ünlü kritik sitelerinde filmin başrolü olarak hep ailenin en büyük oğlu Larry (Mimi Branescu) görülmüş. Fakat ailenin ölen babasının ve yönetmenin kullandığı Arri Alexa XT’nin başrolde olduğunu düşünmemek için hiçbir sebep yok.

Çünkü Emil evin içinde, hayatın dışından, hayatın ne kadar sert bir dille aktığını anlatmak ister gibi dolaşmaya devam ediyor. Bence biraz dalga da geçiyor: “Siz mi beni anacaksınız? Siz mi beni öldüreceksiniz? Emin misiniz? Ama bakın benim için pişirdiğiniz lahana sarması demlenirken, Sebi içerde Charlie Hebdo saldırısının komplo teorilerini anlatıyor. Çünkü hayat devam ediyor, birileri karikatürist öldürüyor, görmeyecek misiniz? Larry bu duyduklarına, karısının isteklerine tahammülsüz cevaplar vermek zorunda, çünkü yeni iş seyahatinden döndü, çok aç. Çünkü Sandra çok içen kocasını kontrol etmeli. Hayır, hala sofraya oturacak durumda değilsiniz, çünkü Evelina teyze eski Sovyet düzenini özlüyor ve bu özleminin propagandasını ailenin gençlerini ezerek, öfkelendirerek yapmaktan geri duramaz. Çünkü siz tabaklarınızı doldurmadan önce Ofelia teyzenin kart zampara kocasından ailesinin güvenli nezaretinde kurtulması gerekli; çünkü belli ki tersini yıllardır başaramıyor.

Madem sofra için bekliyoruz, madem hala oturmadık, bari bırakalım da Laura akşam yemeği için Courfeur’a kadar gidip gelsin. Madem bekliyoruz, Larry bıraktığı baba mesleği doktorluğu hatırlayıp Cami’nin son dakikada eve getirdiği sarhoş arkadaşı iyi mi bir kontrol ediversin, eline yapışmaz ya. Sonra inip Laura’nın yanlış yere park ettiği arabayla ilgilenmesi gerekir üstelik, yoksa komşularla kavga çıkacak.” Sözün kısası, öyle hemen kaçmakla, aceleyle olmaz bu işler. Sofraya oturacaksanız durup biraz düşünmek, biraz nefes almak gerekir. Tutulmayan yas, döner dolaşır insanın yakasına yapışır derler. Bu yüzden filmin finali, kaçınılmaz olarak Larry’nin babası hakkında eşine ağlayarak attığı tiratla geliyor. Ancak bu gözyaşlarından, bu itiraflardan, içeride tutulanların salınışından sonra sofraya oturmak mümkün olabilir. Belki de kaybedilen kişi için değil, artık geride kalanlar için. Artık sofraya otururken hala çalabilen kapı ziline en fazla gülebiliriz. Sinirlenmenin alemi yok.

Puiu’nun, sinemanın sunduğu her imkanla, her bir küçük müdahale imkanını kullanarak ördüğü bu hikâyenin özeti belki bu acımasız akıştır. Belki tüm güzelliğine rağmen fazlalık, müzede bir tablonun karşısında yaptığımız gibi durmakla değil ressamın kendisinin duramamasıyla ortaya çıkıyordur. Mütevazi olmak gerek, belki de size göre değildir. Fakat evdeki işi bittikten sonra ayrılırken kapıda küçük bir hikâye anlatan papaz da aynı şeyden, bu acımasız akıştan korkuyor gibi. Bir taksiciyle arasında geçen konuşmadan sonra onu çok hüzünlendiren ve bir anlığına da olsa kendisini kaptırdığı düşünceyi aktarıyor evdekilere; ya Tanrı döndüyse ve biz kurtuluşumuzu, sonsuz huzuru getiren bu büyük olayı fark etmediysek, ya onu tanıyamadıysak. Puiu, çalışma odasından şöyle cevaplardı herhalde: Neden olmasın? Ya hayatın kendisi bu kadar gerçekse.


[1] Martin Scorsese & Kent Jones on Cristi Puiu’s Sieranevada, 2020, https://www.youtube.com/watch?v=JSixADN-BlY. Erişim: 24.06.22
[2] Cannes Report 2016 Day 3 – Cristi Puiu (Sieranevada), 2016, https://www.youtube.com/watch?v=kiCxSKEPK-0. Erişim: 24.06.22
[3] Ercan Kesal, Evvel Zaman, 3. Basım İstanbul: İletişim Yayınları, 2020, s. 89.
[4] TRIESTE FILM FESTIVAL, Masterclass Cristi Puiu | Thanos Anastopoulos | TSFF32, 2021, https://www.youtube.com/watch?v=7loJLF2hNFs. Erişim: 09.06.22
[5] Jale Parla, Babalar ve Oğullar: Tanzimat Romanının Epistemolojik Temelleri, 1. Basım İstanbul: İletişim Yayınları, 1990.

Bunlar da ilginizi çekebilir

Yorum Bırakın