Ana sayfa Televizyon Dizi Eleştirileri Chernobyl: Kahramanlar, Kötüler ve Gerçekler

Chernobyl: Kahramanlar, Kötüler ve Gerçekler

Otuz üç sene önce Ukrayna’nın Çernobil kentinde büyük bir felaket meydana geldi. 26 Nisan 1986 tarihi insanlığın o güne kadar benzerini hiç görmediği bir yıkımın yaşandığı gün olarak hafızalara kazındı. Bu felaketin sonuçları o kadar ağır oldu ki, etkileri belki de binlerce yıl devam edecek. Sayısız insanın yaralandığı, binlerce insanın öldüğü bu nükleer patlamanın sonuçları bugün bile hala tazeliğini korurken, geçmişe bir panorama açtığımızda sebepleri arasında insanın en temel probleminin karşımıza çıktığını görmekteyiz; kendisini çok fazla önemseyen insanoğlu! Öyle ki; kişisel menfaat, devletlerarası rekabet, ideolojik üstünlük inancı ve dinsel öğretiler ile baskılanmış toplumların kaderi; daha ne olduğunu bile anlamaktan aciz olduğu kurumlar, kuruluşlar ve şirketler tarafından yazılıyor.

Bir enerji üretim yöntemi olan nükleer enerji, üretim maliyetleri bakımından alternatiflerine nazaran oldukça ucuz ve doğayı koruması bakımından da oldukça temiz sayılabilecek bir enerji türü olmasına rağmen, herhangi bir ihmal veya teknik sorun durumunda eğer engel olunamazsa bedeli çok ağır olabilecek ölümcül bir silaha dönüşebilmektedir. Bu sebeple çok büyük bir dikkat ve sorumluluk gerektirir. Denetlenmez ve iyi tatbik edilmezse yıkım etkisi ne yazık ki meydana geldiği bölge ve zamanla sınırlı kalmaz.

HBO Mini Series tarafından çekilen beş bölümlük Chernobyl dizisi odağına bu felaketi alarak; insan-doğa, bilim-iktidar ve gerçek-yalan ilişkilerini sorgulamamızı sağlıyor. Chernobyl, özellikle fantezi edebiyatının en popüler uyarlamalarından biri olan Game of Thrones’un bitişinden sonra tatmin olmayan seyirci için alternatif bir izlek sunmasından ötürü hiç şüphesiz son zamanların en çok konuşulan dizisi oldu. Bu dizinin yarattığı büyük ilginin sebeplerinden biri ise temelini yaşanmış bir öyküye dayandırmasıdır.

İlk dakikalardan itibaren seyirci olarak bir ilişkiler ağı içerisine konumlandırılıyoruz. Felaketin yaşandığı andan sonra krizin kontrol altına alınması için bir araya gelen nükleer santral mühendisleri ve yöneticiler, yıkımın ne boyutta olduğunu tespit etmeye çalışırken ağırlıklı olarak korku ve endişeden ötürü inkar yolunu seçiyorlar. İnsan psikolojisinin en temel savunma mekanizması olan inkar; kişinin içinde bulunduğu durumda duygu ve düşüncelerini kontrol edebilmesi için geliştirdiği en ilkel ve eski yöntemlerden biridir. Mental sağlığını koruyabilmek için birey, her türlü sorunun üstünü örtme ve soruna sebep olan kaynakları yok sayma eğiliminde olmaktadır. Böylelikle kendisine yüklenecek sorumluluklardan kurtulmayı hedefler. Otoritenin baskı ve tehdit ile kurulduğu içe kapanık toplumlarda çeşitli makam ve mevkilerde bulunan kişilerin, ortaya çıkan krizlerde hep “öteki”ni suçlamasının sebebi de budur. Çünkü sorumlunun ya da günah keçisi ilan edilenin cezalandırılması en tepedekiler için toplumu deşarj etmek adına sıkça başvurulan yöntemlerden biridir.

Birinci bölümün teması; korku ve endişenin mümkün mertebe kontrol altına alınması, rasyonel açıklamalarla halkın galeyana gelmesinin engellemesi üzerine inşa ediliyor. Devlet itibarı, halkın güvenliğinden önde tutularak otoritenin zarar görmemesi sağlanmaya çalışılıyor. Bu sebeple hamasi bir konuşmanın ardından üstü kapalı tehditlerle durum kontrol altında gösteriliyor. Ayrıca uzman görüşü ile siyaset içi tehdit söyleminin frenlenmesi gerekirken tam tersi gelişmeler oluyor. Biz de izleyici olarak otoriterin baskısı altında bilim-iktidar ilişkisini bu nokta itibarı ile sorgulamaya başlıyoruz. Zira bilimin nihai amacı doğayı ve evreni anlamak iken, patlamanın ardından görüyoruz ki; bilim, devletin itibarını korumakla yükümlü bir hiyerarşi içerisinde araçsallaştırılıyor.

Devlet; özü itibarıyla soyut bir kavram olarak ele alındığında sınırları belli olan bir kara parçası içerisinde, ortak bir kültürü paylaşan insanların bir arada güvenli ve refah içerisinde yaşamasını çeşitli kurum ve yasalarla teminat altına almış bir yapıdır. Bu yapının ortaya çıkışı Antik Yunan filozoflarından Platon’a kadar uzanmaktadır.  Platon’un devlet anlayışı sosyal adalet anlayışı üzerine kuruludur. Sağlıklı bir iş bölümü ile örgütlenmiş, kaynakların akılcı kullanımını ve eşit paylaşımını hedefler. Bu sebeple örgütlenme kabiliyetlere göre yapılmalıdır. Yöneticiler adil ve hakikate değer veren kişiler olmalıdır. Ancak tamahkâr insanoğlu kaynakları sınırlı olan dünyada kendi menfaatleri için daha güçsüz olanlar üzerinde tahakküm kurmuş ve onlar üzerinden bir sömürü düzeni geliştirmiştir. Çeşitli ideolojik doktrinlerle gücünü muhafaza edebilmek ya da daha da güçlü olabilmek için yüzyıllarca bu sömürü geleneğini sürdürmüştür. Tarih bize göstermiştir ki; her türlü ideoloji, kendi bekâsı için menfaatini insanların üstünde görmüştür. Bu sebeple, devlet bir kurum olarak insanın kendisinden daha değerli hale gelmiş ve bir nevi kutsanmıştır. İktidar el değiştirse de bâki kalan hep devlet olmuştur.

Sistematik şekilde örgütlenmiş modern toplumlarda sorun teşkil eden konu, kurumlar arası hiyerarşik yapılanmadır. En tepede bulunan iktidar sahipleri, yeni nesile askeri ve bürokratik kurumlar aracılığıyla güvenlik ve eğitim konularında ideolojik yüklemeler yapmaktadır. Bu hiyerarşi o kadar keskin hatlarla belirlenmiştir ki, halk olarak devletin hiçbir şekilde kusurlu bir eylemde bulunamayacağı dikte edilmektedir. Bu yüzdendir ki, devlet bir yanlış yapmaz(!) Hele ki vatandaşı söz konusu ise her zaman onun menfaatine çalışır(!) Dizinin bütün bölümleri boyunca otoritesini net bir şekilde hissettiren devlet, kendi itibarını korumak için asla geri adım atmayacak kadar mağrur bir pozisyona konumlandırılıyor.

Politikacı, bürokrat ve askerlerin doğru bilgiye ulaşmak için uzman bilgisine ihtiyaçları vardır. Ancak yönetim, bilim insanlarını mevcut durumun dışında bırakıp infiali önlemeye yönelik tedbirler almaya çalıştıkça gerçek er ya da geç ortaya çıkmaktadır. Çernobil’de yaşanan felaket bize göstermiştir ki, söylenen her yalan ile gerçeğe borçlanılmaktadır ve gerçek her zaman bunun bedelini ödetmektedir. Felaketin yaşandığı andan günler sonra devlet başkanı Gorbaçov’un gücümüzü, güç algımızdan alıyoruz derken kastettiği de budur. Devletin zafiyetlerini gizleme çabası bu algının kırılmasını önlemeye yöneliktir. Bu yüzden İsveç’te fark edilen radyoaktivite artışı ve Amerika’nın uydu fotoğraflarıyla kanıtlara ulaşmasının akabinde o ana kadar kendi halkını bölgeden tahliye etmek için çaba sarf etmeyen yönetim, baskılara daha fazla dayanamadığından bu kararı almak durumunda kalıp şehrin tahliyesine karar veriyor.

Dizinin en önemli karakterlerinden biri olan Başkan Yardımcısı Boris Shcherbina, Profesör Legasov şehrin tahliyesini talep ettiğinde yetkinin kendisinde olduğunu söyleyerek bu talebi reddediyor. Buna dayanak olarak gösterdiği kanıt ise şehirdeki radyasyon oranının halk için ölümcül olmadığına karar veren bir doktorun sözleridir. Shcherbina’nın kendilerinin de orada olmasından dolayı bu kanıya varması zor olmuyor. Milyonlarca insanın ölebilecek olması o ana kadar trajik bir istatistik iken, Legasov’un beş sene içinde öleceklerini söylemesiyle kalan tüm bölümler boyunca ölüm düşüncesinin karşısındaki soğuk çaresizlik duygusu alınan kararlarda kendisini hissettirmeye başlıyor.

İkinci bölümde gördüğümüz kurgusal karakter nükleer fizikçi Ulana Khomyuk, felaketin daha da yıkıcı etkileri olacağı konusunda komiteyi uyaran ve yeni önlemler alınmasını sağlayan kişi olarak karşımıza çıkıyor. Mevcut önlemlerin yeterli olmadığını ve oluşabilecek yeni bir termal patlamanın yaratacağı yıkımın, tüm Avrupa kıtasına yayılabileceğini söyleyerek ölümlerin sayısının milyonları bulabileceğini ifade ediyor. Bu noktadan sonra alınan kararlar, feda edilecek bir avuç insana karşılık kurtulacak 60 milyon insan için veriliyor.

Termal patlamanın önlenebilmesi için üç gönüllü aranıyor. Onların yardımı ile santraldeki su tankları boşaltılacağından bu üç gönüllünün daha önce santralde çalışmış ve bölgeyi bilen kişiler arasından seçilmesi gerekiyor. Başkan Yardımcısı Shcherbina ve Profesör Legasov, bu kişilerin bir hafta içerisinde radyasyondan öleceğini bildikleri halde işçilerden büyük bir fedakarlık yapmalarını istiyor. Gerçek felakette böyle bir duygusal konuşma yapıldı mı bilemiyoruz ancak dramatik yapı gereği işçilerin ölümü göze alarak bu kararı vermeleri duygusal yoğunluğu arttıran sahnelerden biriydi. Dizinin kırılma noktalarından biri tam olarak bu tema etrafında şekillenmeye başlıyor; fedakarlık ve özveri..

Olası muhtemelen felaketlerin engellemesi çabaları yaklaşık üç hafta boyunca sürüyor. Milyonlarca insanın ölmesine engel olmak için var gücüyle çalışan maden işçileri, askerler, bilim insanları ve gönüllü halk sayesinde felaketin yaraları sarılmaya çalışılıyor. Ancak bu felakete sebep olan sorunun kaynağını bulmak hiç de kolay olmuyor. Yaklaşık on sene önce rapor edildiği halde göz ardı edilen ve devlet menfaatlerine aykırı bulunan kararlar neticesinde önlem alınmadığı ve felakete adeta kasıtlı olarak götürüldüğü anlaşılıyor. KGB’nin devletin bürokratik hiyerarşisinde ayrıksı bir konumda olması sebebiyle devlet itibarına gölge düşürecek her türlü bilgi bertaraf edilmek suretiyle ortadan kaldırılıyor. Ulana Khomyuk’un Moskova’daki hastanede sürecin dakika dakika nasıl gerçekleştiğini anlama girişimleri, bu yapı tarafından engellenmeye çalışılıyor. Nitekim, Çernobil Komisyonu’nun brifingi öncesi gözümüze sokulan “Korkunç Ivan Oğlunu Öldürüyor” adlı tablo da bize açıkça şu mesajı veriyor; beka ve itibar, ideolojiler için öylesine önemlidir ki vatandaşını korumakla yükümlü devlet bile kendi evlatlarının yok edilmesine göz yumuyor.

Dizinin final bölümü gerçeklerin ortaya çıkarılması üzerine vicdani bir söylemde bulunarak söylenen her yalan ile doğrulara borçlandığımızı ifade ediyor. Ancak Profesör Legasov’un Çernobil davasında mahkemede böyle bir konuşma yapmadığı biliniyor. Senarist Craig Mazin, senaryo matematiği gereği öykünün başladığı karakterle bitmesinin daha yerinde olacağını düşünmüş olmalı.

Karakterler, teknik detayları sıradan bir insanın anlayabileceği kadar basit ve titiz biçimde açıklayarak, gerçeğin biz kabul etsek de etmesek de orada bir yerde olduğunu ifade ediyorlar. Hiçbir politik söylem bu gerçeği gizlemeye yetkin değildir aksi takdirde ödenen bedel, milyonlarca insanın hayatına mal olabilmektedir. Kişisel hırs, yükselme arzusu, daha çok para ve itibar gibi insanlık tarafından nihai hedef gözetilerek kutsanmış olan bu kavramlar, gerçeğin doğasına aykırı her girişimin sonucunda ağır bedeller ödetmeye namzet boş hevesten başka bir şey olamamaktadır.

Sonuç itibarı ile Chernobyl dizisi Amerikan ve İngiliz ortak yapımı olması sebebiyle çeşitli eleştiriler almış olsa da son zamanlarda çekilen en başarılı dizilerden biri olma özelliği taşımaktadır. Gerek prodüksiyon, gerekse oyunculuk açısından oldukça doyurucu bir yapım olduğunu düşündüğüm dizi, öyküsünü ayakları yere basan bir yapı üzerine kurmaktadır.

Dip Not: Dizinin gerçeklerle ne kadar bağdaştığını sorgulayan izleyicilerin, senarist Craig Mazin’in Youtube üzerinden her bölüm için ayrı ayrı yayınladığı podcastleri dinlemesini öneririm.

BİR CEVAP BIRAK

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen adınızı yazın