Yaşanmamış Hayatların Yasını Tutmak: Pınar Yorgancıoğlu ve İnci Sefa Cingöz ile Karanlıkta Islık Çalanlar Üzerine Söyleşi

Yazan: Gamze Çakan

Pınar Yorgancıoğlu’nun yazıp yönettiği Karanlıkta Islık Çalanlar, Ankara’da yaşayan orta sınıf bir ailenin birbirinden farklı çıkmazlarını kara mizah ve doğaüstü unsurlarla iç içe geçiriyor. Doğa Tarihi Müzesi’nden emekli olmaya hazırlanan Melih, mesleğinin ve alıştığı hayatın ardından kendisini yeniden tanımlamaya çalışırken, hemşire Suzan, kendi hayatında gerçekleştiremediği hayallerin ve değişen toplumsal koşulların arasında bir çıkış yolu arar. İşsiz bir yazar olan kızları Toprak ise emeğinin karşılığını bulamadığı, geleceğe dair umudunu korumakta zorlandığı bir dünyada kendi yolunu çizmeye çalışır. Her biri başka bir hayatın ihtimaline tutunurken aynı evin içinde birbirlerinden uzaklaşan bu üç karakterin dünyasına odaklanan film, gerçekleşmemiş hayallerin ve bastırılmış arzuların izini sürerken aile ilişkilerini, kuşaklar arasındaki kopuşu ve bireyin kendi hayatında sıkışıp kalma halini absürt bir mizahla ele alıyor.

Dünya prömiyerini Hindistan’daki 56. Uluslararası Hindistan Film Festivali’nde yapan, Türkiye’de ise ilk kez İstanbul Film Festivali’nde seyirciyle buluşan Karanlıkta Islık Çalanlar, 33. Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali’nden En İyi Senaryo ve En İyi Müzik ödülleriyle döndü. Film-Yön En İyi Yönetmen Ödülü’nü de Bir Arada Yalnız filminin yönetmeni Ali Vatansever’le paylaşan Pınar Yorgancıoğlu ve başrol oyuncusu İnci Sefa Cingöz ile festival kapsamında bir araya geldik. Hayaletlerin hikayedeki yerinden, kuşaklar arasında aktarılan hayallere, gerçekleşmemiş ihtimallerin yasından, belirsizliğin yarattığı kaygıya ve hayatın en karanlık anlarında ortaya çıkan mizaha uzanan bir söyleşi gerçekleştirdik.

Yazının buradan sonraki kısmı filmi izlememiş olanlar için spoiler içermektedir.
Gamze Çakan: Karanlıkta Islık Çalanlar ilk bakışta tanıdık bir çekirdek ailenin açmazlarını anlatıyor gibi dursa da, aslında hepimizin hayatında birikmiş o “olunmamış versiyonların”, unuttuğumuz hayallerin yasını tutan çok katmanlı bir film. Hikayeyi yazarken, bu ailenin dertlerini klasik bir gerçekçilikle anlatmak yerine onların evlerine davetsiz ruhlar sokma fikri ilk nerede belirdi?

Pınar Yorgancıoğlu:Yazarken, hikayeyi aslında pek de bir aile hikayesi olarak düşünmedim. Daha çok aynı çatı altında barınmaya çalışan, birbirine zıt üç ayrı karakterin hikayesi olarak düşünmeye çalıştım. O da zaten komediye, trajediye ve daha pek çok şeye gebe bir alan yaratıyor. Çünkü üçü de çok farklı yolculuklardan geçiyor. Ama bu farklı yolculukların altında aslında birbirine çok benzeyen hayal kırıklıkları, kırılganlıklar, hırçınlıklar, üzüntüler veya sevinçler, hayaller var. Sanki bir şeyin içindeyken onu anlamak, görmek çok daha zor olur ya… O bittikten sonra geriye dönüp baktığınızda veya dışarıdan bakan bir göz onu analiz ettiğinde bazı şeyleri daha iyi görürsünüz ya. İşte birbirine bu kadar zıt düşen, bu kadar çatışma halinde olan üç insanın aslında kendilerinde görüp takdir edemedikleri benzerlikleri bizim dışarıdan, üçüncü bir göz olarak görebilmemiz ve bunun üzerine düşünebilmemiz, konuşabilmemiz önemliydi seyirci olarak. Dışarıdan bakan hayaletler de hikayeye o şekilde dahil oldu.

Gamze Çakan: Toprak, o bilgisayar ekranının korunaklı dünyasıyla bitirdiği ama bir türlü yayımlatamadığı kitabının arasına sıkışıp kalmış bir karakter aslında. Kendisinde büyük bir potansiyel görüyor ama dünyanın onu anlamadığını düşünüyor gibi. Siz Toprak’la ilk tanıştığınızda ne hissettiniz? Onunla nasıl bir bağ kurdunuz?

İnci Sefa Cingöz: Aslında Toprak’ın şartları bana hiç yabancı değil. Gerçi Toprak benden apayrı birisi, hayatta verdiğimiz tepkiler çok farklı ama başımıza gelen şeyler aynı gibiydi. O yüzden bir anlamda kendime yakın hissettim. Bir yandan da şu çok hoşuma gitti. Kırılganlığını fazlasıyla saklıyor olması onu daha az anlaşılır ya da daha az sevilebilir biri yapıyor. Seyirci olarak biraz itiliyoruz sanki. Senaryoyu okurken de bunun sinyalini vermişti ve bu durum hoşuma gitti çünkü önümüze çok sık böyle karakterler gelmiyor. O yüzden öyle birini oynayacağım için çok heyecanlanmıştım. Bir de kendime bunu bir meydan okuma olarak gördüm; “Oynarken sevilmemeyi göze alabilecek miyim?” diye düşündüm. Evet, bu aslında sıkça konuştuğumuz bir şey ama uygulamaya gelince yapması çok zor. Biraz da bu yüzden heyecanlanmıştım.

Gamze Çakan: Hikaye anlatıcılığında sempatik karakter yaratmak kolay ama empatik karakter yaratmak genelde daha zor. Ben burada Suzan’a da bir parantez açmak istiyorum. Suzan kızının hayatına müdahale ediyor ama bunu sadece annelik vasfıyla yapmıyor. Aynı zamanda sanki kendi gençliğinin o yarım kalmış hikayesini de kızı üzerinden tamamlamaya çalışıyor. Karakteri tasarlarken bir ebeveynin çocuğuna duyduğu sevgiyle onun geleceğine beslediği o hırsı nasıl dengelediniz? (İnci Sefa Cingöz’e) Siz de bu dinamiği sahnelerde nasıl yarattınız?
Kadir Çakan: Kendi annenizden izler var mı, ben de onu çok merak ediyorum. 

Pınar Yorgancıoğlu: Aslında kendi anne babamdan ziyade kendi farklı yönlerimden çok izler var. Ben de bazen sevdiğim insanların hayatlarına girip bütün problemleri onların yerine çözmek “Onu öyle yapmasan da şöyle yapsan her şey senin için çok daha kolay olacak” diye müdahaleler edesim geliyor. İnsanların kendi yollarında nerede başarılı olup neleri dert etmeyeceklerine izin vermek benim için çok zor. Sevdiklerimin hata yapmasına şahit olmak, buna izin vermek ve bir şekilde “su yolunu bulur”lara güvenmek bana zor geliyor. O yüzden Suzan aslında kendimden esinlendiğim bir karakterdi. 

Bunun dışında Hülya Hanım’la da üzerine çok düşündük. Sonuçta insan sadece kendisine dair değil, çocuklarının hayatına dair de hayaller kuruyor. Bazen kendi kurduğu hayaller oraya transfer oluyor. İster istemez çocuklarımıza kendi hayallerimizi de miras bırakıyoruz ve o miras değer görsün istiyoruz. Karşındakini ayrı bir birey olarak değil de kendi uzantın gibi görmeye başladığında o tahakküm, ilişkileri zedelemeye başlıyor. Ama bir yandan da sevgiden kaynaklanan bir tahakküm bu. Aradaki o çelişki benim çok hoşuma gidiyordu. Bilmiyorum, belki senin karakterin içinden başka yorumların da olabilir.

İnci Sefa Cingöz: Filmde en sevdiğim yerlerden biri o anneanne, anne ve kızın olduğu üçlü sahne. Kıyafet denedikleri sahne. Kız ilk defa kendi annesine dair bir şeyler görüyor orada. Belki de senin dediğin gibi, annesinin de zamanında kendi hayalleri olduğunu, sonra kızıyla ilgili başka hayaller kurduğunu fark ediyor. O sahneyi çok seviyorum. Çünkü hayatta da başta ebeveyninle kavga ediyorsun. “Öyle olmasın, böyle olmasın” diyorsun. Ben de kendi annemle ilgili durumu çok sonra anladım. Meğer o da başka bir hayal kurmuş. Kötü bir hayal de değil üstelik, sadece benimle aynı hayali kurmamış. Bunu anladığında anlaştığın bir yere geçiyorsun galiba. 

Pınar Yorgancıoğlu: Bizim aslında anneanneyle ilgili Hülya Hanım’la en çok konuştuğumuz şey şuydu. Biz çoğu zaman ebeveynlerimizde belli davranış kalıpları görürüz ve bunu “on üzerinden on” gibi algılarız. “Niye böyle yapıyor, keşke yapmasa” deriz. Fakat onların kendi ebeveynleriyle olan ilişkisini görünce anlıyorsun ki o meğer kalıbın ona gelişi onmuş. Kendisi filtreleyebildiği kadar filtrelemiş, sana sadece beşini geçirmiş. Orada aslında bizim hiç farkına varmadığımız kişisel bir gelişim yaşanmış. Bunun üzerine düşünmek bizim için çok ilginçti. 

İnci Sefa Cingöz: Evet, çok ilginç. Şu an şunu fark ediyorum. Toprak tarafından annesine dair bir keşif süreci oluyor ama Suzan tarafından Toprak’a dair böyle bir keşif gerçekleşiyor mu? “Ben de annemin bana dayattığı şeyi kızıma dayatıyorum” gibi bir noktaya geliyor mu filmde?

Pınar Yorgancıoğlu: Bence gelmiyor. Orada aralarında çok küçük bir an var, Suzan takılarını çıkarırken. Orada bir bağlantı kurma ihtimali boşa düşüyor aslında. 

İnci Sefa Cingöz: Boşa düşüyor, evet. Bir de sanki biz bağlantı kurma isteğini bir sonraki nesilden bekliyor olabiliriz.

Gamze Çakan: Toprak’ın romanındaki kahraman, onun bastırdığı iç dünyasını seyirciye doğrudan anlatıyor. Siz sahnede susarken zihninizin başka bir karakter tarafından ifşa ediliyor olması, oyuncu olarak sizi nasıl etkiledi?

İnci Sefa Cingöz: Aslında filmin içinde Toprak bunun farkında değil, o yüzden karakter açısından oraya dair bir his ya da farkındalık yok; bu sadece seyircinin gördüğü bir alan. Ama bir oyuncu olarak durum çok farklıydı. Orada yazan her şey, karakterin herhangi bir diyaloğundan çok daha önemliydi benim için. Çünkü karakterin kendi içinden çıkan bir parçanın onun hakkında söyledikleri, senaryonun başka hiçbir yerinde bulamayacağınız kadar güçlü ipuçları veriyordu. Bu yüzden o kısımlara çalışırken çok heyecanlandığımı hatırlıyorum.

Gamze Çakan: Melih’ten de bahsetmek istiyorum. Melih, doğa tarihi müzesinde geçen bir ömrün ardından emekli oluyor. Çalışırken her şeyi kategorize edip cam vitrine koyduğu, kontrolü altında olan güvenli bir geçmişten, kontrolünü bütünüyle kaybettiği şimdiki zamana geçiş yapıyor aslında.
Kadir Çakan: Kendisi vitrine kaldırılıyor bir bakıma.
Gamze Çakan: Belki de, evet. Emeklilikle beraber kamusal alandan çekilme ve görünmez olma korkusu, hayatın anlamına dair kaçırdıkları ve “Şimdi ne yapacağım?” ikilemi… Bu geç kalmış çocuksu telaşı Melih’i yazarken nasıl dengelediniz?

Pınar Yorgancıoğlu: Yakın çevremde emekli olup boşluğa düşen çok fazla insan var, o dönemde de vardı. Kendini mesleğine gerçekten adamış insanlarda şöyle bir durum oluyor. Kendinden çok fazla şey vererek o işi icra ediyorsun, sonra bir noktada artık senin hizmetine gerek kalmıyor. Başka biri senin yerine geçiyor ve aslında yerinin ne kadar kolay doldurulabilir olduğunu fark ediyorsun. Kendini uzun süre “Ben şuyum” diye tanımladıktan sonra bir anda elin boş kalıyor ve o tanımladığın alanı hemen bir başkası doldurmaya başlıyor, hem de çok hızlı bir şekilde.

O zaman “Ben neyim?” boşluğu başlıyor. İnsan o boşlukta kendini yeniden tanımlamaya çalışırken bence çok çocuksu tarafları ortaya çıkıyor. O meslek ünvanını almadan önceki halini, gerçekte ne olduğunu hatırlamaya çalışıyor. Müfit Bey’le çalışırken bu bizim için çok keyifli bir oyun alanıydı, üzerinde çalışırken çok eğlendik.

Kadir Çakan: Çok iyi bir çözümlemeydi. Erkek psikolojisini, o yalnızlık halini…

Pınar Yorgancıoğlu: Özellikle iş alanında belli başlı statüler üzerinden kendimizi tanımladıktan sonra o statü gidince büyük bir boşluk oluşuyor.

Gamze Çakan: Aynı şekilde Toprak’ın da Melih’le ayrı bir ilişkisi var gibi sanki. Aralarında kendilerine özgü bir samimiyet, sessiz bir iletişim kanalı var gibi. Sette Müfit Bey ile iletişiminiz nasıldı, nasıl paslaştınız?

İnci Sefa Cingöz: Harika. Müfit Abi harika, inanılmaz bir insan. Hülya Abla da öyle. Bence senaryoda biraz anneye yükleniliyor aslında. Baba ile kız arasında bir iş birliği var. Suzan karakteri ise biraz daha ayakları yere basan biri, diğer ikisi daha uçuş uçuş. O yüzden Suzan’a yüklenmek daha kolay oluyor. Baba-kız kendi hayalperestliklerini biraz oraya dayandırıyorlar. Ama illa baba-kız ve anne şeklinde ayrılmasına da gerek yok. Aile içinde çok iyi bildiğimiz bir dinamik bu. Aile üyelerinden biri genellikle bu yükü çeker. Diğerleri biraz daha hayalperestken ayakları yere basan kişinin üzerine biner her şey. 

Müfit Abi’yle çok iyi anlaşıyorduk ama Hülya Abla’yla da çok iyi anlaşıyorduk. Senaryo üzerinde öyle çalışıyorduk belki ama set aşamasında üçümüz de gülmekten kırılıyorduk. Hatta bir kere Hülya Abla kanepeden düşmüştü gülerken. Öyle bir bağ vardı aramızda.

Bir de ikisi hakkında şunu her yerde söylemek istiyorum: Benden çok daha deneyimlilerdi. Bu benim sözzlü rolümün olduğu, bu kadar ağırlıklı yer aldığım ilk filmim. Onlarınsa tiyatroda, sinemada, dizilerde inanılmaz bir tecrübesi var. Buna rağmen benimle doğrudan meslektaş olarak ve göz hizasından iletişim kurdular. “Bana alan açtılar” bile demeyeceğim çünkü o bile yine hiyerarşik bir yere oturuyor. Biz gerçekten üçümüz beraber çalıştık. Daha tecrübeli oyuncular bazen çok iyicil bir yerden bile olsa “Şunu şöyle yap” diyerek tecrübe aktarmak isteyebilir. Bizde hiç öyle bir şey olmadı. Üç arkadaş gibi çalıştık. O yüzden kendimi çok şanslı hissediyorum.

Gamze Çakan: Toprak ne acınacak bir mağdur ne de suçlanacak bir kaybeden. Seyircinin hem kızıp hem sarılmak isteyeceği bir karakter yaratırken nelere dikkat ettiniz?

İnci Sefa Cingöz: Söylediğiniz şey bir karakter için duyması çok güzel bir tespit ve bu durum tamamen Pınar’la alakalı. Pınar karakteri hem öyle yazmıştı hem de ben herhangi bir uca kaydığım zaman beni çok güzel dengeliyordu. Beni yönlendirirken de hiçbir zaman “Onu yapma, bunu yap” gibi hissettirmedi. Bir oyuncu olarak yönetmenle böyle çalışabilmek kendimi inanılmaz şanslı hissettiriyor. Dediğim gibi, senaryoyu okuduğumda karakterin başta antipatik gelmesi beni zaten heyecanlandırmıştı. Aslında bize antipatik gelmesinin sebebi kendini bir mağdur olarak görmemesi, hayatta ne istediğini bilmesi ve bazı şeylere boyun eğmemesi gibi özellikleri. Normalde bunlar bir insanı antipatik yapacak şeyler olmayabilir; filmde de Toprak’la yolculuğumuzda bir noktadan sonra onu artık benimsiyor, içimize alıyoruz. Pınar bunu çok güzel yazmıştı ve sette de bana çok yardımcı oldu. Zaten sanıyorum sen tam olarak böyle bir şey istediğini bilerek kurmuştun değil mi?

Pınar Yorgancıoğlu: Evet ama birlikte çalışırken aramızdaki diyalog da bunu sağladı. Jenerasyon olarak birbirimizi anlayan bir yerden, ortak bir dille konuştuk. Ortada bir mağduriyet yok ama içine doğduğumuz, büyüdüğümüz koşullar çok benzer. Bunu üst jenerasyondan birine anlatmak bazen zor olabilir. Diplomanın olması iş bulabileceğin anlamına gelmiyor ya da iş bulabilmek de hayatın boyunca bir evin olabileceği anlamına gelmiyor. İnci’yle bunları konuşunca zaten karakterin altı doluyordu. Genelde ben İnci’yi “Bak durum böyle, bunu hisset ama dışarıya çok gösterme” diye yönlendiriyordum. O anlamda aramızda gerçekten çok güzel bir diyalog kanalı vardı.

Kadir Çakan: Çekimler sırasında senaryoda küçük değişiklikler de oldu herhalde. Diyaloglar bazında ya da…

Pınar Yorgancıoğlu: Yok, öncesinde oldu. Sette her şey kağıttaki gibiydi. Şöyle çalışmıştık: Daha önce bir senaryomuz vardı, sonra çok fazla prova yaptık. Provalarımız kameralıydı. Sonra onları izleyip aralarda doğaçlamalara girdiler. Doğaçlamalarda ortaya çıkan şeyleri senaryoya dahil edip yeniden revize ettim. Ama sonuçta bu benim ilk filmim ve orada çok fazla oynar parça var. Sette anlık bir değişiklik olunca nasıl bir etki doğuracağını çok fazla ön görebilir miyim, buna güvenemediğim için çekimler sırasında olabildiğince önceki plana sadık kalmaya çalıştık.

İnci Sefa Cingöz: Evet, senaryoya, oradaki laflara ve gidiş yoluna sadıktık ama aralarda bizi hala şaşırtmaya devam eden duygular çıkabiliyordu bence.

Pınar Yorgancıoğlu: Tabii.

İnci Sefa Cingöz: O yüzden izlerken takip etmesi güzel bir şey çıktı bence.

Gamze Çakan: Toprak’ın yurt dışına gitme meselesi de yeni bir hayat kurma idealinden ziyade, kendi potansiyeliyle yüzleşmekten kaçış gibiydi. En azından izlerken ben bu şekilde okudum. Yazarken bu ne kadar aklınızdaydı?

Pınar Yorgancıoğlu: Ben yazarken bunu çok düşündüm. Gerçekten söylediğiniz gibi, aslında “Şuna gidiyorum” diyerek değil, “Bundan gidiyorum” hissiyle hareket ediyor. Çünkü az da olsa belli başlı kültürel ve sosyal imtiyazları olan bir insan. Çok alt sınıfa değil, orta sınıfa mensup bir aileden geliyor. Okuduğu okul, çevresi, kültürel ve eğitim statüsü… Burada bunların bir karşılığı var. Yurt dışına gittiğinde onları kaybediyor olacak ve sıfırdan, en aşağıdan başlayacak. Dolayısıyla gittiği yer buradakinden çok daha iyi bir yer değil ama en azından buradan gidiyor olacak. Orada kaçtığı bir şey var. o anlamda doğru bir okuma. Ben de hep kaçış olarak düşünmüştüm. Bir yere gitmiyor da buradan gidiyor aslında.

İnci Sefa Cingöz: Bir de yurt dışı meselesi film süresince Toprak’ın planları arasında yoktu aslında. Bu ihtimal bir tema olarak hep etrafta dolaşıyor ama Toprak özelinde durum farklı. Zaten fal yazmak, aile evine dönmek, “Acaba ALES’e girsem?” ikilemi arasında debelenirken yurt dışı fikri biraz sürpriz, fevri bir şekilde geliyor. Sonra da üstüne yapışıyor gibi bir şey oluyor.

Kadir Çakan: Eski sevgilisi tetikliyor gibi bu kararı.

İnci Sefa Cingöz: Eski sevgilisi tetikliyor, evet. Bir de gitmeye karar verdikten sonra arkadaşlarıyla buluştuğu bir sekans var; “İyi oldu, üstünden ölü toprağını attın”, “Zaten o kitaba çok takılmıştın” diyerek birden kızın hayatını bombalamaya başlıyorlar. O an Toprak için “Tamam, artık burada geri dönecek bir şey kalmamış” hissi oluşuyor.

Gamze Çakan: İçlerinde tutuyorlarmış meğer bunca zaman.

İnci Sefa Cingöz: Kaldıramayacağını düşündükleri için bugüne kadar söylemedikleri şeylerle birden yüzleşince…

Kadir Çakan: Çoktan gitmiş olduğunu fark ediyor belki de.

İnci Sefa Cingöz: Evet. Kolay bir yüzleşme oldu bu. (Gülerek) “Benim hakkımda bunları mı düşünüyorlarmış?” Müthiş! (Gülüşmeler) 

Gamze Çakan: Aslında ben de merak ettim o kitabı. Romandaki kahramanda Toprak’tan da çokça iz vardı. İzlerken hep şu ikilemde kaldım: Bir yandan doktorası var, bir yandan geçinmek için fal yazıyor, diğer yandan da biten ilişkisinin yasını tutuyor. Toprak gerçekten kendi derdini ifade etmek isteyen, ne istediğini bilen biri mi yoksa sadece o “yazar olma fikrine” mi aşık?

İnci Sefa Cingöz: Benim açımdan Toprak fena bir yazar değil. Biraz sivriliği sayesinde ve yüzünden kendini yazarak ifade etmeyi seçmiş. Çünkü aklından geçenleri insanlara birebir söylese çok daha fazla çatışma yaratacak durumlar doğabilir. O yüzden yazmak insanlarla arasına güvenli bir mesafe koymasını sağlıyor, ben öyle düşünmüştüm. Bir dahi değil ama kötü bir yazar da değil bence. Yazdıkları gerçekten ilginç olabilir çünkü özgünlüğüne dikkat eden ya da en azından öyle olduğunu düşünen biri. O yüzden yazarlık onun belki de kendini en zeki hissettiği yer. Onun için en iyi işleyen, en doğal akan alan orası gibi geliyor bana. “Ay durun, yazar olayım” hevesinden ziyade, kendini orada daha rahat ifade edebildiği için yazıyor. Sanatın başka bir dalını da seçebilirdi ama yazmak biraz daha entelektüel kapasite gerektirdiğinden, o tarafını da gösterebileceği bir alan olarak görüyor. Dışarıdan bakıldığında bana hissettirdiği biraz böyleydi.

Gamze Çakan: Filmin hafif bir karanlığı var çünkü karakterler mutsuz. Hayallerini gerçekleştirememiş, gelecek kaygısı taşıyan insanlar… Zaten büyük trajediler de gündelik hayatın tekrarlarından doğuyor. İş, beklentiler, ertelenmiş kararlar… Sizce insanı en çok ne tüketiyor? Büyük bir yıkım mı, yoksa her gün “İdare ederiz, bugün bi’ geçsin” diye geçiştirdiği o küçük yenilgiler mi? 

Pınar Yorgancıoğlu: Biz bunu dün gece mi konuşmuştuk? Bence insanı en çok tüketen şey belirsizlik. Çünkü bir hedefin varsa ona ulaşmak için belli acılara katlanabilirsin, gündelik zorlukları göğüsleyebilirsin. “Şu anda oraya giderken bastığım taş ayağıma batıyor ama olsun, ben hedefime doğru yürüyorum” diye düşünürsün. Fakat yavaş yavaş ulaşmaya çalıştığın yerin mesafesi, o taşlara daha ne kadar basman gerektiği, hedefine hiç ulaşıp ulaşamayacağın belirsizleştikçe başka bir çıkmaza giriyorsun: “Şu an içinde bulunduğum bu zor durum geçici bir faz mı, yoksa benim asıl hayatım artık bu mu?” Bunu ayırt edemediğin nokta insan için çok yıpratıcı. “Yolumu mu değiştirmeliyim, başka bir çıkış mı aramalıyım, yoksa yolun yarısına geldim ve çektiğim bunca çile bir yatırım mıydı?” ikilemi başlıyor. İnsan çektiği acılara da tutunur ya; “Bu yoldan dönersem bunca emek, bunca acı boşa mı gidecek, yoksa daha mutlu bir hayata mı adım atacağım?” İşte bunu bilememek, bu belirsizlik ve getirdiği endişe insanı en çok tüketen şey sanırım.

İnci Sefa Cingöz: Bence de insanın biyolojik formatı belirsizlikle baş etmeye pek uygun değil. Evrimin başından beri böyle, en çok kortizolü o zaman salgılıyoruz. Bazı büyük zorlukları bilirsin, “Bu aşılacak ve hayatıma devam edeceğim” dersin. Ama her gün olan o küçük şeyler insanı daha çok tüketiyor. Bir de küçük olduğu için sanki dertten sayılmıyormuş, bir değeri yokmuş gibi algılanıyor. “Bir arkadaşıma gideyim de bir şeyler içip dertleşeyim” diyebileceğin büyüklükte bir başlığı da doldurmuyor. İşsizsin diyelim. Dördüncü ayında artık bu durum senin çevrenle konuşabileceğin yeni bir gündem olmaktan çıkıyor ama hala işsizsin, muhtemelen cebinde daha da az para var. Yeni bir olay olmadığı için sen onunla tek başına baş etmeye çalışıyorsun. O yüzden en zor şey herhalde o haldeyken gündelik hayata devam edebilmek.

Gamze Çakan: Toprak, zaman zaman kızdığımız, zaman zaman hâline üzüldüğümüz ama bir şekilde kendimize yakın bulduğumuz bir karakter. Sizce seyirci Toprak’la neden bu kadar güçlü bir bağ kurdu?

İnci Sefa Cingöz: Bence hepimizde ortak bir toplumsal yas var. Çünkü şu anda cebimiz sürekli boşalıyor. Sonunun ne olduğunu bilmediğimiz bir şey var. Orada bir delik var, ne zaman dolacağını da bilmiyoruz. Bütün emeklerimiz bir şekilde akıp gidiyor. Toprak karakteriyle herkesin bir yerden bağ kurduğunu düşünüyorum. Filmi çekerken daha çok jenerasyonel bir empati kurulabilir diye düşünüyordum ama şimdi her yaştan insanın bir şekilde onunla bağ kurduğunu görüyorum. Kendi emeğinin yasını tutması üzerinden bir empati kurulmuş olabilir. Çünkü şey derler ya, kendi jenerasyonunun sesi falan… Belki Pınar burada öyle bir şey yakalamış olabilir.

Gamze Çakan: Filmin adına dönersek… Karanlıkta ıslık çalmak hem korkuyu bastırma çabası hem de “Ben buradayım” deme hali. Peki, siz bu hikayede o ıslıkların kimin tarafından duyulmasını istediniz?

Pınar Yorgancıoğlu: Ben birinin ıslığı duyulsundan ziyade, filmin sonunda karakterlerin birbirlerinin ıslığını duyabilmesini istedim hep. Çünkü nereden bakarsanız bakın, üç karakter için de “Bu yolculuk şöyle sonuçlandı” diyebileceğimiz kesin bir son yok. Filmin başıyla sonu arasında 200 bin lira kaybetmiş olmaları dışında hayatlarında, ruh hallerinde ya da koşullarında çok büyük bir fark yok aslında. Tek fark, hepsinin birbirinin yolculuğunu biraz olsun görmüş olması… “Tamam, ben karanlıkta bir ıslık çalıyorum ama meğer o da orada bir ıslık çalıyormuş, ben duymamışım”ı fark etmeleri. O yüzden filmin sonunu seyirciden çok karakterleri düşünerek kurdum; birbirlerini duyabilseler benim için filmin amacı gerçekleşmiş olacaktı.

Gamze Çakan: Filmin tonundan anladığım kadarıyla absürt mizahla hüznü iç içe geçiriyor, melodramdan özellikle kaçınıyorsunuz. Bu tonu kurarken nasıl çalıştınız?  Çekimler sırasında aranızda paslaşmalar oldu mu?

Pınar Yorgancıoğlu: (Gülerek) Ne düşündüğünü biliyorum şu anda!

İnci Sefa Cingöz: Ne acaba, bilemedim şimdi? (Gülüyor) Pınar’ın çok ilginç bir mizah anlayışı var. Senaryoyu okuduğumda bununla karşılaşmıştım ama okuduğum şey gerçek mi, gerçekten olabilir mi, tam emin olamamıştım. Sonra yönetmen görüşmesine gittiğimde, “Evet, gerçekten de böyleymiş,” diye çok mutlu olmuştum. Bence benzer şeylere gülebiliyoruz. O yüzden, en azından kendi adıma, filmin tonunu anlamakta pek zorlanmadım. Bazen daha dramatik yerlere gitmeye meylediyordum ama hemen oradan geri toparlıyorduk.  Bir de sahneler zaten öyle yazıldığı için oynarken belirli bir duyguyu hedeflemiyordum. Daha çok oradaki koşullar üzerinden çalışıyordum. Duygu kendiliğinden çıkıyordu. Birkaç gündür bunu birçok insanla konuşuyorum… Pınar’ın bir sonraki yazacağı şeyi şimdiden merak ediyorum.

Pınar Yorgancıoğlu: Bu soru bana bir şey düşündürdü. Benim kara mizah anlayışım biraz şöyle: Çok trajik bir anda bile aklına hayatın çok gerçekçi bir detayı geliyor ve o, yaşadığın dramın içinden seni çekip çıkarıyor. Mesela cenazedesindir, çok üzgünsündür ama pideler gelmiştir. Onların peşinde koşmak zorunda kalırsın çünkü insanlar açtır, yemek yemek zorundasın. Bir anda bunu hatırlayınca ortaya bir komiklik çıkıyor. Çok gerçekçi şeylerden dram çıkıyor ama daha da gerçekçi şeylerden komedi çıkıyor.

Balkonda geçen yoğun, duygusal bir sahnemiz vardı. İnci’nin ağır bir yere girdiğini hissettiğim bir anda kulağına bir şey fısıldadığımı hatırlıyorum. Doğaçlama bir şekilde, “Şimdi karnın acıksa ne fark ederdin?” demiştim ve İnci bunu o kadar iyi anladı ki yüzüne küçücük bir gülümseme geldi. Tam olarak aynı yerden bakıyorduk. Bir bakmışsın az önce intihar etmeyi düşünürken bir anda karnın acıkıveriyor. “Ne yesem acaba?” diyorsun.

İnci Sefa Cingöz: (Gülerek) “Halamın şurada bir dönerci vardı, gelmişken…”

Pınar Yorgancıoğlu: Hayat böyle bir şey. O yüzden sette çok güzel anlaştık.

Gamze Çakan: Son olarak festival yolculuğunu sormak istiyorum. Nasıl geçiyor bu süreç, nasıl geri dönüşler alıyorsunuz?

İnci Sefa Cingöz: Ben her festivalde yokum, hepsine katılamadım. Üzüldüğüm festivaller oldu. Ama genel olarak insanlar filmle tatlı bir bağ kurmuş. Kimine bazı yerler eksik, kimine fazla geliyor. Benim için film yolculuğu iyi gidiyor. Çünkü seyircilerin çoğu, filmden çıkınca teknik şeylerden ziyade kendilerine dair bir şeyler anlatmaya başlıyor. “Ben de bunu hissetmiştim”, “Şu yaşımda şöyle bir şey olmuştu” diyorlar. Bir oyuncu olarak duyabileceğim en güzel övgü bu olabilir. Birinin, senin karakterin üzerinden kendine dair bir şeyler anlatması. O yüzden güzel gidiyor.

Pınar Yorgancıoğlu: Film farklı coğrafyalarda gösterildi. Bizim filmden sonraki söyleşilerde, soru-cevaplarda kimse soru sormuyor, bir şeyler anlatmaya başlıyor. O çok güzeldi. Kara mizahın farklı kültürlerde nasıl karşılık bulacağı benim için bir soru işaretiydi. Onun geçiyor olması bana sürpriz oldu. Çünkü ben gerçek hayatta da şaka yaptığımda bazen karanlık tarafı ağır kaçar ve gülmez insanlar. Boşluğa düşer bazı şakalarım..  İki gün sonra “Tekrar mı yapsam, tam geçmedi galiba?” (Gülüşmeler) Takıntı haline getirip ortamı kurgulayarak şakayı tekrar mı yapsam. O yüzden filmdeki tepkileri merak ediyordum. Salonlarda beklediğimizden daha çok kahkaha oluyor. Benim daha ağır olduğunu düşündüğüm kısımlarda bile… Belki de insanlar o release’e ihtiyaç duyuyor. Sinirleri bozulduğu için dokunsan gülecek gibi oluyor insan. Ama eğlenceli geçiyor.

Gamze Çakan: Çok teşekkür ederiz. Çok keyifliydi.

İnci Sefa Cingöz & Pınar Yorgancıoğlu: Biz teşekkür ederiz.

Yorum Yapın

Bunlar da İlginizi Çekebilir