Üç Kadın, Tek Bir Gün: The Hours Filminde Tekrarlayan Motifler ve Kadın Olmak Üzerine

Yazan: Eylül Başkaya

“Mrs. Dalloway çiçekleri kendisinin alacağını söyledi.”

Virginia Woolf’un Mrs. Dalloway’ini başlatan bu ünlü açılış cümlesi Michael Cunningham’ın aynı adlı romanından uyarlanan ve Stephen Daldry imzası taşıyan The Hours’un üç kadınını da akıp giden saatlerin kaynaştığı çizgide bir araya getirir. Virginia Woolf (Nicole Kidman), Laura Brown (Julianne Moore) ve Clarissa Vaughan’ın (Meryl Streep) 110 dakikanın sınırlarını aşarak birbirlerine eklemlenen deneyimlerine bu cümlenin kelimeleriyle biraz oynayarak sorulacak şu soru ışık tutabilir:

Mrs. Dalloway neden çiçekleri kendisinin alacağını söyledi?

Görevlendirebileceği onlarca yardımcıya rağmen çiçekleri almaya tek başına çıkmak Clarissa Dalloway için Londra’da hayatın akışını gözlemlemek ve biraz temiz hava almanın yanında daha derinlikli bir fırsata işaret eder: bu görünürde önemsiz yolculukla Dalloway hayatının bütününü çevreleyen mekandan, ev-içinden, dışarıya adım atma ve dışarıda olanı izleme imkanını yaratır. Aynı anlam derinliği The Hours’ta da benzer bir biçimde vücut bulur. Daldry, üç kadının tek bir gününü merceğe alan birkaç saat içinde Mrs. Dalloway üzerinden kurulan bağdaşımı tekrarlayan motiflerle sürdürerek bizi ortak bir çizgide birleşen üç farklı kadınlık deneyimiyle yüzleştirir.

Filmin açılış sekansında Daldry; Virginia, Laura ve Clarissa’yı seyirciye tanıtan görsel motifleri ardı ardına bizimle tanıştırır. 1923 yılında Londra’da, 1951 yılında Los Angeles’ta ve 2001 yılında New York’ta üç kadının partnerlerinin sırayla dışarıdan evlerine girişlerini takiben kadınları yatağın aynı tarafından bir alarm sesinin uyandırışını izleriz. Hayat arkadaşları ofislerinden, sabah yürüyüşlerinden ya da alışverişlerinden dönerken Virginia, Laura ve Clarissa’yı gördüğümüz ilk sahnenin bir iç mekanı odağına alışı tesadüf değildir. Farklı evler, farklı kişiler ve farklı zamanlarda geçmesine rağmen Daldry’nin bize aynı anın parçasıymışçasına izlettiği bu sahne şahit olacaklarımızın içeride kalanların hikayesi olduğunu sezdirir. Bunun yanında birbirini takip eden sahnelerin her birinde alarm eşliğinde uyanan kadınların surat ifadeleri uyanmak için sarf edilen duygusal çabaya işaret eder. Güne başlamak bu üç kadın için de arkalarından sürüklenen bir yük gibidir.

Hemen ardından Daldry merceğini bir başka tekrarlayan motife, üç farklı çiçeğe çevirir. Çiçek bu noktada Mrs. Dalloway’in açılış cümlesine atıfta bulunmanın yanında ikinci bir anlam kazanır. Vazoda, duvar kağıtlarında ve sabahlıklarda göreceğimiz çiçeklerin geleneksel pozitif çağrışımları bu soğuk renkli evlerin içinde örtük bir zıtlık yaratır. Filmin ilerleyen sahnelerinde daha net gözlemlenebilecek olan gizil melankolinin arasında çiçekler bir şeyleri değiştirme-dönüştürme, büyütme ve güzelleştirme şansını sunuyor olmaları bakımından kadınların güçlükle başladıkları günlerini devam ettirmeleri adına itici bir güç görevi görürler.

Sahnelerden birinde Virginia’nın yazmaya başladığı kitap Laura’nın otuz yıl sonra uyandığı gibi okumaya başladığı Mrs. Dalloway’in sayfalarına ve hemen ardından Clarissa’nın elindeki yazı taslaklarına dönüşür; Mrs. Dalloway’i başlatan cümleyle ise The Hours’un açılış sekansı nihayete erer. Tıpkı Virginia’nın kaleminden yaratılan Clarissa Dalloway gibi, 2001’in New York’unda evden çalışan bir editör olan Clarissa Vaughan da o sabah düzenleyeceği parti için çiçekleri kendi almaya karar verir. Bu noktada görünürde yıllarla birbirlerinden ayrılan bu üç günün bir ortak noktası daha ortaya çıkar: Üç kadının evinde de onları sorumlu kılan özel bir davet söz konusudur. Virginia Londra’dan gelen kardeşi için menüye karar vermelidir, Laura eşinin doğum günü için onun yokluğunda oğluyla bir pasta hazırlamalıdır ve Clarissa şimdilerde tekerlekli sandalyeye mahkum olan eski sevgilisi Richard’ın (Ed Harris) ödül alan son kitabı şerefine verdiği davet için hazırlıkları tamamlamalıdır.

Tüm bu etkinliklerin yine kadınların kendi evleri içinde gerçekleşiyor oluşu şüphesiz mekana yüklenen sembolik anlamı destekler. Kadınların yaşam alanları ile yaratı alanlarının bir oluşu böylece yeniden vurgulanır. Ne var ki Clarissa, Laura ve Virginia’nın günlerine egemen olan hazırlık hali kendileri için değildir. Başkalarını memnun kılmak üzerinden kendileriyle ilgili memnun hissetmeyi kaçınılmaz bir prensip olarak benimsemiş bu kadınlar gün boyunca en doğru kararı almak için ne kadar istekli hissetmeye uğraşırlarsa uğraşsınlar günün sonunda davetlerin hiçbiri “olması gerektiği” şekilde sonlanmaz. “Sessizliği örtmek için” verilen bu davetler sessizliği yalnızca daha da pekiştirirler. Virginia ablasının evden ayrılışının hemen ardından kimseye haber vermeden kendini bir tren istasyonuna atar; istasyon onu intihar eğilimini yatıştırması adına yerleştirildiği taşradan şehire taşıyacak ve kurtuluş umudu aşılayacak bir anlam yüklenir, Laura eşine hazırladığı doğum günü pastasını hayal kırıklığı içinde çöpe atarak arabasını intihar girişiminde bulunacağı bir otel odasına sürer, Clarissa’nın mutfağında geçirdiği sinir harbiyle duraksayan davet hazırlıklarıysa Richard’ın ani intiharıyla yarıda kesilir.

İntihar yine öncül anlamını Woolf’un Mrs. Dalloway’ine atıfla kazanır. Mrs. Dalloway’de özgürlüğe kavuşmanın alternatif bir yolu olarak tartışılan intihar aynı çağrışımı The Hours’da da üstlenir. Richard, kendisi için verilen davetten birkaç saat önce Clarissa’nın gözleri önünde kendini bir camdan aşağı atarak hayatına son verir. Laura otel odasında tasarladığı intiharından ani bir kararla vazgeçer. Aynı fikir ise Virginia’nın hayatına, yaşadığı yere ve insanlarla olan ilişkilerine çoktandır hakimiyet kurmuş bir gölgedir. Daldry’nin hikayelerin fikri bağını sinema diliyle sağlamlaştırdığı sahnelerden biri de intihar fikri üzerinden yaratılır. Virginia’nın yazdığı kitabın ana karakterini kitabın sonunda öldürmeyi planladığı sahnelerde Laura çiğ beyazlarla çevrili bir otel odasında intiharını tasarlar; Virginia’nın bu fikirden vazgeçişini izlediğimiz anda Laura da can havliyle yataktan fırlar ve teşebbüsünü sonlandırır. Bu noktada Laura’nın intihar planının tek tanığı olan yatağı çevreleyen su dalgaları, Virginia’nın kendi intiharına bir gönderme olarak ekrana yerleştirilir. Virginia ve Richard için karşı koyamadıkları mutsuzluklarına son verişin aracı olabilecek intihar Laura’nın deneyimi özelinde aynı anlamı koruyamaz. Laura’nın iç huzur arayışı hayatta kalmanın farklı yollarını sorgulamak üzerinden gerçekleşir.

Betty Friedan, ikinci dalga feminizmin mihenk taşlarından olan Kadınlığın Gizemi isimli kitabında “yatakları düzeltirken, sebze alırken, evine çarşaf seçerken, çocuklarıyla sandviç yerken, küçük izcilere şoförlük yaparken, geceleri kocasının yanında yatarken, kendine bile sormaktan korktuğu sessiz bir soru” olan bir banliyö kadınından bahseder. Kendisi için çizilmiş domestik sınırların içerisinde yapabileceğinin en iyisini yapmasına rağmen günün sonunda kendiyle barışamayan bu kadının sorduğu soru şudur: “Hepsi bu mu?” [1] Laura, Friedan’ın çizdiği “adı konulmamış sorun” [2] içine hapsolmuş ev kadını tasvirini eksiksiz biçimde yansıtır. Virginia ve Clarissa aynı tasvirden kronolojik bazı farklar sebebiyle ayrılsalar dahi onların da zihinlerinde aynı sorunun dolaştığı tahmin edilebilir. “Hepsi bu mu?” sorusu daha fazlasına duyulan bir meraka ve ona ulaşma cüretine işaret eder. Virginia’nın savaş-sonrası İngiltere’sinde ve Clarissa’nın modern şehir hayatının sınırları içinde bu çağrışım farklı kılıklara bürünebilir; buna rağmen bu soruyu kendilerine yönelten tüm kadınları ortak bir çizgide buluşturmaktan geri kalmaz. The Hours bize Virginia’nın fikirlerinin izini Laura’nın ve Clarissa’nın deneyimlerinde sürebileceğimizi gösterirken Daldry’nin motifler üzerinden yaptığı da budur: birbirinin aynısı olmayan ama temsil ettikleri bakımından birbirlerine paralel imgelerle zamanın sınırlarını aşarak bize belki de tek bir günü üç gün kılığında anlatır.

2878.tif

The Hours’un sonunda Laura ve Clarissa beklenmedik şekilde aynı çatı altında bir araya gelir. Bu sahnede öğreniriz ki son çare olarak ailesini terk edip hayatını başka bir ülkede sürdürme kararı alan Laura tam anlamıyla mutlu olmayı hiçbir zaman başaramamıştır. Virginia ise arayışını cebine taşlar doldurarak ağırlaştırdığı elbisesinin içinde Ouse Nehri’nde sonuçlandırır; kız kardeşinin söylediği gibi varlığı yaşadığı ve yazdığı iki farklı hayat içinde bölünmüş gibi, fikirleri ve kaleminden dökülenler bir noktada kendisinden yıllar ve kilometrelerce ötede yaşamış iki kadının deneyimine böylece karışır. Virginia bir sanatçı ve bir kadın olarak kitleleri bunalıma sürükleyen bir dünya savaşının ardından, Laura kendisine toplum tarafından tahsis edilmiş küçük evinin penceresinden ve Clarissa’da bir modern kadın figürünün içinden birbirini aynalayan sancılara ışık tutarlar.

Farklı yüzyıllara ve coğrafyalara hakimiyet kuran doğrular kimi noktalarda birbirlerini tekrarlar. Zamanın bir noktasında çözüldüğüne inanılan bir sorun bir başka noktada biçim değiştirerek yeniden nüksedebilir. Bu noktada The Hours’un üç kadını baki kalan bir sorunsalın farklı manzaralarını yansıttıkları gibi aynı meselenin çözümlenmesine dair pekişen bir umuda da işaret ediyor olabilirler. Birbirlerinden sözümona yıllarla ayrılan üç farklı hayatı tek bir yirmi dört saatin çevreleyişinin hikayesi de bizi aynı ikiliği sorgulamaya götürür. The Hours’ta onlarca yıl üç günün, üç gün ise tek bir günün içinde yeni bir anlama bürünür.

Stephen Daldry, saniyelerin sayılabilen sınırları ötesinde gezinen bu 110 dakikayı Virginia’nın sesinden şu sözlerle bitirir,

“Aramızda hep yıllar var. Hep yıllar, hep aşk, hep saatler…”

[1] Friedan, B. (1984). Kadınlığın Gizemi: Kadınlar için yeni bir dönemi başlatan kitap. İstanbul: E Yayınları.
[2] “The Problem That Has No Name”

Bunlar da ilginizi çekebilir

Yorum Bırakın