Müfit Kayacan ile Karanlıkta Islık Çalanlar Filmi ve Yaşanmamış Hayatların Yası Üzerine

Yazan: Gamze Çakan

Pınar Yorgancıoğlu’nun yazıp yönettiği Karanlıkta Islık Çalanlar, aynı evin içinde birbirinden uzaklaşan bir ailenin yarım kalmış hayalleri ve hayata tutunma çabası üzerinden aile ilişkilerini, yalnızlığı ve kuşaklar arasındaki kopuşu kara mizahın ve doğaüstü unsurların eşliğinde ele alıyor. Doğa Tarihi Müzesi’nden yeni emekli olan Melih, geçmişte gerçekleştiremediği hayallerin ve kaybettiği anlam duygusunun ağırlığıyla baş etmeye çalışırken eşi Suzan ve kızları Toprak da kendi çıkmazlarıyla yüzleşiyor. Melih karakterine hayat veren Müfit Kayacan, filmdeki sessizliği, yalnızlığı ve gerçekleşmemiş hayallerin ağırlığını incelikli bir oyunculukla yansıtıyor.

33. Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali kapsamında bir araya geldiğimiz Kayacan’la projeye dahil oluşundan Melih’le kurduğu kişisel bağa, Pınar Yorgancıoğlu’nun oyuncu yönetiminden filmin aile, aidiyet ve günümüz insanının yalnızlığı üzerine söylediklerine; oradan da genç kuşağın yaratıcı potansiyeline ve sinemanın geleceğine uzanan bir söyleşi gerçekleştirdik.

Yazının buradan sonraki kısmı filmi izlememiş olanlar için spoiler içermektedir.
Karanlıkta Islık Çalanlar, büyük olaylardan çok küçük ayrıntılara, söylenenlerden çok söylenmeyenlere odaklanan bir film. Bu dünyanın sizinle nasıl buluştuğunu merak ediyorum. İlk bir araya gelişiniz nasıl oldu?

Şimdi, bazı sistemlerin olmadığı ülkelerde olayların biraz da tesadüflerle gerçekleştiğini düşünüyorum. Çünkü bazen mantıkla açıklanamayan şeyler olabiliyor. Bu filmin böylesine başarılı bileşenlere sahip olmasında da tesadüflerin payı olduğunu düşünüyorum. Pınar Yorgancıoğlu ismini çok önemsiyorum. Neden? Çünkü mesele yalnızca benim seçilmiş olmam değil. Filmi dün ikinci kez izleyebildim. İzlediğimde en küçük role kadar, her ayrıntının nasıl ince bir gözlemden ve değerlendirmeden geçtiğini gördüm. Dolayısıyla benim de seçilmemde Pınar Yorgancıoğlu’nun o ince eleyip sık dokuyan vizyonunun etkisi olduğunu düşünüyorum.

Beni oyuncu kadrosuna dahil etmek istediğinde, senaryoyu çok sevdiğim ve onun samimiyetine de güvendiğim halde tekrar tekrar ‘Emin misin?’ diye sordum. Çünkü bu kadar iyi bir senaryoda eksik kalan, filme zarar veren bir performans insanı çok üzer. Böylesine bir yaklaşımın ardından o çok emindi. Hatta filmi ilk seyredene kadar da emin değildim. Oyunu oynarken, o süreci yaşarken de hep tedirgindim. Ama bu tedirginlik, karakterin yapısıyla da bir yerde örtüştü. Pınar bunu da görmüş olmalı.

İyi ki de görmüş. Ben de filmi izlerken Melih’i gördüm orada, Müfit’i değil.

Yani bu çok mutlu edici bir şey. Bir de dizilerde oynadığımız için büyük oynamaya alışıyoruz. Dizinin bir matematiği var malum. Total izleyici kitlesinin de etkisiyle ana akım dizilerde oyunculuk açısından biraz daha göstermek gerekiyor. İzleyiciyi uzandığı koltuğundan kaldırıp baktırabilmeye dayalı bir anlatım söz konusu.

Ama burada bambaşka bir dünya var. Genellikle sessizlikler daha çok konuşuyor. Dolayısıyla üst üste, iç içe geçmiş bir süreçte çalıştığımız için de tedirgin oldum. Ama ilk filminde, bu kadar genç olmasına rağmen gördüğüm en iyi oyuncu yönetimini başaran bir yönetmene rastladım. Çok kıymetli.

Gerçekten öyle… İyi bir senaryoda karakterin her detayına hakim olmak gerekir ya, Pınar’da ben de tam olarak bu hakimiyeti gördüm.

Yani Melih hakkında her şeyi biliyor mesela. Bu özel bir şey. Tabii sinemada ve oyunculukta yöntemler sürekli gelişiyor, yeni araştırmalar yapılıyor. Pınar’ın Amerika’da yönetmenlik ve sinema konusunda uzun süre kendini eğittiğini, bu alana yatırım yaptığını, kafa yorduğunu da biliyorum.

Bunun bir yansıması olarak bizi provalarda role öyle hazırladı ki… Diğer yönetmenlerle de çok kıymetli çalışmalarım oldu, onların hakkını yemek istemem ama Pınar’ın bizi role hazırlayışında çok başka bir yaklaşım vardı.

Örneğin okuma provasında içimizden birine, “Bir dakika, gelir misin?” diyordu. İçeriye gidip, “Şimdi bir de şöyle düşünür müsün?” gibi farklı yönlendirmelerle bizi farklı duygu durumlarına taşıyordu. Okuma provasına o şekilde devam ettiğimizde, oyunun ve ortaklaşa kurduğumuz dünyanın etkisi değişiyordu. Bunu çok güler yüzle, sabırla ve eğlenceli bir şekilde sürdürdü. Sanki bir oyuncu koçu gibiydi. Bunlar bizi bugünkü sonuca hazırladı.

Melih emeklilikten sonra sanki yalnızca işini değil, hayata tutunduğu düzeni de kaybediyor. Doğa Tarihi Müzesi’nde her şeyi sınıflandırabildiği bir dünyadan, kontrol edemediği bir boşluğa düşüyor. Ablasının evine tutunmasını da bu açıdan çok etkileyici buldum. Sanki yalnızca ablasının değil, kendi eski hayatının da yasını tutuyor.

Tam da öyle.

Siz senaryoyu ilk okuduğunuzda, Melih’le ilk karşılaştığınızda ne hissettiniz? Hangi halleri size “Bu adamı anlamam gerekiyor” ya da “Bu adam şu açıdan bana benziyor” dedirtti?

Yani galiba kendimi oynamak en zorlarından biri ama Melih’le çok ortak yön bulmuştum. Ben de emekliydim. Otuz beş, otuz altı yıllık memuriyetin ardından emekli olmuştum. Benim de iki oğlum var ve eşimle, oğlumla filmdekine çok benzeyen ruh halleri ve dinamikler içinde yaşıyordum.

Aslında Melih yalnızca işini değil, dünyayı algılama ve açıklama biçimini de kaybediyor. Bir ömür sorun çözmüş, bir şeylerle uğraşmış ama şimdi işe yarayıp yaramadığını, ailesi için bir anlam ifade edip etmediğini sorguluyor. Bu duyguyu karaktere taşırken kendinizden neler kattınız?

Şimdi, dediğim bu kendime ait alanı yaratma meselesi… Kendimle kalmak beni çok başka bir huzura taşıyor. Çocukluğumdan beri kendimle kalmayı, kendi hayallerimi, düşlerimi, sevdiğim şarkıları dinlemeyi severim. Melih’in telsize olan merakı gibi benim de resim çizme merakım vardı. Evde kimsenin benimle ortak dinleyemediği müzikleri kendim dinlediğim, bana ait ayrı bir dünyam vardı.

Melih’in telsizde yaptığı bir anons var. Bu durum, onun yalnızca ailesiyle değil, dış dünyayla da kurduğu ilişkiyi anlatıyor. “Sesimi duyan var mı?” diye anons yapması, İtalya’da da olsa dünyanın herhangi bir yerindeki bir telsiz operatörüyle konuşmaya devam etmek istemesi bana çok metaforik geliyor. Aslında bu, varoluşsal bir sorgulama. “Ben varım ama bunun için ille de büyük gösteriler yapmam, fark edilmek için büyük bir kahramana dönüşmem gerekmiyor. Beni olduğum gibi kabul edip sevecek, fark edecek bir aile, bir dünya istiyorum” diyor. Hepimiz gibi görünür, en azından anlaşılır olmak istiyor. Zamanında ona şarkılar söylemiş.

Aslında bu da Melih’in karanlıkta ıslık çalma biçimi.

Tam da öyle. Dolayısıyla senaryonun kuvveti de burada. Ne kadar hayata benziyor… Ben bazen bir kente girerken bütün ışıklara bakarım. Bu kadar kalabalık görünen, ışıl ışıl kentlerde ne kadar yalnız insan var diye düşünürüm. Dairelerde oturanların karşı daireden haberi yok. Aynı evde yaşayan aile bireylerinin bile birbirinden haberi yok. Televizyonlar, telefonlar insanları birbirinden ayırdı. Yemekte bile kafasını kaldırıp iletişim kurmayan, karnını doyurduktan sonra hemen odasına çekilen insanların yalnızlığı…

Ama bütün bunlar filmde gürültüsüz, patırtısız gerçekleşiyor. Büyük cümlelerle ya da büyük davranışlarla değil. Belki bir sessizlikte, bir tereddütte, bir mimikte, bir jestte kendini gösteriyor. Az oynayarak çok şey duyurmayı çok değerli buluyorum.

Yani hikaye anlatımı açısından ben de anlatmak yerine göstermeyi değerli buluyorum.

Evet, oyunculuğun temeli de tam bu.

Provaların, ön hazırlık sürecinin de bunda büyük katkısı olmuştur sanırım.

Çok doğru. Pınar’ın bu konuda çok katkısı oldu. Benzer bir deneyimi Emin Alper’le de yaşamıştım. Prova sürecine çok önem veren yönetmenlerin, filmin başarısında büyük etkisi var. Bunu herkes ister ama belki de koşullarını sağlayamıyorlar. Pınar sabırla ve hiç kasmadan çalıştı. Oyuncunun yönetmenle ilişkisi, özellikle benim gibi Melih karakterine yakın, küçük hassasiyetlerden etkilenen insanlarda önemli. Söylenmeyen, görünmeyen küçük şeyler bile gerilim yaratabiliyor. Performansımın belli bir noktaya ulaşabilmesi için mutlaka huzurlu, anlaşılmış ve rahat hissettiğim bir ortam gerekiyor. Benim bazen birbirine çok zıt performanslarım oluyor. Sonunda şunu öğrendim: Setin gerilimi de bir şekilde performansa yansıyor.

Hepsi sürecin bir parçası gibi.

Evet. Pınar’ın ve ekibinin yarattığı set atmosferinin de bu sonuca katkısı var. Sanat grubunu da buna katmak lazım. Ben genç kuşağın, sizin kuşağınızın, bilgiyle ama bunu çok sessizce, bir ipek böceği gibi örerek kurduğu dünyayı çok seviyorum. Sanat ekibinin küçük dokunuşlarından, bir aksesuarın yerleştirilmesine, kameranın beni balkondan çektiği bir sahnede kadraja yerleştirilen küçük bir ayrıntıya kadar her şey düşünülmüştü. Biz aslında orada prova yapıyorduk. Ama o ayrıntıları tam da olması gereken yere yerleştirecek kadar gözü setin her yerinde. Hikaye sürekli kafasında dönüyor gibi. Ama sanki dönmüyormuşçasına… Doğallık. Her şey çok sıradanmış gibi. Bir belgesel gerçekliğinde çalıştık. Ve kendimi çok şanslı hissediyorum. Çünkü pek çok oyuncunun böyle bir şansı hiç olmayabilir. Benim de olmayabilirdi.

Ne mutlu bize ki olmuş. Melih yasını ailesiyle bile paylaşmıyor. Bu mesafeli ama tanıdık hâli, aile içindeki iletişimsizliği de güçlendiriyor. Hülya Hanım ve İnci Hanım’la bu aile dinamiğini provalarda nasıl kurdunuz? Aranızdaki paslaşma nasıldı? Çünkü bu duyguları içeride bu kadar yoğun yaşayıp dışarıya bu kadar az yansıtmak, üçünüz arasında özel bir oyunculuk dinamiği gerektiriyor.

Pınar’ın bir ara söylediğini hatırlıyorum. Bizi tek tek kast ettikten sonra yan yana geldiğimizdeki uyumumuzu da provalarda gözlemlediğini söylemişti. Enerjilerimizin hikâyeye hizmet eden taraflarına da baktığını düşünüyorum. Mesela Hülya Hanım, provalarda bir keresinde bana yanlışlıkla Melih yerine Müfit diye hitap ettiğini, benim de hiç bozuntuya vermediğimi anlatmıştı. Sonra fark etmiş, “Müfit ne ya?” diye düşünmüş. Daha karaktere alışma sürecindeydik. Tabii burada yine Pınar’ın sezgisi ve gözlemi var.

Bu nedenle provalarda çok çabuk bir uyum yakaladık. Pınar’ın bizi bir araya getirdiği, örneğin prova sırasında yemek arası verdiğinde bile, bilerek bizi filme ve hikâyeye yönlendiren ortamlar yarattığını sonradan fark ettim. Ama bunu sanki kendisi yapmıyormuş gibi doğal bir biçimde gerçekleştiriyordu. Bir süre sonra sanki çok uzun zamandır bir aradaymışız, yıllardır aynı yemek masasında oturuyormuşuz gibi bir iletişim kurduk.

Ya da hepiniz gerçekten karakterlerinizi sahiplendiniz.

Sahi, onu çok yaptık. Yani bunun da etkisi var. Sete girdiğinizde gerçekten Melih oluyorsunuz. Kızınızla ve eşinizle yemek yiyormuşsunuz gibi. Bir karakter yaratırken kendi hayatımızdan anılarla, deneyimlerle, gündelik alışkanlıklarımızla özdeşleşiriz. Bu anlamda hem Hülya Hanım’ın hem de İnci’nin başvurabilecekleri çok fazla malzemeleri vardı sanırım. Sohbetlerimizde bunlar ortaya çıktı. Onlar da rolleri benimsemiş, üzerlerine giymişlerdi. İkisi de rollerini çok sevmişti. Üstelik İnci’nin ilk kamera deneyimiydi.

Biz onunla Kadıköy’den trenle Ankara’ya gittik. Baba-kız olarak yola çıktık ama birbirimizi çok iyi tanımıyorduk. Ankara’ya varana kadar sohbetlerimizle belli bir baba-kız dinamiği yakaladık. Provalarda da bunun altyapısı oluşmuştu. Onun sızısını, hüznünü gerçekten yüreğimde hissedebileceğim bir noktaya geldiğimi gördüm. Bu, küçük davranışlarda da kendini gösteriyordu. Parasızlığını düşünerek kitabının arasına para sıkıştırması, üzülmesin diye ona meyve soyup getirmesi… Bunlar çok küçük ama çok anlamlı ayrıntılar. Gerçek hayattaki gibi, bağırmadan anlatılan şeyler de bu detaylarda saklı.

Melih’in kuşağı için güvenli hayatın reçetesi belli: çalışmak, aile kurmak, emekli olmak. Ama filmde bunların hiçbiri aradığı huzuru getirmiyor. Sizce bu çatlağı en iyi hangi sahnede görüyoruz? Çekimlerden de unutamadığınız bir an var mı?

Yaş dönümü diye bir şey var. İnsan emekli olduğunda yaşamının farklı dönemlerinden geçiyor. Otuz yaşında başka, elli yaşında başka oluyor. İnsan bir süre sonra galiba anatomik ve ruhsal olarak kendisini daha az sevilmiş, daha az başarılı hissetmeye başlıyor. Hayatının muhasebesini yapıyor. İdealler yerini yaşanmamışlıklara bırakıyor. Mesela Melih astronot olabilecekken…

O yemek masası benim için çok ilginç bir yüzleşme sahnesi. Bir tarafta garsonun bile elini sıkacak kadar naif, sınıfsal bir ayrım gözetmeyen biri var. Öte tarafta ise cerrah kimliğinin getirdiği, bazı doktorlarda da rastladığımız, “Bu dünyaları ben yarattım” diyen bir ego var. Bir şey kutlanırken eşinin onun kadehinin havada kaldığını bile fark etmediği bir ortamda, Melih kendini ifade etmeye çalışıyor. Belki de sertleştiği, biraz diklendiği tek sahne bu. Sonrasında da söyledikleri kabul görüyor, onu biraz olsun fark ediyorlar.

O sahne, benim kendi özel hayatımda da çok karşılaştığım bir durumu hatırlatıyor. Eşinin başka özlemler, başka özentiler içinde olması, artık onun varlığını çok fark etmemesi… Melih o anda gerçekten pek çok şeyin farkına varıyor. Nasıl bir ortamda yaşadığını, eşinin nasıl birine dönüştüğünü, hangi yalanlara sarıldığını, çocuğunu nasıl cilalayıp başka türlü sunmaya çalıştığını görüyor. Tam da bugünkü insanların hali. Sosyal medyada bunu biraz daha parlattık. Herkes sanki çok mutlu, çok ideal bir hayat yaşıyormuş gibi görünmeye çalışıyor.

Filtreli fotoğraflar gibi.

Muazzam, evet. Hayatımızı bir filtreden geçirerek sunma merakı… Kimse iyi bir şeyi alkışlayıp kötü bir şeyin özeleştirisini yapmıyor. Bütünü görmeyip yalnızca kendisine bakmaya başladığı bir sürecin hüznünü duyuyor bu adam. Çünkü o onlardan değil. Takılıp kalmış.

Ama ne kadar güzel… Filmi izlerken açıkçası hikayede en çok Melih’le bağ kurdum. Çünkü dünyayı etiketlerden ve filtrelerden arınmış bir şekilde görüyor. Herkesi olduğu gibi algılamak istiyor. Diğer yandan Suzan geçmişindeki yaşanmamışlıklar nedeniyle fark edilmek, seçilmek istiyor belki. Doktor olmayı çok istemiş ama olamamış mesela. Annesiyle ilişkisi de bu açıdan önemli. İkisi çok güzel bir kontrast oluşturuyor.

Suzan açısından bakarsak, ameliyat masasındaki sahne de çok etkileyici. Başka programlar yapılırken onun gözleriyle oynadığı, kendisinin de fark edilip davet edilmesini beklediği an… O umudun kırılışı ve öfkeyle saati alışındaki sahneler hem senaryo hem performans açısından beni çok acıtan, çok başka sahneler.

Bir de filmin sonundan bahsetmek istiyorum. Film boyunca Melih’i kaybettiklerinin ve ne yapacağını bilemediği bir geleceğin içinde görüyoruz. Ama finalde ben bir umut da gördüm. Bunca kayba rağmen ailenin yeniden bir araya gelmesini, hayata devam etme ihtimali olarak okudum. Siz filmin sonunu nasıl yorumluyorsunuz? Melih’in hikayesi sizde nasıl bir duygu bıraktı?

Her ne kadar birbirlerinin ıslıklarını duymasalar da… Birbirlerini kanatsalar da kirpi ailesi gibiler. Isınmak için yine birbirlerine sarılıyorlar ama birbirlerini kanatıyorlar.

Ben senaryoda işlevsiz aileleri çok severim. Çünkü toplumun deliliği yerine birbirlerinin deliliğini seçen, kendi içinde güvenli bir alan kuran insanları anlatırlar. Bu yüzden final bana umut verdi. Sizin bu konudaki fikrinizi duymak isterim.

Şimdi, Melih’te ben filmi izleyip bitirdiğimde bir yerlerimde sızı hissediyorum. Galiba Melih’le çok özdeşleşen bir yaşım ve durumum var. Hep Çetin Altan’ın bir sözü geliyor aklıma: “Hayat yaşandığı kadar vardır. Gerisi ya hafızalardaki hatıra, ya da hayallerdeki ümittir. Hüsranı ise bir tek yerde kabul ediyorum. Yaşamak mümkünken yaşamamış olmakta.” Sesinin duyulması için ille de bağırmak gerekmiyor. Her şeye rağmen paranın bile hiçbir şey olmadığını düşünüyor. Ben olsam, “Para değil, biz paraları da geçeriz. Biz başka bir şey istiyoruz. Birbirimizi görelim, birbirimizi fark edelim” derdim. Onun görülmemiş olmasının hüznü var. Benim günlük hayatımda da böyle. Bunu anlatamıyorum.

Hep Gülten Akın’a geliyorum: “Ah, kimselerin vakti yok. Durup ince şeyleri anlamaya…” Benim için aile çok önemli. Birbirimizi kanatsak da bu kirpi ailesi olarak birbirimize dönmemiz gerektiğini anlatmak istiyorum ama bunu tam olarak ifade edemiyorum. “Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum. Anlatamıyorum…” şiirindeki gibi. Bunun anlaşılamamasının hüznüyle bitiriyorum. Yine de umut var. Kızımın dönmesi nedeniyle vazgeçemiyorum. Çünkü bir ailede anne ya da babaysanız, hayatınız çocuklarınızı her şeye rağmen korumak üzerine kurulu. Ama keşke bir mucize olsa da bu sürgit kanatma halini herkese anlatabilsek. Öykünün benzer biçimde sürüp gideceği duygusu var. O yüzden kalp kırıklıklarım sürüyor. Yine yalnız şarkıları dinlemeye, o yalnızlığım içinde “Beni duyan var mı?” diye sormaya devam edeceğim hissiyle buruk bitiriyorum. Filmi de ne zaman olduğunu fark etmeden, ışıklar yandığında gözyaşımı silerken bitiriyorum.

Evet, siz daha karamsar bir yerden bakıyorsunuz. Ben ise şöyle düşündüm: Evet, sorunlar hala orada, hala birbirleriyle anlaşamıyorlar. Ama hikayenin başındaki aileyle sonundaki ailenin aynı olmadığını düşünüyorum. Dış dünya acımasız, birbirleriyle anlaşmakta zorlanıyorlar ama ne olursa olsun, başlarına ne gelirse gelsin, o evin, o yuvanın kendileri için bir sığınak olduğunu biliyorlar. Sanki bunu fark etmişler gibi okudum ben.

Evet, ben o konuda biraz karamsarım. Çünkü hayat da böyle. Sorunlar hep olacak, belki yine birbirlerine yalan söyleyecekler. Ama sanki bir sınavdan geçmişler gibi hissediyorum. Yalnız sınavın bitmeyeceğini de düşünüyorum.

Bugünkü Türkiye’de bunu söylemek ne kadar doğru bilmiyorum ama aileyi ülke olarak da düşünüyorum. Oğlum yurt dışına gitti, birçok genç de gidiyor. Bazıları dönüp geliyor. Filmde de anlatılan bir gitme hikayesi var. Ama gittiğimiz yerde bizi kucaklayan birileri yok. Dalga geçiyorlar. “Falcılığa mı devam edeceksin?” gibi şeyler söylüyorlar. Orada hayata daha aşağıdan başlayacaksın. Bizi aşağılayan, Ortadoğu’dan, üçüncü sınıf bir ülkeden gelen insanlar olarak gören bir dünya var. Böyle bir dünyadan kendi ailemize, ülke olarak da dönüp geliyoruz. İyisiyle kötüsüyle bizi kucaklayacak bir aile arıyoruz. Ama benim hüznüm, bugün bu ailenin hak ettiği şekilde silkelenip kendine gelmesini bir türlü başaramaması. Çekirdek aileden ülke boyutuna geçtiğimde karamsarlığımın temeli biraz buradan geliyor. Umudum yorulmuş galiba benim. Bu beni çok hüzünlü, kahırlı bir yerde bırakıyor.

Yine Melih’le benzeşmişsiniz.

Tam öyle kaldım, askıdayım. Çok zoruma gidiyor. Burada, festivalde gördüğüm ve bana umut veren genç kuşağı düşünüyorum. Pınar gibi, arı gibi çalışan, çok yetenekli ve kapasiteli insanlar var. Ama onlara gereken değer ve imkanlar verilmiyor, potansiyellerini gerçekleştiremiyorlar. Biraz hüzünlü, sessiz bir şekilde o dünyayı örmeye devam ediyorlar. Oysa daha rahat çalışabildikleri, kendilerini ifade edebildikleri, destek gördükleri ve alkışlandıkları bir ortamda olmalılar. Mesela belki Toprak’ın kitabı basılabilirdi. Suzan doktor olabilirdi. Evet, bunu Kültür Bakanlığı gerektiğinde yapmalı. Gençleri teşvik etmek için kitaplarını basmalı. Proje aşamasında destek vermeli, sonucuna bakmadan cesaretlendirmeli. “Projeni beğendim, sana şu kadar fon veriyorum” diyebilmeli. Gelişmiş ülkeler bunu yapıyor gerçekten. Büyük aileden küçük aileye geldiğimizde de benzer bir durum var.

Çünkü birbirinin parçası. Mikrokozmosu gibi gerçekten.

Evet, tam da bu. Zaten adamın yaptığı işle de çok ilgili. Pasta yediği sahne ne kadar enteresan bir şeydi. Arkasında bir evren var. Dekoruyla, anlatımıyla ne kadar metaforik bir sahne…  Ankara’da, bir taraftan da hiçbir işe yaramayan Dinozor Parkı’nda gençler yurt dışına nasıl gitsek diye konuşuyorlar. O güzelim, bahsettiğim gençler umutsuz, işi gırgıra vurmuş halde konuşuyorlar. Bundan daha iyi bir anlatım olur mu? Orada dekor da dile gelmiş gibi.

Ankara filmin önemli bir parçası. Ben zaten Ankara’yı hikayedeki dördüncü karakter olarak gördüm.

Evet, öyle. Bütün bunları tasarlayan kişi, iki tıp doktorunun çocuğu olarak sahip olduğu zekaya ve birikime rağmen sinemayı, bu zor yolu seçmiş. Bu film de o kişinin anlattığı hikayenin ete kemiğe bürünmüş hali. Aslında hepinizi, Mustafa Kemal’in emanet ettiği, gelecek umudu olarak gördüğü sinemacıları, sanatçıları, gençleri onun şahsında hep alkışlıyorum. Sadece onu insan olarak çok sevmekten öte; varlığıyla, zekâsıyla, birikimiyle, yarattığı dünyayla… O nedenle çok kıymetli.

Müfit abi, çok teşekkür ediyorum.

Ben teşekkür ederim.

Yorum Yapın

Bunlar da İlginizi Çekebilir