Martin McDonagh’nın son filmi Vahşi At Dokuz (Wild Horse Nine, 2026), 1973 Şili askerî darbesinin arifesinde Santiago’dan Paskalya Adası’na gönderilen CIA ajanları Chris ve Lee’nin hikâyesini anlatıyor. McDonagh, önceki filmlerinde olduğu gibi dostluğu belirli bir mekân üzerinden ele alırken, bu kez karakterlerinin ilişkisini adanın yalıtılmışlığı içerisinde sınayarak sadakat, dostlar arasındaki yazılı olmayan anlaşmalar ve ölümle yüzleşme meselelerini irdeliyor. Ancak Vahşi At Dokuz, yalnızca iki insanın dostluğuna odaklanmıyor; Amerikan hükümetlerinin başka ülkelerin siyasal geleceklerine kendi çıkarları doğrultusunda müdahale etmesini ve bu müdahaleleri gerçekleştiren görevlilerin de gözden çıkarılabilir olduğunu gözler önüne seriyor. İlk bakışta dış dünyanın çatışmalarından uzak bir sığınak olarak görülebilecek Paskalya Adası, iktidarın nüfuzundan azade bir coğrafya olmaktan çok, onun en uzak noktalarda dahi kendisini hissettirdiği bir mekâna dönüşüyor. Böylece McDonagh, dostluk ile siyasal şiddeti, sadakat ile ihaneti ve yaşam ile ölümü bir araya getirerek senenin en esaslı politik kara komedilerinden birine imza atıyor.
Bir Ada İki Dost
Martin McDonagh, In Bruges ve The Banshees of Inisherin filmlerinde olduğu gibi bu filminde de karakterlerini yalıtılmış mekânlarla sınırlar. In Bruges‘de bu mekân bir şehirken, The Banshees of Inisherin ve Vahşi At Dokuz‘da bir adadır. Önceki filminde İrlanda’nın politik tarihine göndermelerde bulunurken, bu kez ABD hükümetinin 1973 yılında Şili’de gerçekleştirilen askerî darbeyle ilişkisini irdeler. The Banshees of Inisherin‘de, kendisiyle birdenbire iletişimi kesen arkadaşıyla umutsuzca yeniden bir araya gelmeye çalışan bir adamın hikâyesini anlatırken İrlanda folkloruna da yer vermekteydi. Bu, yalnızca iki bireyin değil, İrlanda’nın kendi içindeki dostluğunun da kopuşuydu.

Vahşi At Dokuz‘da ise ölümcül kansere yakalanan kıdemli CIA ajanı Chris, arkadaşı Lee ile birlikte Paskalya Adası’na tatile gider. Ancak Chris için bu yolculuk, sıradan bir tatilden çok daha fazlasını ifade etmektedir. Chris’in giderek bozulan hafızası ve iki arkadaşın geçmişten taşıdıkları sırlar, adadaki birlikteliklerini beklenmedik biçimlerde sınamaya başlar. McDonagh, böylelikle dostluk ve sadakat arasındaki ilişkiyi yeniden tartışmaya açar: Bir dostu korumakla ona sadık kalmak her zaman aynı şey midir?
Yorgun Demokrasinin Atları
Vahşi At Dokuz ile Martin McDonagh, 1970’lerde geçen hikâyesi üzerinden bir anlamda günümüzün sosyopolitik iklimine de ışık tutmaktadır. Büyük devletlerin çevre ülkelerdeki siyasal krizleri körükleyerek nice masum insanın yaşamını hiçe saymasının tarih boyunca tekerrür eden bir olgu olduğunu hatırlatır bizlere. ABD’nin 20. yüzyıl tarihindeki önemli olaylara tanıklık etmiş Chris, ölümcül hastalığıyla boğuşurken unutkanlıkları da baş göstermeye başlar. Ne var ki Chris’in hastalığı sadece Chris’in kendi yaşamı değil, hizmet ettiği kurumla ilişkisini de müzakereye açar. McDonagh, Chris ve Lee üzerinden Amerikalı olmanın ayrıcalıklarına ilişkin samimiyetsiz bir günah çıkarma anlatısına başvurmaz. Bunun yerine milliyetçiliğin, hükümet politikalarının ve kişisel çıkar çatışmalarının insanları nasıl uzak adalara sürüklediğini, hatta ölüme gönderebildiğini kara mizahi bir dille kusursuzca işler.

Sinematografik bakımdan da McDonagh, görüntü yönetmeni Ben Davis ile birlikte Paskalya Adası’nı egzotik bir süzgeçten geçirmek yerine, 1970’lerin Süper 8 kamera estetiğiyle çağdaş dijital sinematografiyi melezleyerek dönemin görsel dünyasını yeniden üretir. Gündüz sahnelerindeki canlı renklerle gece sahnelerinin puslu ve tekinsiz atmosferi ilk bakışta bir zıtlık oluşturur. Lakin bu zıtlık, Paskalya Adası’nın huzurlu ve esenlikli görünümüne rağmen siyasal tehdidin hiçbir zaman ortadan kalkmadığını, aksine geceleri daha da görünür hâle geldiğini hissettirir. McDonagh, mekân ve renk kullanımındaki zıtlıkların yanı sıra karakterlerinin motivasyonlarındaki çelişkileri de ustalıkla sergiler. Geçmişinde insan hayatını hiçe sayan Chris’in kimi zaman adanın atlarına, kimi zaman da Şilili üniversite öğrencisi Monica’ya değer verdiğini görürüz. Ancak McDonagh, bununla masumane ya da iki boyutlu bir karakter portresi çizmez. Chris’in Monica’yı yaklaşan askerî darbe konusunda uyarıp apolitik bir yaşam sürmesini salık vermesi, kendisinin de parçası olduğu siyasal müdahalelerin yarattığı tehlikeden onu uzak tutmaya çalışmasının ironisini açığa çıkarır. Böylece ada, dış dünyadaki siyasal gerilimlerden azade bir sığınak değil, karakterlerin çelişkilerini görünür hâle getiren bir mekâna dönüşür.
Vahşi At Dokuz, McDonagh’nın dostluğu yalıtılmış mekânlar üzerinden ele aldığı hikâyelerinin yeni halkası. Günümüzün sosyopolitik iklimine de ışık tutan film, komedi ve dram tonlarını ustalıkla dengelerken mekânın barındırdığı çelişkileri anlatının bütün katmanlarına yediren nefis bir yapım olarak karşımıza çıkıyor.
9–18 Ekim tarihleri arasında İstanbul’da düzenlenen Filmekimi’nde seyirciyle buluşan Vahşi At Dokuz, 6 Kasım Cuma günü sinemalarda!
