Ana sayfa Sinema Film Eleştirileri Sonunda Her Şey Olması Gerektiği Gibi: Záhrada (Bahçe)

Sonunda Her Şey Olması Gerektiği Gibi: Záhrada (Bahçe)

Her film bizi kendi dünyasının içine alamaz ya da almak istemez. Sadece bazı filmler bize tüm kapılarını açar ve içerideyizdir. Bu bir başarı mıdır? Bir film için cevap: Evet, başarıdır. Bu bağlamda, bir sonraki sahnede olacakların kestirilemediği, merak unsurunu daima canlı tutan filmler, ekseriyetle, başarılıdır diyebiliriz. ‘Záhrada’, sadece merak unsurunu canlı tutmaktan öte, hakiki duruşu ile de buram buram sinema kokan keyifli bir film.

Soyut ve masalsı anlatımda kendine has bir göz olan Slovak yönetmen Martin Sulík, komedi türündeki ‘Záhrada’nın derin sularında, varoluşçu bir bakış açısı ile ana karakterler üzerinden absürdizm ve nihilizmi bilgece işlemiş.

1995 vizyon tarihli filmde, ana karakter Jakub’un yaşamının bir kesitini, birbirine bağlı on dört kısa bölümde gözlemleme fırsatı buluruz. Filmin neredeyse tamamı, içinde her karaktere yetecek kadar hikayeye gebe olan büyük bir bahçe ve oradaki eski evde çekilmiş.

Girelim içeri…

Martin Sulík

Bir.

Terzilik yapan babası ile birlikte yaşayan Jakub, zamanı kovalamayan, malı mülkü olmayan bir eğitmendir ve tatilini aylaklık yaparak evde geçiriyordur. Babasının müşterisi Teresa ile ilişkisi ortaya çıkınca, yıllardır değişmeyen yaşamından yakınan babası ona, dedesinin bahçesini satıp kendisine bir ev almasını söyler.

Hikayenin başlangıç noktası olan birinci bölüm, aile evinde yaşayan yetişkin evlat ve ebeveyn ilişkisini, aşina olduğumuz klasik senaryo üzerinden temellendirir. Yakub bir eğitmendir ve tatilini istediği gibi geçirmek istemesi doğaldır; ancak aynı evde birlikte yaşadığı babasının, onun yaşamıyla ilgili huzursuzluk duyduğu şeyleri umursamıyor gibi görünmesi geçimsizliği doğurmuştur.

Baba – Marián Labuda / Yakub – Roman Luknár

İki.

Jakub karakterinin en belirgin karakter özellikleri, hoşgörülü oluşu, yaşamdaki edilgen tutumu ve olanı olduğu gibi kabul edişidir. İkinci bölümde, babasının sözleri üzerine bahçeye doğru yola koyulur. Biz seyircilere ‘Cennet Bahçesi’ olarak ifade edilen bahçede, ağaçlardan başka sağlam olan pek bir şey kalmamış; arazideki eski ev de yoklukta kuşların yuvası haline gelmiştir. Geceleyin yatağının baş ucundaki sese yönelen Yakub, dedesinin bir kutu içine sakladığı not defterini bulur. Notlar sağdan sola doğru yazılmıştır ve bu yazıya aşina olmayan biri ancak bir ayna yardımıyla okuyabiliyordur.

Yakub için geçerli olan, ondan isteneni yapmak üzere harekete geçmiş olmasıdır. Sonrası ile ilgili hiçbir şeyin mevcudiyeti yoktur. Geldiği bu bereketli ve büyük bahçede sadece, dokunduğu yer dökülüyor, bastığı ahşap çöküyordur ve bir süre burada kalacağını bilmektedir. Öte yandan, Yakub karakterini ve başından geçen olayları seyrederken farkında olmamız gereken, gönderme yapılan ‘Cennet Bahçesi’, yani ölümden sonra bir başka boyutta var olduğuna inanılan ‘Cennet’in, dedesinin bahçesi olarak varsayıldığıdır. Yakub ya cennettedir ya da biz seyirciler Yakub gibi olursak cennete gidiş biletimizi alırız. Bu iki olasılığı da aynı oranda canlı tutan bir senaryo seyrediyor olacağız; ancak sonuçta film bize harmanlanmış gerçekçi bir sonuç verecek.

Üç.

Çevreyi düzenlemeye başlayan Jakub, çalıların arasında gördüğü köpekten korkup kaçarken bahçede Helena ile karşılaşır. Helena köpek ile anlaşır ve Jakup ile tanışırlar. Helena’nın vücudundaki izleri gören Yakub, annesinin onu deli sandığını ve dövdüğünü öğrenir. Gece olduğunda dedesinin notlarını okumaya devam eder.

Yakub’un boş kaldıkça dedesinin notlarını okuması boşuna değildir. Notlarda, canlı yaşamının nasıl var olduğuna dair düşüncelerden, hayvan gözlemlerine; gezegenlere isim bulmaktan, onların evrende bulundukları konuma dair tahmini çizimlere kadar geniş bir yelpazesi olan öğretici, aydınlık ve keyifli bilgiler vardır. Yakub, dedesi gibi zeki ve yaşam üzerine düşünen bir insanın paylaşmak üzere sakladığı bu mirası boşa çıkarmamaktadır. Öte yandan, biz seyirciler bu defterin Yakub için önemi üzerine düşünürken, dini inanç ürünü kutsal kitaplar ile yaşamış ve ölmüş bir insanın somut gözlemleri arasındaki ikiliğin işaret edildiğinin de farkında olmamız gerekir. Aslında bize bir seçim de sunulmaz, dede alenen Yakub’a yetmektedir.

Dört.

Sabah gözünü açtığında, samandan yapılma yatağından otlanan koyun ile göz göze gelip bahçeye çıkan Yakub, sürüsünü otlatan çobanı görür. Çoban ona ‘bugün ne yaptığını’ sorar ve aldığı ‘hiçbir şey’ cevabı üzerine; hiçbir şey yapmazsa, öldükten sonra ondan geriye bir şey kalmayacağını söyler. Ona ne yapması gerektiğini soran Jakub’a ayaklarını yıkatır. Aziz olmak isteyen ve tanrı ile konuştuğunu söyleyen çoban, işi bittiğinde bahçe çitlerini kırıp geçerek çıkar gider. Ardından Yakub kırılan çitleri iyice sağlamlaştırır.

Başlı başına bir paradoks olan bu dördüncü bölümde çobanın Yakub’a, tanrının varlığına inanıp inanmadığını sorması üzerine verdiği ‘tanrı bilir’ cevabı cidden makuldür. Çoban bahçede olduğu süre boyunca ne istediyse yapan Yakub’un kırılan çitleri iyice sağlamlaştırmasındaki mesaj ise gayet açık: Yakub, çobanın içi boş konuşmalarına rağmen, bahçedeki bu yabancının isteklerini yerine getirmiş ve çitleri yıkıp geçmesine ses etmeden yıkılmaz bir şekilde çitleri yeniden yaparak çobanda bulunmayan bir alçak gönüllük ve bilgelik ile hareket etmiştir.

Beş.

Yakub eve girdiğinde, masada oturan bir kadın ve Helena’yı karşısında bulur. Annesi Helena’yı Yakub’dan özür dilemesi için getirmiştir. Ne için özür dilemesi gerektiğini soran Yakub’a, kızının herkesin önüne atladığını, yalancı ve aptal olduğunu, yazmayı bile bilmediğini söyleyecektir. Helena yazabildiğini söyler ve gösterir. Tıpkı Yakub’un dedesi gibi sağdan sola doğru ayna ile okunabilir şekilde yazıyordur ve annesi bu yazıyı okumayı bilmediği için kendi haklılığını ispatlamış gibi güler. Helena bu esnada evden çıkar ve bahçedeki bir tavuğu yakalayıp onu uyku haline sokar.

Helena, acı bir aile gerçeğinin ürünüdür. Alkolik bir kadın olan annesi Helena’yı yalanları, deliliği ve yalnızlığı ile manipüle ederek ona her anlamda zarar veren biridir. Evdeki bu beklenmedik tanışma ile birlikte Jakub, ayrıksı Helena’nın da tıpkı kendisi gibi olanı olduğu gibi kabul etmeyi öğrenmiş olduğunu ve bu öğrenimin tatsız yönünde duran anne faktörünü anlar. Helena’nın gerçeğini görmek ve anlamak ona yakınlık duymasına sebep olur. Cennet Helena’nın ayakları altındadır.

Altı.

Jakub’un bahçeye geldiğinden beri görüşmediği, babasının müşterisi Teresa, bahçeyi basan yaban arılarından kurtulmaya çalışırken çıkagelecektir. Aralarındaki amacın gereği olarak sevişirler ve Teresa Yakub’un onunla birlikte dönmesini ister. Araba ile bahçeden ayrılırlar. Teresa evli, üç çocuğu olan bir kadındır ve Yakub aralarında olana bir son vermeleri gerektiğini söylediğinde, Teresa şakasını bile yapmamasını söyleyecektir. Kavşaktaki otobüs durağına vardıklarında, Teresa ve çocuklarına götürmesi için bir kasa elmayı orada bırakan Yakub bahçeye geri döner. Onunla birlikte döneceğini sanan Teresa şaşırır ve onu orada bırakmasından hoşlanmaz.

Jakub’un bahçeye dönmeye karar verdiği altıncı bölüm, en iyi anlamıyla insanın kendisi için doğru olanı yapması olarak yorumlanabilir. İki insan arasındaki salt cinselliğe dayalı iletişimi ahlak ile açıklamaya çalışmak bir sonuç vermez. Yakub karakteri bu olayda, cinsiyetin “erkek” tarafı olarak ele alınmalıdır. Kadın ve erkek arasındaki farkın sıfır noktasında olduğu böyle bir durumda, her iki tarafın da sadece kendi davranışından sorumlu hissetmesi anlaşılır olan olacaktır. Teresa karakteri evli ve çocuklu olmayıp, yine de salt cinselliğe dayanan bir ilişkileri olsaydı filmde nasıl işlenirdi diye aklımdan geçmedi değil. Fakat kısa bir kurgu karakter analizi ile Jacub’u incelersek, salt cinselliğin ancak bir noktaya kadar ilgisini çekeceği tahminini yürütebiliriz. Konunun dışına çıkmadan devam edersek, Teresa ile Yakub ilişkisindeki çatlak artık büyüktür. Teresa’yı durağa bıraktıktan sonra bahçeye dönen Yakub, dedesinin notları arasındaki haritayı takip ederek bahçede gömülü olan sürprizi bulmaya koyulur.

Yedi.

Jakub çatıyı onarırken bisikletle yoldan geçen Helena’nın durup içeri girmesi ve bahçenin her yerine doluşmuş, insanı ısıran karıncaların şifa gücü arasında bir bağ vardır. Helena karakterinin en belirgin özelliklerinden biri de, doğadaki şifanın gücü ile olan derin bağıdır. Bu doğa bilgeliği karşısında yer yer şaşkınlık, çoğunlukla da merak duyan Yakub; Helena’nın bilgeliğine her zaman hazır ve razı olduğunu açıkça belli eder.

Sekiz.

Jakub bahçede ‘Jean Jacques Rousseau’ ile karşılaşır. Çalışmayan arabasını iten Rousseau, Jakub’u yardım etmesi için çağırır. İkisi de arabayı nasıl çalıştıracağını bilemez ve Rousseau arabasını orada bırakıp, Yakub’un çalışır haldeki arabasını alır gider.

Filmin komedi unsurunu tam anlamıyla hissettiğim bu sekizinci bölümde, içi ailesiyle dolu ve çalışmayan arabasıyla bahçede beliren ismiyle müsemma ‘Jean Jacques Rousseau’, başına gelen her şeyden alenen Yakub’u sorumlu tutmuş; onu her türlü gelişme, teknoloji ve ilerleme illüzyonundan kurtarmış, fukaralığın güzelliğini hatırlatmıştır. Yakub ne arabasını gönüllü olarak vermiştir ne de vermemek için direnmiştir. Zaten bozulan arabadan sorumlu olan da o değildir, sadece olayı deneyimlemiştir. Bu nokta önemli. Rousseau göndermesi ise açıktır, aslen hiç kimse bir şey kazanmış ya da kaybetmiş değildir.

Dokuz.

Sabah babası Yakub’a gelen mektupla birlikte bahçeye gelir. İşe başlaması gereken günü kaçırmıştır. Babası hayıflanacaktır. Tüm günü birlikte geçirirler. Birbirlerinin saçlarını keserler, Yakub babasına araba kullanmayı öğretir ve akşam yemeğini bir lokantada yerler.

Yakub karakteri, ister cennet dünyasında yaşıyor olsun, ister başka bir boyuttaki cennete giriş yolunu gösteriyor olsun; babası mevcut olandır. Dokuzuncu bölüm, Yakub ve babası, babası ve dedesi, kendisi ve babası arasındaki ilişki ve aralarında kurulacak köprüler üzerine; incelikli, duygulu, komik ve naif bir bölüm. Bir klasik. Her bir mimiğinde bize bir öykü okutan baba karakteri adeta oyunculuk dersi veriyor. Babası, evden ayrıldıktan sonra eksikliğini hissettiği ve şimdi kendi büyüdüğü evde yaşayan Yakub’a, gençliği, babası ile ilişkisi ve bu ev ile ilgili anılarından bahseder sık sık; o da bir zamanlar evlat olandır. Yakub’un, babasının saçını üç numaraya vurması ve sonrasında sandalyeye geçip aynısını kendisine de yaptırması, baba ve oğul arasındaki bir arınma ayinidir. Bir ayağı topal olan, hiç araba kullanmamış babasının, Rousseau’nun bıraktığı arabayı kullanabileceğini düşündüğünü söylemesi üzerine Yakub’un babasını direksiyona geçirip onu çocuk gibi mutlu etmesi bir kurtuluştur. Akşam yemeğinde babasının kısa geçmişine dinleyici olarak eşlik edişi ve tüm gece birlikte şarkı söylemeleri ise özgürlüktür.

On.

Helena ile Yakub’un bedenleri, bahçedeki bir elma ağacı altında buluşur ve aynı gün, Teresa bahçeye gelip kendini rezil ederek Yakub’un hayatından çıkar. Yakub bütün gece içer.

Helena, deli ve kötü annesi yüzünden çekildiği kendi dünyasında; esas yüzü, biricikliği ile tanışma şansına erişmiş; fakat aynı zamanda insanlardan kendini sakınmak üzerine savunma mekanizması geliştirmiştir. Hem olumsuz hem de olumlu bir oluşun iç içe geçtiği bu durum Helena’yı doğurmuştur. Yakub ile aralarındaki hiç de sıradan olmayan yakınlaşma ekseriyetle, çocukça gülüşmeler, göz göze gelinen anlar ve sessizlikte gelişmiştir. Günün sonunda Yakub’un Helena için, Helena’nın da Yakub için yeri sağlamlaşır.

Teresa ile Yakub arasında olanları altıncı bölümde incelemiştik. İkisi arasındaki büyük çatlak ve şimdi de Teresa’nın kendine duyduğu büyük güvensizlik, olayların ne kadar çirkinleşebileceğini en çok Teresa’ya öğretmiştir.

Yakub – Roman Luknár / Zuzana Sulajová – Helena

On bir.

Gece sızan Yakub, sabah bahçede yanında yatan ‘Bilge Wittgenstein’ ile birlikte uyanır. Gece yolunu kaybetmiştir ve sabaha karşı Yakub’u bulunca, üstünü örtüp yanına yatmıştır. ‘Bilge Wittgenstein’, babasının Viyana’lı insanlar için yaptığı gibi, bu güzel bahçeyi satın almak ister ama Yakub olmaz diyecektir. En azından bir ağaç satmasını ister ve Yakub, altında durduğu ağacı adama satar. Ancak iki şartı vardır, onu sökemez ve ağacı Yakub’tan uzak tutamaz. Bilge Wittgenstein sevinir; karşılığında Jakub’a vereceği kitaptan yaptığı alıntı ise şöyledir: “Erkeğin bir problemi olduğunda, bu, dışarı çıkamadığı bir odada tıkılıp kalması gibidir. Pencereyi dener ama çok yüksektir. Bacayı dener ama çok dardır. Sonra etrafa bakar ve en baştan beri açık olan kapıyı görür.”

‘Wittgenstein’ göndermesi, Yakub’un son günlerde babası, Helena ve Teresa ile ardı ardına yaşadığı, derin olaylar sonucu kendini kaybedip kaybetmediğini gözden geçirmesidir. ‘Bahçe’ Yakub’a emanet olandır; satamaz çünkü onun sahibi de değildir. Yakub, bu doğruyu elden bırakmaz.

On iki.

Helena’yı görmek için annesiyle yaşadığı eve giden Yakub, günlerdir yemek yemez ve konuşmaz halde bulduğu Helena’yı oradan alıp bahçeye götürür. Ne yapsa da, yapmasa da yemeyen ve konuşmayan Helena, Yakub’un kaybolan kedisi Varu’nun bahçeye gelmesi ile birlikte konuşmaya başlar ve su ister.

Bir önceki bölümde nasıl ki Yakub ardı ardına yaşadıklarını gözden geçirdiyse; Helena da annesi ile yaşadığı karanlık hayat ve Yakub arasındaki bir yerde tepkisiz bir anlamlandırma tepkisi içindedir. Yakub günlerce yemeyen, içmeyen Helena’nın daima yanında olsa da; Helena’nın ayrıksı doğası, kaybolduğu yerden susamış olarak dönen kedi Varu ile birlikte geri döner. Gerçeküstü olduğunu düşündüğümüz bazı olayların hakikatin ta kendisi olduğunu düşündüğümüz durumlar vardır, işte Helena ile ifade edilen de buna benzer bir hakikattir.

On üç.

-Beni tanıyor musun?
-Sen benim babamsın.
-Kim olduğunu biliyor muyum?
-Şu anda bir ağacım.

On üçüncü bölümle Helena Yakub’un kışa kadar bahçede kalmasını isteyecektir. Hatta Yakub’un bacaklarını ağaçlara yaptıkları gibi kireçle boyar ve onu da ağaç yapar. Yakub, okula dönmeye mecbur olduğunu söylese de; bahçeye gelen babasının getirdiği mektupta işten kovulduğunu öğrenir. Geceyi babası, Jakub ve Helena hep birlikte bahçede geçireceklerdir.

Helena ile ilk kez karşılaşan baba, akşam sofradaki yemeğin ne olduğunu anlamayınca sorar ve Helena ‘kuş sütü’ diye cevap verir. Cevaba şaşırıp kalan babayı eliyle besleyecektir. Babadaki şaşkınlık, uzun süredir bu denli duygulanmamış olmasındadır. Ne diyeceğini bilemediği için masadan kalkar ve peşinden giden Yakub’u azarlayarak, kendi babasının ona yaptığı şekilde tartaklamaya başlar. Onu şehirde yalnız bırakmıştır, her şeyi ile ilgili endişelenmekten yorulmuştur ve Yakub’a sarılıp ağlar. Bu olanları izleyen Helena’nın, kendini artık Yakub ve babasından ayrı görmediğini, odaya ve ardından yatağa girişi ile belli ettiğinin farkında olmamız gerekir. Pek çok açıdan pürüzsüz bir anlatımı olan on üçüncü bölüm en sevdiğim bölümlerden biri.

On dört.

Kış gelmiş ve Yakub da dedesi ve Helena gibi sağdan sola doğru yazmayı öğrenmiştir. Bölgedeki okulda ders vermeye başlamıştır ve hep birlikte bahçededirler. Helena masanın üstünde uzanmış uçuyor, Jakub defterine not alıyor ve babası su içiyorken, sıradan bir gün geçiriyorlardır.

Babanın dediği gibi: “Sonunda her şey olması gerektiği gibidir.”

Rahatlıkla söyleyebileceğim bir şey varsa, o da, bir Martin Sulík sever olduğum. Benim için kelimelerin yetersiz kalabileceği bir boyutta duran bu film üzerine yazmak büyük bir keyifti.

Görüşmek üzere…

BİR CEVAP BIRAK

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen adınızı yazın