Ana sayfa Sinema Film Eleştirileri Sanatorium Pod Klepsydra: Görmek Üzerine Bir Deney

Sanatorium Pod Klepsydra: Görmek Üzerine Bir Deney

Tıklarız ve karşımızda ilk kez bu şekilde gördüğümüz bir görüntü vardır; şaşkınlık verici bir müzik eşliğinde biçimsiz bir ev ve bir sokak köpeği bir kompozisyon içinde karşımızdadır ya da alabildiğine bir manzaranın içinde içimiz bir hoş. Birçok örnek verilebileceği için öylesine seçtiğim şeyler bunlar. Belki de tıklamayı olduğu yerde bırakmışızdır ve bir sinema salonundayızdır. Bir filmi ilk kez seyredecek olmanın insana verdiği bir heyecan vardır. Film seyretmek ile arasında sağlıklı bir bağ olanların bildiği bu heyecan bizi ortalama bir film sever yapar. Elbette herkes aynı heyecanı duymaz; bazılarımız için filmler zaten hep vardır, el altındadır ve sadece bir tür zaman geçirme aracıdır.

Kum Saati Sanatoryumu, tıkladığım andan itibaren dozunu arttırarak beni etkisi altına alanlardan. Bu film üzerine yazacaklarımın, filmi yeni izlemiş bir sinema öğrencisinin sınıf arkadaşları ya da hocası ile paylaşacağı bir değerlendirmeden fazlasına benzeyeceğini sanmam; aslında yazarken bile kendi cesaretime şaşırıyorum ve denemeye değer olduğunu düşünüyorum.

*Filmi henüz seyretmeyenlerin, izledikten sonra okumasını tavsiye ederim*

Girelim içeri…

Sanatorium Pod Klepsydra

Öncelikle, izleyeceğimiz film Leh yazar Bruno Schulz (1892 – 1942) tarafından yazılmış ve ilk basımı 1937 yılında yapılan, filmle aynı adlı eserden uyarlama. Kitap “Tarçın Dükkanları” ismi ile Türkçeye de çevrilmiş. Hem Lehçe hem de İngilizce ismiyle (The Hourglass Sanatorium) bilinen 1973 vizyon tarihli film, kendisi de Leh olan yönetmen Wojciech J. Has’ın kitaba eşsiz bir bakış açısını sunuyor.

Yazarın kendi elinden kitabın ilk kapak resmi.

Bruno Schulz, hakkında daha fazla şey öğrenmek isteyeceğiniz biri olabilir. Aklınızda olsun.

Film başlar başlamaz, o yarı karanlık, izbe, puslu, belirsizlik kokan, nemli dramatik dokuyu görür görmez “Tarkovsky” demeden önce, iki yönetmenin hem doğum tarihleri hem de üretken dönemleri açısından birbirlerinin çağdaşı ( Wojciech J. Has 1925-2000 / Andrey Arsenyeviç Tarkovsky 1932-1986 ) sayılabileceklerini göz önünde bulundurmak gerekir. Kum Saati Sanatoryumunu özel kılan, dönemine göre gölgede kalmış bir izlenimi olmasına karşın; bu gölgenin tam içinden sesleniyor olmasıdır. Yeri bir başkadır.

Jozef – Jan Nowicki

Ana karakterin rehberimiz olduğunu filmin hemen başında fark ederiz. Karakterimiz bir trende yolcudur ve ineceği yere geldiğinde, kendisinin de nerede olduğunu bilmediği bir yere geldiğini anlarız. Bu, yönetmenin, kendimizi karakter ile özdeşleştirmeye yönlendirme biçimi. Karakter kadar bilmiyoruz, karakter kadar öğreneceğiz.

Savaş bitmiş ve bir daha hiç kimse tarafından uğranmamış yıkık dökük bir şehri andıran, tüm yerleşimler ve eşyalarda doğanın üstünlüğü ele geçirdiği, hiç gece olmayan ve orada olanların hep uyuduğu söylenen bir yere gelen karakterimizin ölen babasını görmeye gittiğini öğreniriz. Gittiği yerde bir doktor ile görüşecektir. Doktorun söylediğine göre burası, zamanın belli bir aralığında saatlerin geri alınabildiği; fakat bu aralığın tam belirlenemediği bir boyuttur ve burada babasının ölümü henüz gerçekleşmemiştir. Karakterimize bu durumu açıklarken “Görelilik sorunu” ifadesini kullanır. Duydukları karşısında merak edeceği şey, bu durumda gerçekte babasının ölü mü, yoksa ölmek üzere mi olduğu olacaktır. Aldığı yanıt şaşırtıcı, bir o kadar da kafa karıştırıcıdır. Bu boyutta, geçen zaman tüm olasılıkları ile yeniden canlandırılmaktadır ve iyileşme de buna dahildir.

Artık karakterimiz için süreç başlamıştır. Pencere sahnesine dikkat.

Pencere Sahnesi

İnsanın kendisinden büyük, kendisini kapsayan hafıza sarayında başlayan bu çok boyutlu süreç, bir düşsel yansıma olarak karşımıza çıkar. Karakterimizin beşer varlığına yüklediği anlamların silikleştiği bu düşsel boyuttaki tüm diyalog ve semboller ona anlam arayışında rehberlik edecektir. Sınırlı bir zihin ile sınırsız bir diyarın kapısını açan karakterimizin adım adım uyanış sürecini izlerken, varlık ve yokluk, gerçek ve gerçek olmayan arasındaki birleşim noktasında dengede kalmaya çalışacağız.

Wojciech J. Has sette.

Sinema dünyasında film ile beraber dijital kaydın da kullanılmaya başlandığı zamanlardan bize ulaşan bu özel filmin her bir sahnesi özenle düşünülmüş bir kompozisyon. ( Filmden dijitale geçiş konusuna merak duyanlar ‘Side by side’ belgeselini izlemek isteyebilir.)

35mm film formatında çekilmiş, 2 saat 4 dakika uzunluğundaki bu film; filminin bütüne varmaya çalışırken harika kareler ortaya çıkarmayı başarmış bir sanatçının vizyonunu bize tanıtır aynı zamanda. Polonya doğumlu Wojciech J. Has’tır bu sanatçı. Filmin açılışından itibaren kullanmayı tercih ettiği kamera açılarının meraklısına ders niteliğinde bir vizyon sunduğu aşikar. Film aynı zamanda gösterime girdiği 1973 yılında, aynı yıl düzenlenen Cannes Film Festivali’nde özel jüri ödülü aldı.

“Niye daha önce sanki buradaymışım gibi hissediyorum? Çok uzun süre önce. Yaşamımız boyunca gördüğümüz her manzarayı aslında önceden biliyor değil miyiz? Hiç tamamen yeni bir şey olabilir mi?”

Rudolf – Jozef

Babasını görmek için gittiği zamanın belirsiz bir yerindeki bu yerde, babasını görmenin yanı sıra, annesi ve ailelerine ait dükkan ekseninde; kendisini hem anne, hem de babasıyla anlaşılması güç diyaloglar içinde bulacak olan karakterimiz, bu olanlarda kendi rolünü anlamaya çalışır. Aile ve toplum eleştirisini hissedeceğimiz bu söz ve diyaloglar öyle ince bir şekilde filme işlenmiş ki, bir noktada aslında belirgin biçimde eleştiri yapıldığını fark edeceğiz.

Karakterimiz anbean farklı bir diyalog içine girecek veya bir uyaranla karşılaşacaktır. Tek bir düşüncesi bile bir başka görüntüye geçmesi için yeterlidir ve bu görüntülerin içinde rolden role girer. Zihnindeki sorulara cevaben oluşan ya da soru ve cevapların çok önceden sorulup cevaplandığını düşünmemize sebep olan bu zaman aralığında hiç durmadan, konudan konuya ve durumdan duruma atlanan bir iletişim çılgınlığı içindeyizdir. Bu çılgınlık içinde bazen şaşkın bazen de ne yaptığının farkında izlenimi veren karakterimiz; aslında burada ne yaptığı ve kim olduğu konusunda emin değildir.

Bu olanlardan hangileri gerçektir? Bu karışıklığa nasıl son verebilir? Biz seyirciler tam olarak neredeyizdir?

Farkında olmamız gereken önemli bir nokta, karakterin emin olma, güven arama ve güven vermeye olan tutkusudur. İçinde bulunduğu her durumun uçucu olduğu, bir kez gördüğü görüyü ikinci kez görüp görmeyeceğini bilmediği halde tutmaya ve tutunmaya çabalamaktadır. Halbuki bu çabası bile anlık ve geçicidir.

Acaba bu çılgınlıkta diyalog olarak gördüklerimiz birer monolog mudur? Yoksa görüldüğü gibi birer diyalog mu?

Bu sorular geçerliliğini koruyadursun; filmi yarıladığımız noktada, karakterimizin sanatoryuma ilk girdiğinde yaşadığı şaşkınlık yerini yavaş yavaş nerede olduğuna dair endişelenmeyi bıraktığı ve bulunduğu yeri deneyimleyeceği bir sürece bırakır. Esasen, hiçbir karakterin abesle iştigal etmediği bu yerde, ana karakter bize; tüm karakterler de ana karaktere rehberlik etmeye devam ediyordur.

Bir başka göz doyurucu renk paleti uygulaması daha.

“Birkaç ihanet planla. Daha iyi bir şey düşünebiliyor musun? Kendi bilincini saf dışı bırakıp, alçaklığın derinliğinin iç yüzünü anlamak harika bir duygu olmalı. Düşün bir, bir an için kirlenmiş ve tiksindirici de olsan, tamamen tazelenmiş olmayı istemez misin?”

Filmden cesur bir çıplak gerçeklik örneği replik.

Jozef ve Yakub (Tadeusz Kondrat – Jozef’in babası )

Zamanda sıçrama üzerine bir sürü şey duymuş, belki de düşünmüşsünüzdür; bununla yetinmeyen meraklıların ve bilim insanlarının üzerine söyleyebileceği pek çok şey olduğu bir konudur bu. Peki her bir karenin kameraya aktarılmadan önce hem somut hem de soyut olarak tasarlanması gerektiği 35mm bir filmde bunu anlatmak nasıl mümkün olur?

Kum Saati Sanatoryumu bu sorunun cevabını o yıllardan beri vermeye aday.

Jozef görüden görüye geçtiği, aynı hızla devam eden olaylar içinde akıştadır ancak durmaksızın oluşan bu zihinsel ışınlanmalar onu yorgun düşürür.

Dikkatli izleyiciler de en az Josef kadar yorulmuş olduğunu fark edebilir. Ben bunun kafa açıcı bir yan etki olduğunu düşünüyorum. Yeri gelmişken, senaryonun dağınık olduğuna dair yapılan yorumlar var. Bana kalırsa bilinçaltı görüntülerimiz röntgen benzeri bir biçimde görüntülenebiliyor olsaydı tıpkı bu filmdeki gibi görünürdü. Gerçeküstü bir anlatım deneyi izlediğimizin farkında olmalıyız.

Size de bir yerden tanıdık geliyor mu?

“Sen ne dersin Rudolf? Düşünülebilecek tüm fantezileri aşarak, bu kem fikri hangi akıl tasarladı?”

Bizim için anahtar kelime “Anlamak.” Zira karakterimiz sadece ve sadece anlama çabasıyla, kâh çocukluk hayalinin içinde, kâh şimdide, kâh belirsiz bir zamanda görüden görüye atlamaktadır.

Peki anladığı şey nedir?

Bunun cevabı bizzat sizde.

Anlamak, olumlu bir gücün cesur bir ifadesi, bir tür görme biçimi. Görmek üzerine bir deney olarak yorumladığım Kum Saati Sanatoryumu, bir insanın dönüşümünü çok boyutlu olarak incelemeye cesaret eden harika bir film. Filmi izlerken kendimizi gerçeküstü deneyimin içinde hissetmemizi sağlayan sanat yönetmeni ve tasarımcı Andrzej Halinski‘nin olağanüstü başarısı ise yadsınamaz bir gerçek. Filmi izledikten sonra tüm ekibe bira ısmarlama isteği geliyor insana.

Ve akıllara cevaplarını bildiğimizi düşündüren sorular bırakabilir:

İnsanın sırf toplum içinde var olabilmek için gizlediği ya da sahte olarak geliştirdiği kişiliklerin hiçbiri ile var olamadığı bir çıplak gerçeklik boyutu var mı? Anne ve babalarımız, anne ve babamız olmaları dışında bizden bağımsız birer insan değil midir? Ve biz, kendimiz olarak nasıl var oluruz? Kendi zihnimizde olduğunu sandığımız şeyler tek bir kişilik mi, yoksa hepimizi kapsayan bir hafızanın görüntüleri mi? Ölüm aslında nedir? Bu sorular ne işe yarar? Bizler kendi zihinlerimizin birer ürünü müyüz?

Sizin sorularınız neler?

“Zaman. Hepimiz zamanı biliyoruz. Şu disiplinsiz element. Kendisini sadece güvenilmez ölçüler içinde tutar.”

Kum saati sanatoryumu arkada ses yapsın diye açık duran bir film olmaktan öte; ekrana bakıp, baktığımız şeyi görmeyi göze almamızı isteyen bir film.

Benim kelimelere dökmeye çalıştığım bu çözümleme, Jozef karakterini canlandıran Jan Nowicki’nin mimiklerini görmeden, filmi izlemeden bir hiç ya da en fazla bir işaret olabilir.

Görüşmek üzere…

BİR CEVAP BIRAK

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen adınızı yazın