Ana sayfa Sinema Film Eleştirileri On the Road: Belki Sadece Gitmeyi Seviyoruz, Olamaz mı?

On the Road: Belki Sadece Gitmeyi Seviyoruz, Olamaz mı?

Asilerin,
kaybedenlerin
hayalperestlerin,
küfürbazların,
günahkarların,
beyaz zencilerin,
aşağı tırmananların,
yola çıkmaktan çekinmeyenlerin,
uçurumdan atlayanların dili, sesi
Yeraltı Edebiyatı…

Sizleri bilmem ama ben toplumsal normların yerelliği konusunda ve değiştirilebilir olması konusunda hep çok düşünmüşümdür. insanın kendini bulmaya ve fikirlerini oturtmayı denediği yaşlarda kitapla tanışan bir adam olan ben; yeraltı edebiyatı yazarları ile tanışınca aklımdan geçen bazı düşüncelerin kağıtta hayat bulduğunu gördüm. Bana göre de yer altı edebiyatına göre “normal” olan toplumun dayattıkları değil özgür hissettiren var olduğunu hissettiren şeydi. Bu dönemlerde karşıma çıkan kitaplardan biri de ‘Yolda’dır. Jack Kerouac’ın, 1947’de yakın arkadaşı ile gerçekleştirdiği gerçekleştirdiği ve 3 yıl süren bir yol öyle samimi ve olabildiğince yalın anlatıyor ki her şeyi bırakıp yalnızca yolda olmak istiyorsunuz.

Filmin yönetmeni ‘The Motorcycle Diaries’ filmi ile tanıdığımız Walter Salles, Jack Kerouac’ın yarı-otobiyografik büyüleyici romanından orijinaline sadık kalmaya özen göstererek babasının ölümünün ardında yaşamdaki tüm gayelerinden vazgeçmiş genç yazar Sal Paradise ile hayattan zevk alma isteği hiç tükenmeyen Dean Moriarty’nin fiziksel ve içsel olarak çıktıkları bir yol hikâyesini anlatıyor. Bilinç akışı tekniği ile yazılmış bir romanı uyarlarken ara ara kopukluk ve kesintilerin hissedilmesi normal karşılanabilecek bir durum olsa gerek.

Sal Paradise’i, Sam Riley ve Dean Moriarty (Neal Cassady)’i Garett Hedlund canlandırıken bu iki isme ek olarak Kristen Stewart, Kirsten Dunst, Viggo Mortensen (William S. Borrough), Tom Sturridge (Allen Ginsberg), Amy Adams, Elizabeth Moss ve Steve Buscemi gibi isimler filmin kadrosunu oluşturuyor. Amerikan popüler kültürünün dışına çıkan bir kuşağı günümüz Amerikan sinemasının aşina yüzlerinin canlandırmış olması aslında biraz o havayı yakalarken zorlanmamıza neden olsa da bu eksikliği en güzel tamamlayan iki ögeden bahsetmekte fayda var sanırım. Amerika’nın değişik coğrafyalarında mükemmel işler çıkartan görüntü yönetmeni ve kitaptaki şiirlerin ve caz müziğinin şevkatli tınılarını tam anlamı ile filme ilmek ilmek işlemesini sağlayan müzikler ve Gustavo Santaolalla’nın bestelerinin mükemmelliği..

Sal Paradise (Sam Riley) yazar ekibi ile zaman geçiren ve umut bir yazarken beat kuşağının ikonu olan Neal Cassady’i temel aldığı bilinen Dean Moriarty (Garrett Hedlund) ile karşılaştığı zamandan sonra herşey değişir. Dean ve Sal Beat Kuşağı’nın aynasıdır demek aslında yanlış olur onlar tam anlamı ile bu kuşağın kendisidir aslında ABD’yi baştanbaşa gezerken yer yer doruklarda yer yerde diplerde olduğu zamanları görmek mümkündür. Filmi izlerken kendinizi onlar ile birlikte yola çıkmış gibi hissetmeniz ve hikayenin bir parçası olmanızda cabası..Beat kuşağının özgür ruhlu gençliğini beyazperdeye en iyi taşıyan filmdir demek yanlış olmaz.

BİR CEVAP BIRAK

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen adınızı yazın