Ana sayfa Sinema Film Eleştirileri Bir Yol(k)culuk Hikayesi | İşe Yarar Bir Şey Film Eleştirisi

Bir Yol(k)culuk Hikayesi | İşe Yarar Bir Şey Film Eleştirisi

İşe Yarar Bir Şey, kurmaca ve belgesel filmler yazıp yöneten Pelin Esmer ve yeni dönem Türk edebiyatının başarılı kalemlerinden Barış Bıçakçı’nın senaryosunu yazmış olduğu ve yönetmen koltuğunda da yine Pelin Esmer’in oturduğu bir yol hikâyesi… Edebiyat ve sinema gibi iki sanat dalının birlikteliğinin doğurduğu İşe Yarar Bir Şey bir nevi kitabı okurken hayal ettiğimiz dünyanın ta kendisi.

Yönetmen Pelin Esmer Birikim dergisine verdiği bir röportajda filmi tanımlarken şu cümleleri kurar…

“Şiirin başıbozuk haline, yan yana gelmez kelimeleri yan yana getirme özgürlüğüne, anlamasan da olur, sen hissettiğine bak tavrına özenip bu filme kalkıştım biraz da. Şiir yazamıyorum, bari filmi şiire benzetelim dedim. Şiirin üzerimizde bıraktığı o tanımlaması zor etkiyi sinemadan çıkan insanın üzerinde deneme arzusu biraz.”

Barış Bıçakçı’nın Bizim Büyük Çaresizliğimiz’den sonra beyaz perdeye aktarılan ikinci senaryosu olan İşe Yarar Bir şey yine Bizim Büyük Çaresizliğimiz’de olduğu gibi hayatları kesişen insanların hikâyesini işliyor. Bir tren garında iki farklı kadın Leyla ve Canan’ın hikayesi..

25 yılın ardından lise arkadaşları ile buluşmak için yola çıkan Leyla hayatın onu avukat olmaya zorladığı zamanlarda şiirlerden kaçmış bir şairdir. İçsesinin perdeye yansıdığı zamanlarda tanık olduğumuz alıntılar ve yolculuk esnasında bize göz kırpan Gülten Akın kitabı gibi detaylar bizlere Leyla’nın kendini var etme sürecinde aslında edebiyattan hiç vazgeçmemiş olduğunun göstergesidir. Leyla bu hikâyenin ayakları yere basan, özgür, yalnızlığından beslenen ve varoluşunu tamamlama süreci ile başa çıkmaya çalışan güçlü kadınıdır. Leyla karakteri aslında günümüzde mesleki anlamda yol kat ederken hayata dair isteklerin kendi benliğine ait ihtiyaçlarını öteleyen ve belirli bir olgunluğuna eriştikten sonra kendini tamamlamak için bir şeyler yapma fikri ile yanıp tutuşan modern zaman insan figürüdür. Başak Köklükaya’nın hayat verdiği Leyla karakteri adeta kendisi için yazılmış. Senaryoyu okuyor olsanız hayal ettiğiniz Leyla karakteri Başak Köklükaya’dan çok da uzak olmaz sanırım.

Canan ise Leyla’nın tam tersine Anadolu’da baskı altında büyümüş genç bir hemşiredir. Kendini tamamlayamamış olmasına karşın gençliğin verdiği cesaret ve hayalperestliği ile yola koyulmuştur. Canan’ın hikâyesini farklı kılan nokta ise yola çıkış sebebidir. Yatağa bağımlı bir felçli olan Yavuz’un hayatına son vermesi için tutmuş olduğu bir hemşiredir Canan… Canan içsel olarak bu durum ile başa çıkmaya çalışırken içini Leyla’ya dökmeye başlar. Aslında hikaye de tam burada başlar: Bir Cellat ile Şairin Hikâyesi.

Hikâyenin ilk bölümü trende geçer. Tren yolcuğu sırasında geniş pencerelerden görünen manzaralar Barış Bıçakçı’nın satırlarına adeta bir fon oluşturur. Yolculuk çoğu zaman metafor olarak kullanılan bir eylemlilik halidir. İnsanları birleştirir ya da ayırır. Bu hikâyede ise birbirinden bağımsız hayatları birleştiren bir köprü görevi görür. Belgesel yönetmeni olan Pelin Esmer ve filmin görüntü yönetmeni Üç Maymun filminden tanıdığımız Gökhan Tiryaki birlikteliği, dar alanda ustalık ile yaratılmış sahneleri hikayenin akışına uygun detaylar, renkler ve dekor ile desteklemiş durumda…

Tren yolculuğu boyunca bu ikiliye eşlik eden yan karakterler vagonda yemek kompartımanında koridorlarda sürekli var olurlar ancak, bu karakterler konunun ilerleyişi için yardımcı elemanlar olmaktan öteye gidemezler. Yer yer mizah unsurlarının yerinde ve dozunda kullanılmış olması ölüm gibi ağır bir konunun dramatize edilmeden işlenmesine destek olmuş durumda. Filmde bir başka dikkat çeken nokta ise yansımaların kullanılmış olması… Bir şair olan Leyla’nın insanların hayatlarının yansımalarını dizeler ile aktarıyor olmasının bir dışavurumudur aslında.

Tren yolculuğu son bulsa da Leyla ile Canan’ın birlikteliği sona ermez. Leyla bu kararı alabilmiş olan insanı tanımak ve bu akışa bir yansıma olabilmek için Canan’ın peşinden gider. Yavuz karakterini tanıyana kadar belki de aklınıza ülkede her zaman tartışılan bir konu olan “İradeye bağlı ötanazi hak mıdır?”, “İnsanın yaşam hakkı savunulduğu kadar ölüm hakkı da savunulmalı mıdır?” diye düşünmeden edemiyorsunuz. (Not eklemeden geçmeyelim… “Türk ceza kanununda bu konu ile ilgili özel bir hüküm bulunmasa da Tıbbi Deontoloji Nizamnamesi’nin 14. maddesinin 1. fıkrasında ve Sağlık Bakanlığının Hasta Hakları Yönetmeliğinin 13. Maddesinde Ötanazi yasaktır.”) Sonra birden Yavuz ile tanışıyorsunuz. Yiğit Özşener’in başarılı oyunculuğu ile hayat bulan Yavuz, entelektüel seviyesi oldukça yüksek bir adam. Hayatı sadece denize bakan bir pencereden ibaret hale gelmiş durumda.

Leyla ile Yavuz’un iletişime geçtiği sahnelerde edebiyat ve hayat üzerine sohbetlerine tanık olduğumuzda hayata tutunmak için ortak satırları paylaşabilmek, aynı duyguyu hissetmek gibi duyguların ne kadar etkili olduğunu, sorulan Yarın görüşecek miyiz? sorusuna verilen cevap ile alıyoruz aslında… Bu bölümlerde Julio Cortazar’ın Bir Sarı Çiçek’ine yapılan göndermeleri bir Cortazar sever olarak gülümseyerek seyrettiğimi itiraf etmeden geçemeyeceğim. Hala okumadıysanız filmden sonra kesinlikle elinize alacağınızdan eminim…

Tek ve uzun plan sekansında çekilmiş olan Leyla katıldığı yemek sahnesi oldukça başarılı. Bu sahneyi yine Pelin Esmer’in Birikim dergisine verdiği röportajdan kendi cümleleri ile tanımlamak doğru olacak sanırım:

“Yazma aşamasında kafamda “Son Akşam Yemeği” olarak canlandı o masa. Peki o masada İsa oturmasa nasıl olurdu? Bunu merak ettik açıkçası. Ölümü ancak hayatla, diğer bir deyişle ölüm olduğunda artık olmayacak olanlarla tahayyül edip anlatabiliriz diye düşündük. Hepimiz hayatımızda en az bir kez bir tırabzanın başına gelip “Şimdi buradan kendimi atsam ya da düşsem, hayatımda artık neler olmayacak?” diye bir liste yapmışızdır. Bu listenin içerisine iyi kötü bir sürü şey girer. Akşam annenin yaptığı mücveri yiyememek de girer, o sarı çiçeği bir daha görememek de..”

Leyla’nın bu yemekte yazmaya başladığı şiir Yavuz’un evinde son bulur. Belki de filmde tek son bulan şey de bu şiirdir. Yavuz’un kararının değişip değişmediği, Leyla’nın şiirlerinin kitlelere ulaşıp ulaşmadığı Canan’ın oyunculuk hevesinin onu nerelere sürüklediği tamamen hayal dünyanıza kalmış durumda. Yazımızı Leyla’nın şiiri ile sonlandırmak bu şiir tadında film için yerinde olacaksanırım. Kitapları ve filmleri seven tüm izleyiciler için şimdiden iyi seyirler…

“Baktım rüzgârsın sen
baktım çamaşır ipini zorluyorsun
hepimizin derdi güzel yaşlanmak sevgilim
baktım bir kitabın sayfalarını çeviriyorsun
ayağına terlik giy
bildiğimiz şeylerin taşında yalınayak geziyorsun
biz satranç oyuncusuyuz sevgilim
üzerimizde kara bir leke biz satranç oyuncusuyuz
inanıyoruz ceketlere düğmelere
inanmıyoruz takvimleri savurarak gelen geleceğe
işte yitirdik bütün taşlarımızı darmadağınık oyun tahtası
bir tek şahımız duruyor sevgilim o da evli iki çocuk babası
kelimeler önümüze çıkıyor sevgilim
uykumuzu bölüyor buradan çocukluğumuza kadar
buradan çocukluğumuza kadar bir telaş
içi boş kuşları kovalıyoruz ve bir sebep arıyoruz
herkese küsmek için
hemen o cumartesi buluyoruz hemen o pazar
yaşamak çukur yerlere doluyor diyorlar
bu yüzden yıkıntıya dönüşse de yaşıyormuş insan
ama hep yıkıldığımız yeter sevgilim biraz da kekik toplayalım
kıymetini bilmediğimiz şeyler var
yaşamak bir at gibi huysuzlanıyor kapımızda sevgilim
geçen günlere üzüldük tamam yola düşelim
düşünelim: başka günlerin duvarı daha sağlam
düşünelim: başka günlerin sokağı daha neşeli
başka evlerin kadınları erkekleri tam bir kahraman
tül perdeler uçuşurken başka evlerin pencerelerinde
bizi bir kitabın sayfaları arasında kurutuyor zaman
ama baktım sen rüzgarsın sevgilim
kitapları bir başından bir sonundan okuyorsun
başucunda bir bardak su
beni başucumda bir bardak su gibi avutuyorsun”

BİR CEVAP BIRAK

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen adınızı yazın