Ana sayfa Sinema Film Eleştirileri Türk Sinemasında Adalet Kavramı | Bölüm 1: Davacı

Türk Sinemasında Adalet Kavramı | Bölüm 1: Davacı

Asgari düzeyde yaşam standartlarını yakalayan insan toplulukları bir takım teatral faaliyetlere girişerek ritüellerle, taklit/eğlence tarzı etkinliklerle önce tiyatronun, binlerce yıl sonra teknolojinin ilerlemesiyle de sinemanın doğuşunu sağlamamışlardır. İnsanlık tarihinin nerede ve ne zaman başladığıyla ilgili henüz net bir bilgi olmaması sebebiyle bu faaliyetlerin de hangi ihtiyaca binaen doğduğu henüz tüm ayrıntılarıyla net bir şekilde ortaya konulamamıştır. Teoriler ve tahminlerle açıklanan bu serüvende bildiğimiz bir şey var ki o da insanoğlunun üretkenliğinde sınır olmaması ve neredeyse dokunduğu her şeye hayatında yer vermesi. Kalabalıklaşan toplumlarda değişen güç dengeleriyle hayatta kalma mücadelesinde, bir tarafta ezip hayatta kalanlar, diğer tarafta ezilip kaybedenler mevzubahis olunca adalet kavramı ortaya çıkmış ve bu kavram bahsettiğimiz teatral faaliyetlere de yoğun bir şekilde tesir etmiştir.

İnanışlardan, rivayetlerden soyutlanarak haksızlığa uğramış binlerce insan ve topluluk hikayesi anlatılabilir. Dikkate alınması gereken temel nokta yapılan haksızlık ve bu haksızlığı karşı verilen toplumsal tepkilerin tarihten bu yana gelişimidir. Habil’in, kardeşi Kabil tarafından öldürülmesi gibi insan yaşamını direkt etkileyen bu veya buna benzeyen vakalar, haklı-haksız tartışmasını dolayısıyla muhakeme ve adalet kavramlarını da yeterince insan hayatına sokmuş ve bu kavramlar günümüze kadar da insan hayatından hiç çıkmamıştır. Hal böyle olunca adalet kavramı, tüm sosyo-kültürel faaliyetlerde olduğu gibi ortaya çıktığından itibaren bu durumun, yüzyıllar boyunca toplumsal propaganda aracı olarak kullanılmış olan sinemaya yansımamış olması elbette imkansızdır. Dünya genelinde çekilen filmlerin ağırlıklı olarak iki önemli eğilim bulunduğunu söylemek yalnış olmaz.

Birinci olarak, toplumdaki çatışmaları, hoşnutsuzlukları ya da toplumsal yaratımı esas alarak bir kültürel düşünme tarzı yaratmaya çalışırken diğer bir yandan saf ideolojik de bir işlev görürler. Kapitalist/komünist bir devlet sistemini ya da iktidardaki bir hükümeti veyahut hukuk sistemini meşrulaştırmak, övmek ya da onun politikalarına inandırmak için izleyiciyi kandırma ve yönlendirme işlevi görürler. Dünyanın bir çok ülkesinin sinema tarihi incelendiğinde farklı anlayışa sahip iktidarların kendi dönemlerinde sinemayı nasıl bir politik amaç ile kullandıklarını görebiliriz. Hukuk filmleri dönemsel olarak eleştiri ve politik tavır sergilese de hukuk kavramının ana öznesi insandır. Metinsel olrak hukuku yansıtmaktansa bir olay örgüsü üzerinden halkın biçimlenişini ifade ederler. Sinema filmlerinde içsel ya da toplumsal muhakemeler yapan filmler hukuk ile ilgili görülse de hukuk filmi olarak nitelendirilmezler. Bir örnek üzerinden açıklanacak olunursa, Luis Bunuel’in ‘Burjuvanın Gizemli Çekiciliği’ filmi burjuva hukukunun önemli bir kurumu olan “aile”yi eleştiren hukuk temalı bir filmdir, ama bir tür olarak hukuk filmi değildir. Yine Zeki Demirkubuz’un ‘Üçüncü Sayfa’ filmi suç, suçluluk gibi hukukun alanına giren konular etrafında gezinirken, bir hukuk türü film olarak nitelendirilemez.

Burjuvazinin Gizemli Çekiciliği

Hukuk filmleri öncelikli olarak, sinemada hukuk ve hukuki süreçlerin nasıl tasvir edildiklerini yansıtırlar. Dava, hukukun ritüel olarak bir görünümüdür. Davaya ya da yargılama sürecine odaklanan filmler, izleyici/yurttaş/toplum nezdinde önemli bir işleve sahiptirler. Dava filmleri tür olarak hukuk filmlerinin en bilinen ve en çok kullanılan örneğidir. Bu yüzden dava odaklı filmlerde, hukukun nasıl anlamlandırıldığına bakmak gerekir. Bunların Türk sineması içerisindeki örneklerden 3 tanesini tartışacağımız bu yazı dizisin ilk filmi ve en bilineni Kemal Sunal’ın başrolünde oynadığı ‘Davacı’ filmidir. Sonraki dönemlerde her biri kendi tarzı ve yetenekleriyle farkını ortaya koymuş oyunculardan oluşan müthiş kadrosu, filmi kaliteli kılan ve klasikleştiren en büyük etken. ‘Davacı’yı yıllar sonra bir hukukçu gözüyle kritize etmeyi deneyeceğiz.

Uzun İnce Bir Muhakeme Hikayesi: ‘Davacı’

Manisa’nın Gördes ilçesinde avukatlık yapan ve yazdığı hikayelerle birçok ödül alan Avukat Cenap Güven’in “Bir Mahkeme Öyküsü” adlı hikayesinden uyarlanarak beyaz perdeye aktarılan filmin oyuncu kadrosunda kimler yok ki. Güldürünün büyük ustası Kemal Sunal’ın yanında Savaş Yurttaş, Güzin Özipek, Serra Yılmaz, Necati Bilgiç, Demet Akbağ, ancak dikkatlice izlendiğinde birkaç sahnede görebildiğimiz Erkan Can ve daha niceleri. Umur Bugay’ın senaryosunu yazdığı filmin yönetmeni Zeki Ökten. Bursa’nın Yenişehir ve İznik ilçelerinde 1986’da çekilmiş ‘Davacı’, adından da anlaşılacağı üzere hemen herkesin hayatında en az bir kere gördüğü trajikomik ve bitmeyen bir muhakamenin filmi. Hak aramaktan pişmanlığa yolculuğun hikayesiyle sık sık kahkahalara boğan tam bir Kemal Sunal klasiği.

Anadolunun bir köyünde kendi hallerinde yaşayan iki komşu olan Yunus (Kemal Sunal) ve Ahmet’in (Savaş Yurttaş) arasında geçen münakaşanın yaşandığı günün ertesine Ahmet’in sabahın erken saatlerinde önce eşeğiyle sonra taksiyle ilçe merkezine gidip Yunus’u şikayet etmek istemesiyle başlar macera. Çikolatalı gofretin kıymetli olduğu yıllar tabii. Yunus’un, bindiği eşeğe daha hızlı gitmesine karşılık çikolatalı gofret vereceğini söylemesinden anlıyoruz bunu.

Komşusuna tokat atan ve Türk halkının evrensel ceza hukukuna “ilk vuran haksızdır” şeklinde kazandırdığı prensipten haberi olan Yunus da “ilk şikayet eden haklıdır” diyerek alelacele ilçe merkezindeki adliyenin yolunu tutar. İkisini de ilk çağlardan bu yana yerleri hiç değişmeyen adliye önü arzuhalcileri karşılar. Yunus’un köylü saflığıyla derdini anlatıp yazıya dökmesini istediği arzuhalcinin “yedi sülalesinden şikayetçi ol ki hiçbiri tanıklık yapamasın” demesiyle olayların ne yönde gelişeceği az çok tahmin edilebilir hale geliyor. Ahmet de aynı uyanıklıkta başka bir arzuhalcinin yazdığı dilekçeyi imzalamakla nasıl bir yola düştüklerinin farkında olmadan girer Yenişehir adliyesine.

Köy ahalisi, iki lahana için kavga edip “hükümete müracaat” eden Yunus ve Ahmet’i sulh etmeye çalışsa da prosedürü az çok bilen muhtar, hükümetin bu işin peşini bırakmayacağını köy kahvesinde vaaz eder taraflara. Jandarma erlerinin Ahmet ve ailesinin tüm fertlerini ifadeye götürmek üzere köye gelmesiyle adalet tecelli etmeye başlamıştır bile! Ahmet, mahsüllerin tarlada kalamayacağı mazeretiyle karakola gitmek istemese de başçavuşun da bekleyemeyeceği “tehdidiyle” işin ciddiyetini az çok kavrar. Yunus’un, komşusunun düştüğü zor duruma sevinmesi ile adaletin yerini bulmasından ziyade hasımların hükümet eliyle birbirlerine verdiği eziyetten haz duyduğu bir Anadolu gerçekliği anlatılıyor bize. Bu durumdan haz almanın yalnızca bize özgü olmadığını da söylemek gerekiyor tabi. Günler sonra Yunus’un da başına aynı şey gelecektir. Mesele artık iki lahana meselesi olmaktan çıkmış ve vaziyet, Yunus’un “ben hapse o mezara” diye tarif ettiği hale gelmiştir. Yunus için Ahmet ve tüm aile fertleri birer hasımdır artık. Yunus’un, okul çıkışı Ahmet’in kızının yanında kendi oğlunu görünce onu düşmana sır vermekle suçlaması da vaziyetin ciddi ama gülümseten yansımalarından yalnızca biri. Köy meydanında atılan tokatlar mahkeme salonlarında tırmıkla adam öldürmeye dönüşür. Güldürür güldürmesine ama güldürürken de düşündürür.

Köyün iki büyük ailesi uzun bir süre belirli aralıklarla ilçe merkezine inip davalarını takip etmeye başlarlar. Yalnızca duruşmanın ertelendiği ileriki bir tarihi öğrenerek geri dönmeleri ve her gidiş gelişlerinin maliyeti can sıkıcı bir hal alır. Hasım olmanın gerekliliğine binaen ayrı ayrı özel araçlarla ilçe merkezine inen Ahmet ve Yunus’un maliyeti azaltmaktan başka çareleri yoktur. Köylülerin verdiği siparişlerle de ilgilenmek zorunda kalmaları hikayenin güldüren yanlarından. Şehrin kurnaz seyyarları bu iki kalabalık ailenin duruşma günlerini takip ederler adeta. Adaletin pençesine düşmüş saf anadolu insanının şehrin para tuzakları olarak gördükleri seyyar satıcılarla mücadelesi en az filmin ana konusu kadar komik ve incelenesidir. Zamanla, yokluğun acımasız yüzüne daha fazla dayanamayıp ortak tuttukları minibüsle ilçeye inip mahkeme kapısına kadar husumete son verseler de adliyenin kasvetli koridorlarında başka bir ruh haline girmekte hiç zorlanmazlar. Zira mahkeme salonunda düşman gibi davranmaları gerekmektedir. Yaşam köyde çok sıradan, nispeten sorunsuz devam ederken minibüsün kente girmesiyle ve şehrin gürültüsüyle başlayan sahnelerde taraflar arasındaki didişmenin de başlaması çok şey anlatıyor bize. Bir muhakemenin trajikomik hikayesinin yanında köy-kent gerçekliği de tüm çıplaklığıyla işleniyor filmde.

Adliyelerin olmazsa olmazı, konuya hakimden daha hakim olan mübaşirin Yunus ile Ahmet’i tanıdığı bir avukata yönlendirmesiyle muhakeme, biraz daha usüle uygun fakat taraflar için daha çekilmez bir hal alır. Hakim, kavganın cereyan etme şeklini görmek ister. Haklıyı haksızı ayırmak için ihtiyaç duyulan gerçeğe, en yakın olan gerçeğin tekrarıdır. Herkesin kendisini oynadığı bir tiyatro ister hakim aslında. Hem ilk tiyatronun bir keşif olmadığını kim söyleyebilir ki ? Merasimler düzenlenir. Ellerinde çiçeklerle çocuklar bekler keşif heyetini fakat daha mühim meseleler varken sıra çok geç gelir keşfe. Kıldan ince boyunlarla sabredilir adalete. Gün gelip çatınca keşif mahali de mahkeme salonuna dönüşür. Tokatlar tırmık olur, ricalar küfre dönüşür. Sonsuz saygı duydukları adalet temsilcilerini yanıltmak için ellerinden geleni yapanlar da içi dışı bir görünen masum köylülerden başkaları değildir.

Bitmek bilmeyen celseler, mahkeme kapılarında bayıltan bekleyişler, daracık duruşma salonlarında kurulan birkaç cümlenin “dışarıya” yansımaları baştan sona pişmanlığın resmidir onlar için. Verilecek kararın da pek bir önemi yoktur doğal olarak. Yine aynı sonsuz saygının gereği az da olsa merak ederler kararı sadece. “Bir Mahkeme Öyküsü” bitmeden film biter ne yazık ki. Filmlere sığmayan muhakemelerdir belki de asıl mesele. Günümüzde bile hukuki süreçlerin ne denli uzun sürdüğünü bilmeyen insanların filmin kendi dönemi içerisinde mahkeme sürecine tanık eder ve bu kadar da değildir heralde algısı yaratır. Bu algıyı yaratırken inceden inceye dokunduran, sistemsel eleştriyi toplum gözünden tarafsızca yansıtan güldürüken düşündüren bize anlatacak çok şeyi olan bir filmidir Davacı.

BİR CEVAP BIRAK

Lütfen yorumunuzu yazın
Lütfen adınızı yazın