‘The Lobster’: Hayvan Olmanın Dayanılmaz Hafifliği Üzerine Bir Karamsar Güzelleme

the-lobster-1

‘Dogtooth’ filmiyle dünya çapında tanınırlık kazanan Yorgos Lanthimos’un İngilizce dilindeki ilk filmi olan ‘The Lobster’, distopik bir dünyada geçiyor. Bekar olmanın yasadışı olduğu bir toplumu anlatan filmde, eşi tarafından terkedilen David’in hikayesi anlatılıyor. Eşinden ayrılmasının ertesinde kırsala yakın bir otele yerleştirilen David’e kendine yeni bir eş bulması için 45 gün süre verilir. Bu süre zarfında kendine uygun bir eş bulamazsa yönetim tarafından gerçekleştirilecek bir operasyonla tercih ettiği bir hayvana dönüştürüleceği söylenir. Otelde kısa zamanda arkadaş edinen David, kendine benzeyen bir eş arayışına girer ancak olaylar hiç de beklediği gibi gelişmez.

‘The Lobster’ pek çok açıdan ele alınabilecek katmanlı bir yapıya sahip. Bence filmde esas sorgulanması gereken şey, neden böylesi kurallara sahip bir toplum yaratıldığıdır. Günümüz toplumlarında eş sahibi olmak istikrarın ve sosyal becerinin en basit göstergesidir. Burada eğer kişi, biriyle yaşamanın verdiği sorumlulukları üstlenebiliyorsa verilen görevleri de layıkıyla yerine getirebilir algısı hakimdir. Gerekmedikçe dile getirilmeyen bu tabu, ‘The Lobster’da meşru bir kıstas haline getirilmiştir. Filmde ilişkisi olmayan kişi, toplumun istikrarı için bir tehdit olarak görülmektedir. Ancak bu, buzdağının yalnızca görünen kısmıdır. Bana kalırsa eş sahibi olma zorunluluğu, kendi içinde pek çok handikap içeriyor. Bunların başında da evlilik kurumu geliyor.

Evlilik Sadece Aşkı Mı Öldürür?

Evlilik aşkı öldürür derler. Filmin senaristleri Yorgos Lanthimos ve Efthymis Filippou bu önermeyi kabullenmiş hatta bir tık ileri götürerek evliliğin tüm insani duyguları öldürdüğü savını ortaya atmış. Filmde duygusuzca yaşayan zombiler yaratmak için evlilik kurumunu kullanmışlar. Filmin anlatıcısı olan “Miyop Kadın”ın tekdüze anlatımından, mekanik seks sahnelerine kadar tüm karakterler tutkusuz olarak tasvir edilmiş. Bu durum elbette tesadüf değil.

the-lobster-2

Christian Bale’in 2004 tarihli ‘Equillibrium’ filmini bilirsiniz. Bilmeyenler için kısaca özetleyeyim. Üçüncü Dünya Savaşı’nın ardından yönetime geçen faşistler, duyguların yıkıcı etkileri olduğu kanısına vararak, toplumu duygusuzlaştırmak için Prozium adında bir ilaç kullanmaya başlarlar. Yorgos Lanthimos ise tasarladığı toplumda aynı etkiyi yaratabilmek için Prozium yerine evliliği koymuş. Bekarlar hasta, otel ise rehabilitasyon merkezi olarak düşünülmüştür. İyileşemeyenler ise sistem için tehdit olmaktan çıkarılma/tedavi edilme amacıyla hayvana dönüştürülmektedir.

Duygusuz hatta sadist insanları ihya eden bu sistemde hisseden, tutkulu ve coşkulu insanlara yer yoktur. ‘The Lobster’ın bu açıdan ‘Equillibrium’a göre daha karamsar bir bakış açısı olduğu aşikar. Çünkü bu sistemin asileri bile duygusuz ve donuk insanlar.

Tencere Dibin Kara…

Filmde toplumun yaptırımlarını kabul etmemeyi seçenler de en az sistemin savunucuları kadar katı ve kuralcıdır. Çünkü merkezinde yine bireyler değil topluluk kuralları vardır. Toplum tarafından koşullandırılamamış ve kendi ayakları üstünde durması konusunda teşvik edilen insanları içermesi açısından bireyciliğe benzer bir yapı olmasına rağmen esasında burada da totaliter bir rejim mevcuttur. Flört etmemek, yalnızca elektronik müzikte tek başına dans etmek, kendi mezarını kazmak gibi kurallar ve bu kurallara itaat etmeme durumunda uygulanan “Kızıl Öpücük”, “Kızıl İlişki” gibi ağır cezalar içeren bu sistem de tıpkı diğeri kadar katı.

Sistemle benzeşen yönleri olmasına rağmen burada oldukça farklı yaklaşımlar söz konusu. Egemen anlayışta bir kişinin ancak bir eşle birlikte birey sayıldığı ve kendine yetemeyeceği algısı empoze edilirken, burada yaşayan asiler kendini ama yalnızca kendini idame ettirmesi gereken bireyler olarak kabul ediliyor. Bu da yabanı, otel ve şehir hayatından ayıran en belirgin özelliktir.

the-lobster-3

Oteli (Şehri) ve yabanı “iyi-kötü”, “normal-anormal” kavramlarıyla değerlendirmek pek mantıklı olmaz. Çünkü film de neyin, kime göre iyi, neye göre anormal olduğunu sorgulanmıyor. Charles Addams’ın da dediği gibi “Normal, sadece bir ilüzyondur. Örümcek için normal olan, sinek için kaostur.” Çiftimizin yabanda değil, otelde tanışmış olma ihtimali düşünüldüğünde, sistemin asileri değil yılmaz savunucuları olacağı aşikardır.

Hayvan Olmanın Erdemi

‘The Lobster’ evreninde kabul görmenin yegane kriteri, toplumun kuralları ne kadar katı ve anlamsız gelse de kayıtsız şartsız bir şekilde onlara uymaktır. Samimi olup olmamanız kimsenin umrunda değildir. Eğer başarılıysanız rol yapıp yapmamanız bile önemli değildir. Eğer kurallara uymamayı ve rol yapmamayı seçtiyseniz cezanız bellidir. Hayvana dönüştürülmek. Kimisi bu durumu cezadan çok ikinci bir şans ya da reenkarnasyon olarak kabul edebilir ancak yönetim nazarında bu bir cezadır.

Buraya geçmeden önce hayvana dönüştürülme işleminin yöntemi ve aşamalarının anlatılmamış olmasını oldukça yerinde bulduğumu söylemek isterim. Çünkü söz konusu devletin bekaası olduğunda uygulanacak yöntemler teferruattır. Senaryo da tıpkı devletler gibi gereksiz ayrıntılarla vakit kaybetmeyerek doğrudan çözüme odaklanmıştır.

Hayvana dönüştürülmenin neden bir yöntem olarak seçildiğini sorgularsak, ilk nedenimiz şüphesiz uyumsuzları medeniyetin(!) için bir tehdit olmaktan çıkarmak olur. Yönetim, içgüdülerini dinlemeyi hayvanlara özgü bir özellik olarak kabul etmektedir.

Evlenene Çocuk Bedava!

Film çok eşlilikle ilgili olarak fikrini beyan etmediği için bu noktada bir şey söylemek mümkün değil. İnsan ilişkilerine tek eşlilik ve eşsizlik açısından yaklaştığından değerlendirmeyi de bu iki kavram üzerinden yapmak daha doğru olur. Son yıllarda evlilik ve boşanma hakkında yapılan araştırmalar, sosyolojik bulgular elde etmekten ziyade tekeşlilik kavramı konusunda fikir edinmeyi amaçlamaktadır. Örneğin en sık karşılaşılan sorulardan biri şudur. İnsanları bir arada tutan nedir? Bu soruya verilebilecek pek çok sayıda cevap olmasına rağmen, tek bir cevabı olmayan sorulardan biridir. Ten uyumu, zevkler, benzer iş alanları ya da hobiler…

‘The Lobster’ evreninde ten uyumu sistem için tek başına bir anlam ifade etmez. Çünkü sisteme göre tutku eninde sonunda bitecektir. İlişkiyi devam ettirecek olan şey ortak noktalardır. Bu ortak nokta fiziksel bir eksiklik, beceri ya da ilgi alanı olabilir. Kronik burun kanamasından muzdarip(!) olanlar, güzel sesliler ya da kayak yapmayı seven ikililer toplum tarafından memnuniyetle kabul edilir. Çünkü toplum bu insanlara iki kişinin birlikte olabilmesi için birbirlerine benzemesini öğütlemiştir. Burada romantizm olup olmaması pek de önemli değildir. İlişkinin istikrarı ve sürekliliği ön plandadır. Diğer tüm kavramlar önemsizdir. Gerekirse sistem size bir ev hayvanı misali çocuk bile temin edebilmektedir. İlişkinin monotonlaşmaya başladığı anda çiftler tarafından atılan çoğu adım burada önceden tasarlanmış paketler şeklinde sunulmaktadır.

Uzun Lafın Kısası

Kati kurallarla şekillendirilmiş ve özgürlüğü seçme ya da seçilme hakkına indirgemiş bir yaşam modeli sunan ‘The Lobster’, nasıl yaşayacağını ya da nasıl öleceğini bir katalogdan seçme “özgürlüğüyle” kutsanmış insanların dünyasında geçiyor. Seçmeme ya da seçilmemenin bir tercih değil suç olduğu bu toplumda, yasa koyucular sizin için en iyi olanı çoktan belirlemiş, formülize etmiş ve bir gerizekalının bile anlayacağı kadar basitleştirmiştir. Kısacası mevcut sistem söyleneni yapmaya yetecek kadar zeki, sorgulamayı akıl edemeyecek kadar ahmak insancıklar istiyor.

‘The Lobster’a distopik hatta fantastik bir film diyebilmeyi, her ne kadar arzu etsem de, günümüz gerçekliğinde ‘Gelinim Olur musun?’ ya da ‘Kısmetse Olur’ türevi “çiftleştirme” programlarının varlığı beni bunu demekten alıkoyuyor. Yalnızca iki kişiyi ilgilendirmesi gereken bir ilişkinin, tüm ülkenin söz sahibi olduğu ve puanladığı bir yarışma haline gelmesi bir tek beni mi dehşete düşürüyor bilemem, ancak böyle bir gerçeklikte yaşamak, bana kaynar suya atılmış mavi kanlı bir ıstakozmuşum gibi hissettiriyor.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir