Güzel sanatların resim, heykel, mimari gibi alanlarında alanında söz sahibi olan İtalya sinema alanında büyük değişimlerin öncüsü olmuştur. İtalyan sinema tarihinin başlangıcı olarak Filoteo Alberini‘nin 1905 yılında çektiği ‘La presa di Roma, 20 settembre 1870’ (‘Roma’nın Fethi, 20 Eylül, 1870’) isimli (İtalyan sinemasının ilk konulu filmi) filmi kabul edilmektedir. Ancak bilinenin aksine Fransız Lumière kardeşlerin kamerayı icat edişlerini takiben Papa XIII. Leo’nun kamerayı kutsamasının filme çekilmesi ile başlamıştır.

Sinemanın ilk yıllarından itibaren Lumière-Méliès ayrımı olarak tanımlanan iki ana koldan Méliès’nin yolundan gidenler Alman dışavurumcu sinemasını var ederken, Lumière kardeşlerin izinde devam edenler ise kendilerine özgü tarzlar aramışlardır. İtalyan sinemasında ilk çekilen film türü tarihsel filmlerdir. Alberini’nin 1905 tarihli ‘La presa di Roma, 20 settembre 1870’ (‘Roma’nın Fethi, 20 Eylül, 1870’) filmini takiben Nero, Spartaküs, Jül Sezar ve Kleopatra gibi tarihi karakterleri konu alan filmler üretilmiştir.

1905’ten 1918 yılına kadar devam eden süreç İtalyan sinemasının sesiz dönemi olarak kabul edilmektedir. Bu dönemde İtalyan sineması sokaklarda gezici bir biçimde sergilenmekten çıkıp salonlara taşınmıştır. Sinema endüstrisinin gelişmeye başladığı bu yıllarda yapımcılar seyircinin talebine yönelik filmler çekerek onlardan bir izleyici kitlesi oluşturmaya çalışmışlardır. Bu nedenle film d’art örneklerinden, güldürü ve melodramlara, füturist filmlerden savaş belgesellerine dek, birçok farklı türde ürünler ortaya koymuşlardır. Fransız film d’art akımından etkilenerek çekilen tarihi ve edebî uyarlamalar, bu dönemde sinemanın belkemiğini oluşturmaktadır.

Mario Camerini‘nin ‘Rotaio’ (1929) filmi ile Alessandro Blasetti‘nin ‘Sun’ (1929) filmi Sessiz Dönemin öne çıkan filmleridir.1930 yılında Gennaro Righelli‘nin ‘La Canzone Dell’amore’ filmi İtalyan sinemasının ilk sesli filmidir. Onun peşinden gene Gennaro Righelli’nin ‘Blasetti’s Terra Madre’ (1930) ve ve Camerini’nin ‘Figaro and His Great Day’ (1931) filmleri gelir.

İtalyan sinemasını kendini arama ve bulması 1930’dan sonra başlar. Bu dönemin başlarında İtalya, faşist bir yönetim altında diktaör Benito Mussolini tarafından yönetiliyordu. Mussolini, sinemanın insanlar üzerinde metin ve görselliği bir arada bulunduran etkisinin ne derece kuvvetli olduğunun farkındaydı. Yakın tarihlerdeki faşist diktatörler kadar etkili baskıcı yönü görülmese de Mussolini İtalyan İmparatorluğu ülküsünün propagandasını yapmak için sinemayı bir araç olarak kullanmıştır. Ve bunu bizzat görevlendirdiği oğlu aracılığı ile yapmıştır. 1937 yılında “Cinecitta” film stüdyolarını devlet tekeli olarak kurmuş ve bu stüdyolarda halkın algısını mevcut baskıcı zihniyete sahip yönetiminden uzaklaştırarak hayal ettikleri zengin ve gösterişli hayatlara doğru kaydırmak için İtalyan pöti burjuva yaşam tarzını yücelten “Telefoni Bianchi” (“Beyaz Telefon”) adı verilen filmler üretmişlerdir. 1930-1944 arası çekilen filmlerin neredeyse yarısı “Beyaz Telefon” filmiydi. Söz konusu dönemin yönetmenlerinden Alessandro Blasetti ile Mario Camerini çalışmaları ile öne çıkmışlardır.

İkinci Dünya Savaşı, faşizme karşı verilen mücadele, İtalyan kültüründe önemli izler bırakmıştır. Sanat alanında, 1930-1940 yılları arasında görülmeye başlayan 1944 ila 1952 yılları arasında doruk noktasına ulaşan Neorealizm’in temelinde antifaşist mücadele yatar. Bu baskıcı tavrın gerçekleri örtme çabasına, sanat ile karşı duruş gösterilmiştir. Neorealizmin İtalyan sinemasındaki yansımaları Mussolini’nin “Cinecitta”yı kurmasından sonra üretilmeye başlanan faşist propaganda amacıyla çekilmiş “Beyaz Telefon” filmlerine kökten bir tepki olarak, Vittorio De Sica‘nın 1942 yılında çektiği ‘I Bambini Ci Guardano’ (‘Çocuklar Bize Bakıyor’) filmi ile başladığını söylemek mümkündür. İtalyan yeni gerçekçiliğinin ilk belirtisi olarak görülmektedir. Neorealizmin idareci sınıfa dokunmadan, biçim alanında yenilik öneren geleneksel, akademik, geri kalmış, gerçekle bağını kopartmış olan önceki kültürden farklılaşmak amacını gütmektedir. Ve bu akım sinemada çok hızlı ilerlemiştir. Zaten çok genç olan bu sanat dalında edebiyatta olduğu gibi kültürel alt bellek ve birikimler ile başa çıkmak zorunda kalmadığından daha hızlı gelişim göstermiştir. Yakın dönemlerde Fransa’da yeşeren Fransız natüralist sinemasının da etkisinin payı olduğunu unutmamak gerekir.

“Beyaz Telefon” filmlerinin abartılı tarzına tepki olarak “İtalyan Yeni Gerçekçi” filmleri seyircide gerçeklik olgusunu hissettirmek ve filme daha nesnel bakılmasını sağlamak anlayışını benimsemişti. Bunu yaparken de sinemanın ortaya koyduğu büyük aktörler yerine amatör oyuncular ile çalışılmıştır. Gerçekçi yönetmenler kamerayı sokağa taşıyarak anti-stüdyo görüşünü oluşturdular. Hollywood ışıklandırmasını göz ardı ederek yerleşim yerinde doğal ışığı kullandılar. Melodramlar bir kenara bırakılarak savaştan sonra zarar görmüş ülkelerin sokaklarına yöneldiler. Kamera ile en iyi şekilde eldeki anın gerçeğini yakalamaya çalışırlarken aktör ve aktristler de “doğaçlama” yolunu seçtiler.

Yeni Gerçekçilik akımı filmler bir yandan devlet ile mücadele verirken bir yandan da halkı bilinçlendirmeye, gerçekleri göstermeye çalışan didaktik yapımlardı. Akımın ‘Visconti Nin Ossessione’ filmi ile başladığı ileri sürülür. Michelangelo Antonioni, Luchino Visconti, Gianni Puccini ve Cesare Zavattini bu akımın önemli isimleridir. Bu sinemacılar oldukça politik, aynı zamanda estetik olarak da devrimci filmler yaptılar.

Yeni Gerçekçilik akımı ve bu akımın yönetmenleri, 1960’lı yılların İtalyan sinemasının temellerini atmışlar ve 1960’dan günümüze kadar uzanan sürede oluşturulan tüm gerçekçi eserler için bir nevi okul görevi üstlenmişlerdir. Akımın öncü yönetmenleri ve filmleri şu şekilde sıralanabilir: Luchino Visconti, ‘Ossessione’ (1942), ‘La terra trema’ (‘Yer Sarsılıyor’, 1948), ‘Rocco e i suoi fratelli’ (‘Rocco ve Kardeşleri’, 1960); Roberto Rossellini, ‘Roma città aperta’ (1945), ‘Paisà’ (1946), ‘Germannia Anno Zero’ (‘Almanya, Yıl Sıfır’, 1947); Vittorio De Sica, ‘Sciuscià’ (‘Ayakkabı Boyacısı’, 1946), ‘Ladri di biciclette’ (‘Bisiklet Hırsızları’, 1948), ‘Umberto D’ (1952).

1960-1970 yılları arasındaki dönem İtalyan Sinemasında “Yeni İtalyan Sineması Dönemi”dir. 1960’lı yıllar, İtalyan sinemasının parlayan dönemidir. Bunun nedeni ise gerçekleşen politikal düzenin sansürden uzak özgürlükçü bir sinemaya izin vermesidir. 1960’lı yıllarda ilk uzun metraj filmlerini çeviren isimlerin ortak özellikleri, ortaya koydukları eserlerinden itibaren belirli bir tarz izlemiş olmalarıdır. Söz konusu yönetmenler, filmlerinde kişisel biçemlerini yaratmışlardır. Söz konusu filmler Federico Fellini‘nin ‘La Dolce Vita’, Michelangelo Antonioni‘nin ‘L’avventura’, Luchino Visconti‘nin ‘Rocco e i suoi fratelli’, Vittorio De Sica‘nın ‘La ciociara’ (‘Taşralı Kız’) ve Roberto Rossellini‘nin ‘Era notte a Roma’ (‘Roma’da Geceydi’) filmleridir.

70-80’lere doğru ilerlendikçe kriz dönemi ve sonrasında İtalyan sineması gerçeklilikten uzaklaşıp epizot filmleri ile İtalyan usulü güldürü ve Spaghetti Western tarzında filmlere doğru everilmiş ve halkın isteği yönünde eğilimler vermiştir.

1980’lerde İtalyan Sineması da televizyonun etkisi altında kalmıştır. 70’li ve 80’li yıllar birçok sinema yazarının “karanlık” olarak nitelendirdiği dönemdir. Bununla birlikte Bernardo Bertolucci, Luchino Visconti, Ettore Scola ve Taviani kardeşler bu dönemde de yeni gerçekliğe saygı duruşu niteliğinde işler ortaya koymuşlardır. Günümüze gelince İtalya’nın 2008 yılında yaşadığı son ekonomik krizin ardından ortaya koyulan yapıtlar daha önce yeni gerçeklik akımından aşina olduğumuz özellikleri devam ettirir niteliktedir. Bu da insanın aklına İkinci İtalyan Yeni Gerçekçi akımı mı sorusunu getirmiyor değil.

Bu özgürlük dalgası filmleri ile ünlü İtalyan sinema tarihinin birbirinden etkileyici 20 adet filmini listeledik.  (Liste, alfabetik olarak sıralanmıştır.)

Amarcord (1973)

‘Amarcord’ 1973 yapımı Federico Fellini tarafından yönetilmiş yarı otobiyografik dramatik filmdir. Polenlerle açılış sekansını gerçekleştirip, yine polenlerle kapanışı yapan, Mussolini döneminde küçük İtalyan kasabası Rimini’de geçen olayların kesit filmi demek doğru bir tanım olacaktır. Titta ve arkadaşlarının ergenlik dönemlerini, cinselliğe bakışlarını, aşklarını merkezine alan film kasabadaki insanları da bir yandan abartılı bir şekilde karikatürize ederek diğer yandan Akdenizli insan sıcaklığıyla anlatmıştır. Aynı zamanda o dönemde yükselişte olan Mussolini İtalya’sının insan hayatına hayata nasıl yansıdığı, dine, eğitime, politika ve cinselliğin mizahla anlatıldığı samimi bir filmdir.

Brutti, Sporchi E Cattivi / Çirkinler, Kirliler ve Kötüler (1976)

Giacinto, eşi, on çocuğu ve çeşitli aile fertleri ile birlikte Roma’nın ücra köşelerinde bir barakada yaşamaktadır. Film, yoksulluğu ve yozlaşmanın en dip katmanında yaşayan bu ailenin hikâyesini anlatır. İş yerinde sol gözünü kaybeden Giacinto sigorta şirketinden önemli miktarda para alır. Ve kendi rahatını ve menfaatini düşünerek bunu diğer aile bireylerinden saklar. Ailenin geri kalanı da bu parayı ondan çalmaya çalışır. Bütün aile birbirini öldürmeyi planlamaktadır. Birçok kötülüğe bulaşmış bu bireylerin arasında geçen bir komedi dramayı anlatan filmin yönetmen koltuğunda usta isim Ettore Scola oturmaktadır.

Caro Diario / Sevgili Günlüğüm (1993)

©Fine Line

Üç bölüm şeklinde anlatı yapan filmin ilk bölüm Vespa’mda, ikinci bölüm Adalar ve son bölüm ise Doktorlar’dır. Nanni Moretti İtalya’da geziye çıktığı dönemde bu gezide yazdığı günlükleri bu film için ona ilham olur. İlk bölümde Vespa’sı ile Roma’da bizi gezintiye çıkartan yönetmen, ikinci bölümde motosikletini bırakıp gemiyle yoluna devam ediyor. Doktorlar bölümünde Moretti İtalyan sağlık sistemini kendi hastalığı üzerinden eleştiriyor. Vespa ile başlayan bu yolculuk bir süre sonra yönetmenin içsel yolculuğuna dönüşüyor ve ortaya son derece gerçek bir biyografik film ortaya çıkıyor.

C’eravamo tanto amati / Birbirimizi Öyle Çok Sevmiştik ki (1974)

Direnişin bir parçası olarak İkinci Dünya Savaşı boyunca beraber olan, büyük umutlar ve özlemler taşıyan Gianni, Nicola ve Antonio’nun 1944’te Nazi’lere karşı savaşırken yeşeren dostluklarını anlatır. Gianni, Nicola arasında arkadaşlıktan öte duygular gelişmektedir ancak bu duygu bastırılır. Savaş biter, herkes eski yaşamına döner. Üç arkadaş, yeni fikirlerle ve enerjiyle her şeye yeniden başlamayı planlamaktadırlar, ancak günler geçtikçe hastabakıcı Antonio yine hastabakıcı, güneyli öğretmen Nicola kendini sinemaya kaptırmış halde buluverirken, aralarında yalnız Gianni sevdiği kadından uzak kalarak zengin bir kadınla evlenmiş ve zengin olmuştur. Bu üç İtalyan üzerinden sosyal düzen eleştirisi yapan film Ettore Scola denilince ilk akla gelen filmlerdendir.

Il Conformista / Konformist (1970)

Ünlü İtalyan yönetmen Bernardo Bertolucci‘nin 1970 yapım politik dram filmi olan ‘Il Conformista’, yönetmenin en iyi filmlerinden biri olarak adlandırılmayı hak edecek niteliktedir. Ülkemizde aynı yıl gösterime girmesi beklenen film sansüre takılmıştır. Film dönemsel olarak Mussolini İtalya’sını yansıtır. Faşist Mussolini iktidarının her alanda olduğu gibi cinselliği ve cinsel tercihlere olan baskıcı politikasının Marcello adındaki bir devlet görevlisi üzerinden anlatır. Bir eşcinsel olan Marcello kendi benliğini bastırarak hükümetin ona dayatmış olduğu erkek figürüne uygun yaşamak için uğraşır. Hatta evlenir bile. Balayı için Paris’e gittiğinde devlet ona bir görev verir: Mussolini karşıtı düşüncenin önde gelen isimlerinden biri olan yaşlı Profesör Enzo Tarascio öldürmek. Marcello kendi içerisindeki bastırılmışlıklar ve bu görevin meşruluğu arasında sıkışır kalır. Konusunun yanı sıra lineer olmayan kurgusu, kameranın hareketli kullanımının, ışığın oldukça etkin kullanıldığı sinematografisi için bile izlenebilecek bir filmdir.

Il Postino / Postacı (1994)

‘Postacı’, 1994 İtalya yapımı dramatik dönem filmidir. Eğer siz de şiiri ve Neruda’yı seviyorsanız bu film listenizde zirveye oynayacak türden. Şilili şair Pablo Neruda, siyasi nedenlerle ülkesinden uzakta geçirdiği zamanların ufak bir kısmını İtalya’da bir adada geçirir. Pablo Neruda’nın mektuplarını taşımakla görevli postacı Mario ile arasında kısa zamanda bir dostluk oluşur. Neruda hem kendi fikirlerini genç adama aktarırken aynı zamanda onun içindeki şair yönün ortaya çıkmasına yardımcı olur. Basit bir adamın hayatına Neruda’nın naif dokunuşlarını şiirler eşliğinde izlemek son derece mükemmelken bu mükemmelliği muhteşem müzikler ve manzara görüntüleri ile taçlandırmış bir başyapıttır. 1996’da “İngilizce Dilinde Olmayan En İyi Film” kategorisinde BAFTA’yı kazanmıştır.

L’albero Degli Zoccoli / Nalın Ağacı (1978)

‘Nalın Ağacı’, Ermanno Olmi tarafından yazılan ve yönetilen 1978 İtalyan filmidir. Film, 19. yüzyılın sonlarına ait köylü hayatından kesitleri geniş bir tuval üzerinde resmedilen, iç içe geçmiş, dokunmuş hikâyeleriyle anlatır. Aynı çiftlikte dört köylü ailenin yaşadığı mevsimlerdeki değişim, toprağın durumu, kendi doğumları, ölümleri ve hastalıkları, dinleri, geleneklerine odaklanır. İtalyan neorealizminin bir örneği olarak ünlü aktörler yerine gerçek çiftçiler ve yöre halkının rol alması nedeniyle yüksek gerçekliğe sahip bir yapıttır. Bu gerçekliği kostümler, dil ve mekânlar tamamlar. Feodal düzenin yoksul insanlar üzerindeki etkisini tüm çıplaklığı ile yansıtır.

L’inferno / Cehennem (1911)


1911 yapımı, Adolfo Padovan ile Francesco Bertolini tarafından yönetilen, ünlü İtalyan yazar Dante‘nin otoritelerce dünyanın gelmiş geçmiş tüm kitaplar içerisinde klasik ve kült olarak kabul görmüş kitabı olan İlahi Komedya‘nın “Cehennem” bölümünün ilk ve en iyi sinema uyarlaması kabul edilen uzun metrajlı imgelemsel sessiz İtalyan filmidir. Film günümüzde de önde gelen film yapımcıları için yeni ufuklar açan bir başyapıt olan İtalyan sessiz sinemanın ilk “şaheseri” olarak kabul edilir. Gustave Doré‘nin illüstrasyonlarından ilham alatak çekilen film, Hristiyan cehennemine unutulmaz ve gerçek bir yolculuktur.

L’uomo Che Verra / Onu Beklerken (2009)

2009 yapımı Giorgio Diritti filmi. 1943 yılında savaşın soğuk dönemlerinde Naziler ve İtalyanlar arasında yaşananları 9 yaşında kırsal kesimde yaşayan Maria’nın gözünden anlatmaktadır. Maria, savaş döneminde yaşam mücadelesi veren bir ailenin ilk çocuğudur. Erkek kardeşinin öldürülmesinden sonra konuşmayı reddeden küçük kızın hayatı köy halkını partizan tugaylarıyla Nazi Ordusu arasında parçalanmış şekilde sürmektedir. Bu savaşın içerisinde onu tekrar umutlandıran şey annesinin tekrar hamile olmasıdır. Fakat kardeşinin doğduğu gün tarihte Marzabotto Katliamı olarak bilinen kadın, çocuk herkesin sistemi bir şekilde öldürülüşüne denk gelmiştir.

La Dolce Vita / Tatlı Hayat (1960)

1960 yapımı film Roma’da yaşayan üst sınıf inanların modernite adı altındaki yozluğunu taşradan gelip bir anda buraya adapte olmaya çalışan magazin gazetecisinin gözünden anlatır. Gazeteci Marcello’nun Roma’da yaşadığı yedi gece, kadınlar, partiler ve çarpık ilişkiler beşiğinde ortaya koyan film, çevresindekiler ile beraber kendini bu yozlaşma içerisinde kaybeden bir adamın hikayesidir. Burjuvaziyi Fellini’nin alaycı anlatısı ile yeren film bir dönem Vatikan tarafından ağır eleştirilmiş ve yasaklanmıştır. İtalyan sinemasını efsanevi isimlerinden İtalyan yönetmen Federico Fellini‘nin başyapıtlarından biri olan film, Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye Ödülü’yle taçlandırılmıştır.

La leggenda del pianista sull’oceano / 1900 Efsanesi (1998)

Piyano ve jazz severler için diğer filmler arasından sıyrılacak olan Giuseppe Tornatore‘nin yönettiği ve 1998 yapımı dram filmidir. Tüm hayatını bir gemide geçiren, doğum günü, ailesi, kenti olmayan bir piyanistin hikâyesi. Bir limon sepeti içerisinde gemide bulunan ve 1900 adı verilen bir çocuğun müzik dehası olma yolundaki adımlarını işleyen filmde 1900 o kadar efsaneleşir ki jazz müziğin ünlü isimlerinden biri ile düello yapacak konuma gelir. Müthiş bir yeteneği, büyük yalnızlığı ve bir adamın her şeyi olan müzik tutkusunun hayatin, aşkın bile önüne geçebileceğini en güzel anlatan filmlerden biri.

La Meglio Gioventu / Gençliğin En İyisi (2003)

Film süresi 6 saat 40 dk olması sebebi ile birçok ülkede vizyona girmemiştir. Sürenin bu kadar uzun olması filme ön yargılı yaklaşmanıza neden olmasın bittiğinde bir 6 saat daha olsa izlerim diyeceğinizden şüphem yok. Bir aile üzerinden İtalyan yakın tarihine ışık tutan; dar İtalyan sokaklarında dolaşıyormuşçasına sizi içine alan bir yapıttır. Sicilya’dan Palermo’ya; Roma’dan Firenze’ye kadar dar İtalyan sokaklarından kesitler sunar. Bir romanı izliyormuş hissine kapılmanıza neden olacak karakterlerle beraber öykünün içinde hissedebileceğiniz ‘La Meglio Gioventu’, ebeveyn olma, kardeş sevgisi, aşk, kesişen hayatlar, ölüm gibi çeşitli temaları bir arada işlemektedir.

La Notte / Gece (1961)

Film bir gün ve bir geceden ibarettir. Yazar Giovanni Pontano, yaratıcılık krizinin yanısıra varoluşsal bir bunalım geçirmektedir. Karısı Lidia’yla ilişkisi de yolunda değildir; kadın bu evlilikten sıkılmıştır. Bir aile dostlarının hasta olduğunu öğrenen çift bu arkadaşlarını ziyarete giderler. Bu adam yalnızca aile dostu değil, Lidia ile yasak ilişki yaşayan bir yazardır. Hasta ziyaretinden sonra, Giovanni ve Lidia büyük bir partiye giderler. Bu bahçe partisinin yansıtıldığı sahnelerde burjuva eğlence anlayışına eleştirisel bir bakış vardır. Kocasının hasta ziyareti esnasında hasta bir kadınla yakınlaşmasını itiraf etmesinden sonra Lidia kendini İtalya sokaklarına atar ve bir avare gibi dolaşmaya başlar. Bu sahnelerde burjuvazi düzenindeki cinsiyet algısının bu algıdaki kadının yeri ve duruşuna göndermeler vardır.

La Vita E Bella / Hayat Güzeldir (1997)

Roberto Benigni tarafından yazılan ve yönetilen 1997 yapımı İtalyan drama filmidir. Dante’nin “sefalet sırasında mutlu zamanları hatırlamaktan daha büyük bir trajedi yoktur” düşüncesinden esinlenerek iki ayrı yarıdan oluşan bir film büyük bütçeli bir müzikal gibi rengârenktir. İkinci Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde ve savaş zamanı, İtalya’da geçen bir hikâyeyi anlatmaktadır. İlk yarıda kendi halinde Yahudi bir kitapçı Guido’nun öğretmen Dora’ya olan aşkını komik ve romantik sahneleri yer alırken, ikinci yarıda dünya savaşının gelişi ve oğulları ile birlikte Yahudi kamplarına götürülüşleri takip eder. Eğer burada herkes ölecekse bir baba tarafından küçük bir çocuğun en azından ruhunun kurtarmasının imkanlılığını denemesidir aslında film. Guido, oğluna esir kampının ve savaşın bir oyun olduğunu ve bu oyunu başarıyla tamamlarsa ödül olarak bir tank hediye edeceğini söyler. Yahudi soykırımı dönemini anlatan optimist yaklaşımlı bir film. “En İyi Yabancı Film”, “En İyi Erkek Oyuncu” ve “En İyi Müzik” olmak üzere üç dalda Oscar ödülü kazanmıştı.

Ladri di Biciclette / Bisiklet Hırsızları (1948)

Çağının öncü yapımlarından kabul edilen ‘Ladri di Biciclette’, 1948 yapımı Vittorio De Sica‘nın yönettiği bir drama filmidir. İkinci Dünya Savaşı sonrasında işsiz bir babanın zar zor bulduğu afiş yapıştırma işini yapabilmesi için bisiklete sahip olması gerekmektedir. Çarşaflarını satarak bisikleti alır. Ancak ilk iş gününde 1946 yapımı yılı yapımı unutulmaz ‘Gilda’nin afişini astığı sırada bisikleti çalınır. Şehirde oğlu küçük Bruno’yu da yanına alarak hırsızları aramaya başlar. Bir baba ile oğlunun ilişkisi üzerinden ilerleyen ‘Bisiklet Hırsızları’, aslında savaş sonrası döneme ve yaşanan yoksulluğa tanıklık eder. Film gerek konusu, gerekse de sinema estetiği açısından Yeni Gerçekçilik akımının simgesi olarak kabul edilir. Oyuncuların hepsi amatör isimlerden oluşur ve filmin tamamına yakını İtalya sokaklarında geçer. Realist çizgide ilerleyen film ve oldukça yalın bir anlatı diline sahiptir.

Mamma Roma (1962)

‘Mamma Roma’, yönetmenliğini Pier Paolo Pasolini‘nin yaptığı bir yeni bir hayata adım atma filmidir. Pasolini’nin yine toplumsal sorunlara değindiği ve faşist Mussolini İtalya’sını yer yer eleştirdiği film, yaşlanmaya yüz tutmuş eski bir hayat kadının biriktirdiği paralar ile yaşadığı yerden uzaklaşıp ergenlik çağındaki oğlu ile bütün geçmişini arkasında bırakarak yeni bir hayat kurma telaşını işler. İtalyan yeni gerçekçilik geleneğine bağlı kalarak çekilmiş olan ‘Mamma Roma’, başrol oyuncusu Anna Magnani’nin performansına tanık olmak için bile izlenilebilecek filmdir.

Mediterraneo / Akdeniz (1991)

“Yaşam yeterli değil. Bir tek yaşam yeterli değil benim için. Yeterince gün yok yaşanacak.Yapılacak çok fazla şey ve bir sürü düşünce var. Her günbatımı bana hüzün getirir; çünkü bir gün daha geçip gitmiştir…” der film. Adı gibi tam bir Akdeniz filmidir. Güneşi denizi gün batımını bir kez daha sevdirir insana. 1992 “En İyi Yabancı Film” dalında Oscar ödülü almış olan film İkinci Dünya Savaşı’nda Yunanistan’ın Meis adasında unutulan bir grup İtalyan askerinin başından geçenler konu edilir. Başta birbirlerine çekinceyle yaklaşan ada sakinleri ve İtalyanların, sorasında savaş aslında hiç yokmuşçasına bir arada yaşamalarının nasıl da güzel olabileceğini anlatan başarılı bir politik komedi filmidir.

Nuovo Cinema Paradiso / Cennet Sineması (1988)

1988 yapımı İtalyan filmi. Giuseppe Tornatore‘nin ikinci filmidir. Filmde ünlü İtalyan yönetmen Salvatore Di Vita’nın annesinden aldığı bir telefon üzerine ona sinemayı sevdiren ve yaşın anlamını yitirdiği dostu Alfredo’nun öldüğünü öğrenmesi üzerine geçmişi ve çocukluğunu hatırlar. Yaşlı sinema makinisti Alfredo ile afacan Salvatore’nin (Toto) yıllara yenilmeyen dostluğunu işleyen film yer yer sinemanın o yıllardaki durumunu, sansür konusunu işlerken ve bir yandan da Toto’nun aşkını barındırır. Yer yer hüzünlenip yer yer gülmenizi sağlayacak oldukça naif bir İtalyan filmidir. Sinemaya ilgisi olanlar için kaçırılmaması gereken 1989 yılında “En İyi Yabancı Film” dalında Altın Küre, Cannes Jüri Büyük Ödülü almış bir başyapıttır.

Rocco e i suoi fratelli / Düşman Kardeşler (1960)

‘Düşman Kardeşler’, Luchino Visconti’nin 1960’ta yönettiği İtalyan filmi. İtalya’nın güneyindeki yoksulluktan kaçarak endüstri merkezi Milano’da yaşamaya çalışan bir ailenin öyküsüdür. Milano’ya teni göçen bu ailenin sonradan görmeliğin, yozlaşmasını ve fuhuşun etkisiyle çökmeye başlayışını güçlü ve etkili bir dille anlatır. Şaşılacak güzellikteki Rocco karakteri, ailesini bir arada tutmaya yönelik ümitsiz bir çaba uğruna kendi mutluluğunu feda edecek denli iyi bir boksördür. Yönetmenin var ettiği Rocco karakteri ile karakter yaratma ve onu derinlikli hale getirmede ne kadar başarılı olduğu tartışılmazdır. Savaş sonrası yoksulluk temasını esas almış yeni gerçekçilik akımının en iyi ürünlerinden biri olarak kabul edilse de bu filmde yeni gerçekçiliğin sadelik anlayışından bir tık daha abartıya yatkındır diyebiliriz.

Una Giornata Particolare / Özel Bir Gün (1977)

‘Özel Bir Gün’, yönetmenliğini Ettore Scola‘nın yaptığı 1977 tarihli bir İtalyan filmidir. Mussolinni döneminde yedi çocuktan sonra devlet desteği verilmesi sebebiyle kalabalık İtalyan bir aileye sahip altı çocuklu kendini geliştirememiş ve gerçekleştirememiş bir kadın ile antifaşist bir eşcinsel yazar olan Gabriele’in yolları barış anlaşması imzalamak üzere İtalya’ya gelen Hitler’in ve ev sahibi Mussolini’nin geçit töreni için Roma sokaklarının dolduğu gün bir apartman dairesinde kesişir. Çok geçmeden Gabriele’nin hayata bakış açısı ve tercihleri yüzünden işsiz kaldığını öğrenen Antonietta kendinden ve bildiği erkeklerden farklı olan bu adamın etkisine kapılacaktır. Cahil bir kadın ile aydın bir eşcinseli bir araya getiren ve tek bir günü konu alan filmin ana teması sistem eleştirisi üzerinden doğan dışlanmış olma duygusudur.