Sinema Fransa’da doğmuştur desek yanılmış olmayız. Sinema görüntülerin retinada bıraktığı izden ibarettir ve bu olgu tahminen 10. yy başlarında kabul görmeye başlamıştır. 1832’de Belçikalı fizikçi Joseph Plateau tanımlanan bir eylemin aşamalarını barındıran bir dizi görüntüye sırayla ve belli bir hızla bakıldığında gözde hareket ediyormuş gibi bir algı yarattığını fark  edip fenakistiskop’u icad etmiş ve bunu takiben 1851’de Jules Duboscq aynı teknik üzerinden renklendirilmiş görüntüler yerine fotoğrafı kullanmayı tercih ederek biyoskop denilen bu yeni aleti üretmiştir. 1853’de Avusturyalı Uchatius hareketli görüntüleri bir ekrana yansıtmayı başarmıştır. 1888’de Emile Reynaud Kenan Praksinoskop adını verdiği cihazı deliklerden izlenebilen resim gösterileri düzenlemiştir. Bu gösteriye müzik de eşlik etmekteydi.

1892’de Thomas Edison Büyük bir kutunun içinde, bir lamba yardımıyla hareket eden 35mm’lik kısa filmleri izleyicinin kutunun üstündeki bir delikten filmleri izlemeyi sağlayan kinetoskopu icat etmiştir. Bu cihaz ile görüntüler ancak bir seyirci tarafından izlenebilmekteydi ve bu görüntüyü ekrana yansıtma olanağından yoksundu. Fransız mucitler Auguste-Luise Lumiere kardeşler bu görüntüyü yüzlerce kez büyütebilmeyi ve bir perdeye aktarmayı istediler. Uzun çalışmalar sonucu icat ettikleri ‘Cinematographe Lumiere’ adını verdikleri ilk sinematograf hem alıcı hem de gösterici işlevi görüyordu. Bu görüntüleri perdeye yansıtmak için gereken hız da kardeşler tarafından bulundu. Sinema tarihinin ilk filmi olan ‘Arrival of a Train at La Ciotat’ (‘Trenin La Ciotat Garına Geliş’), 1895’de Lumiere kardeşler tarafından 28 Aralık 1895 tarihinde ise Paris’te ‘Grand Cafe’de ilk halka açık film gösterimi yapılmıştır.

Fransız sineması denildiğinde Méliès, Lumièrelerin ardından değinilmesi gereken isimlerden biridir süphesiz. 1895’ten itibaren Georges Meıies, Lumiere kardeşler tarafından ürettikleri filmleri bilimsel bir merak konusu olarak gören Lumiere kardeşlerin aksine gerçekliği sunmak yerine gerçeklik yerine kurgulamayı seçmiştir. Fantastik ve bilimkurgu sinemasının öncüleri olarak görülen Méliès filmlerinde film hileleri kullanmaya başlamıştır. 1914’e kadar 400’den fazla (bazıları 700 m uzunluğunda) film çeken Méliès’in 1902’de çektiği ‘Aya Seyahat’te bugün de kullanılmakta olan sinema tekniklerinden pek çoğunu görmek mümkündür. Bu arada daha sonraları Fransız kadın filmerinin öncüsü olacak sinema tarihinin ilk kadın yönetmeni olan Alice Guy’dır. 1898’den itibaren Gaumont için çalımaya balayan Guy, 1905’te ilk eseri ‘Esmeralda’yı yapmıştır. Charles Pathé, 1900’da bir film üretim şirketi kurmuş ve Fransız Sinemasını tek eline almıştı. Böylesi bir başarı, bu kadar akıl almaz bir gelişme, Uon Gaumont’un ve “Eclair” şirketlerinin Charles Pathe’yi izleyerek sektöre girmelerine neden olmuştur. Fransız sineması çok geçmeden rekabetin bir getirisi larak endüstriyel bir biçim almaya başlamıştır.

1908 öncesi ekonomik kriz nedeni ile başta Pathé olmak üzere pazarda yelerini korumak zorunda olan Fransız film üreticileri krizin engellenmesi adına sinemayı eğlence olmaktan çıkarıp tiyatroya benzer bir gösteriye dönüştürerek edebiyat çevreleriyle aristokratlar arasında sinemaya ilgi duyulmasını sağlama yöntemini geliştirmişlerdi. Bu yeni tarz aydınlar arasında beklenmedik şekilde ilgi uyandırmıştı. 28 Şubat 1908’de Lafitte Kardeşler, Film D’Art’ı kurmuştur. Bu dönemde “sanat filmi” denilen ama daha çok “tiyatro filmi” olarak
nitelendirilebileceğimiz filmler çekilmiştir. Bu dönemde Fransız tiyatrosunun en önemli eserleri filme alınmıştır. Aydın kesime hitap eden burjuva sinemasının en ünlü filmi Le Bargy ve Calmettes’in Guise Dükünün Katli (1908) adlı filmidir. Bu tarihten sonra sinema artık yedinci sanat olarak tarihte yerini almaya başlamıştır.

Tiyatro filmi dönemini takiben sine-roman türünde örneklerin görüldüğü bir dönem başlamıştır. Ve bu dönemde ilk seri filmler üretilmiştir. 1908’de büyük başarı kazanan ilk “polisiye” serisini, Nick Carter’leri, ardından Zigomar serisini ve 1913’de de Protea’yı çeviren Victorien Jasset kuşkusuz bu dönemin en etkili ismidir. Jasset’nin yanı sıra unutulmaması gereken bir  diğer isim de 1911’de Olduğu Gibi Hayat serisini, Fantomalar (1913-1914), Judex (1916/, Vampirler (191’5-1916) başta olmak üzere ününe ün katan “seriler” ve sine-romanlar çeviren Louis Feuillade’dir.

Lumièreler’in ‘Sulanan Bahçivan’ (‘L’Arroseur Assosé’) adlı güldürü filmi ile birlikte güldürü filmlerinin egemen olduğu Fransız sinemasında bu dönemde de sine-romanlardan çok, güldürü filmleri egemendir. Bu dönemde yine komedi filmleri komedyenlerin başından geçen olay örgüsünü işlemekteydi. Fransa’da kariyerlerine başlayan komedyenler yaptıkları türe özgü filmlerle sonrasında ünlerini tüm dünyaya duyurmayı başarımlardır. 1905’te “Boireau” tiplemesiyle, komedi türünün ilk örneğini ortaya koyan André Deed, uluslararası başarı sağlayan ilk komedyen olmuştur. Jean Durand “Zigoto”, Charles Prince “Rigadin”, Léonce Perret “Léonce” tiplemeleriyle yaptıkları seriler dünyada örnek teşkil etmiştir. Bu dönemin en önemli komedyeni ‘Max ve Açılış’ (1910) ve ‘Kınakma Kurbanı Max’ (1911) filmlerini yöneten Fransız güldürüsünün babası Max Linder’dir. Bu tür filmlerde bir yandan sinemanın bütün olanaklarını keşfeden, bir yandan
da Fransız komedi ustalarının özelliği olan yaratıcılığı kullanan Fransız güldürü okulu dünyada üstünlüğünü kabul ettirmiştir. Fransız komedisi, 1914’lerden itibaren yerini Amerikan komedi ekolüne bırakmıştır.

I. Dünya savaşı esnasında savaşın yıkıcılığından Fransız sineması da nasibini almıştı. Yıkılmak üzere olan Fransız sinema endüstrisi 1920’lerin başlarında Avantgarde dalgasının ortaya çıkışı ile restore edilmiş, tekrar ayağa kalkmıştır. Savaşın bitimi ile üretimin yeniden artmaya başladığı Fransız sineması yeni doğan Avantgarde akımıyla sinema tarihindeki yerini sağlamlaştırmıştır. Özünde ressamlar ve şairler olan bu akım 1920’lerde sanatçıların başkenti olan Paris, dadacılar, kübistler, gerçekçi ve gerçeküstücülerle sinemacıların bir araya
gelmesini sağlamıştır. Tüm bu sanatçılar I. Dünya Savaşı’na ve üst yapı kurumlarına karşı olup tüm kalıplara karşı da sürekli yeni dil arayışları içine girmişlerdir.

Sinemanın ticari ve anlatısal niteliklerine karşı çıkıp sinema aracılığıyla dışsal gerçekçilikten dramatik bir etki yaratmak yerine, görülerine soyut bir plastik biçim verilmesi gerektiğini kabul etmişlerdir. Hollywood sinemasından farklı olarak filmlerdeki karakterlerin iç çatışmaları farklı bir dille aktarılmış ve öznel kamera kullanımı ön plana geçerek karakterlerin bakış açısıyla olaylar gösterilmeye çalışılmıştır. Dönemin öne çıkan yönetmenleri Marcel L’Herbier, Jean Epstein, Germaine Dulac, René Clair ve Abel Gance’den her birinin deneysel sinema için geliştirdikleri farklı bir yeteneği vardır. ‘Gance’ın Napoléon’ (1927) bu dönemin en iddialı uzun metraj sessiz Fransız filmidir.

Fransız sinemasının 1930’lu yıllarına Şiirsel Gerçekçilik adı verilen akım damgasını vurmuştur. 30’lu yılların başlangıcı ile sonlarına doğru Fransız sinemasında bir değişim yaşanmış tiyatro filmlerin yerini hayatın gerçekliğini yansıtan filmler almaya başlamıştır. Artık filmlerde caddeler, sokaklar, her kesimden insanlar vardı. Kısaca sinemalarda artık gerçeklik vardı. Akımın şiirselliği; çekildiği mekânlarda ve film karakterlerinin davranışında hissedilir. Caddeler, sisli limanlar ve kır kahveleri mekân olarak seçilmiştir. Ustaları, Marecel Carne,
Julien Duvivier, Jean Vigo, Rene Clair, Jean Renoir, Jacques Feyder, Jean Gremillon’dur. Marecel Carne ve 1938 yılında yapmış olduğu iki filmi ‘Sisler Rıhtımı’ ve ‘Gündoğarken’ bu akımın özelliklerimi yansıtan filmlerdir.

Carne’den farklı olarak Jean Vigo bu akıma lirik bir yaklaşım katarak kendinden sonra gelen yönetmenlere deneysel bir yol açmıştır. ‘Hal ve Gidiş Sıfır’ adlı filmi 1933’deki sansür yasası çerçevesince 1945’e kadar yasaklanmıştır. Yine bu dönemde hem Fransa’yı daha sonralarında İtalya’yı etkileyen çok önemli bir daha vardır: Jean Renoir. Fransız burjuvazisine ağır eleştirilerde bulunan Oyunun Kuralı filmi bu akımın mihenk taşlarındandır.

Şiirsel Gerçekçilik II. Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle son bulmasına rağmen sonraki dönemlerdeki İtalyan Gerçekçiliği ve Yeni Dalga gibi akımlar için esin kaynağı olmuştur. Fransız sineması zorlu bir dönemden sonra yeniden popülaritesini kazanmış ve mevcut Amerikan sineması tehdidine karı “Fransız kalitesini” koyarak “Kalite Sineması” adı verilen, “Yeni Dalga” akımıyla son bulacak olan bir sinema türünü oluşturmuştur.

1960’ların sinemasına Yeni Dalga akımı hâkim olmuştur. Bu akım çok kısa bir dönemi kapsamış olsa da Fransız Sineması için büyük önem taşır. Yeni Dalga sadece 1960’lı yıllar Fransız sinemasına damgasını vurmakla kalmaz başta Fransız sineması olmak üzere dünya sinemasında yeni ufuklar açmıştır.

1950’lerin sonlarında ve 1960’ların başında genç Fransız yönetmenlerin canlı, yenilikçi ve son derece bilinçli filmlerinin patlaması ile başlayan Fransız yeni dalga sinemasının ilk etkili hareketi, Cahiers du cinéma’dan (Jean-Luc Godard, François Truffaut, Eric Rohmer, Claude Chabrol ve Jacques Rivette) eleştirmenlerin bir avuç eleştirmen tarafından yapılarak Noir ve Müzikal gibi yeniden işlenmiş türlerin aksine yeni ve keşfedilmemiş tekniklerle deneyler yapmışlardır.

Godard’ın ‘Breathless’ ve Truffaut’nun The ‘400 Blows’, hareketin iki çığır açan filmleridir. Bunların ardından Alain Resnais ‘Hiroshima Mon Amour Ve Agnès Varda’nın Cléo’su ile devam eden akım filmleri yeni, enerjik, politik tavrı olan seyirciler için heyecan veriyordu. Yeni dalga akımı özgür bir sinema yaratmayı hedefliyordu. Bütün var olan kurallara karşı özgün ve özgür sinema anlayışını ortaya koyuyordu. Bu akımın öncüsü olarak saydığımız yönetmenlerde kısmı olarak ortak bir dil belirleseler de (Sahnelerin birbirini takip etmemesi ve net bir sona sahip olmaması gibi ) her birinin kendine has akıma kattıkları bir tavırları vardır. Seyirciyi klasik anlatıda olduğu gibi filmin içine çekmektense dışında tutup izleyici olma halini devam ettirir. Bunun nedeni konu ve olay üzerine seyirciyi düşünmeye itmektir.

Günümüzde Godard, Rivette, Varda ve Rohmer gibi film yapımcıları bugün bu akıma öncülük etmeye devam ediyor. Fransız sineması sonrasında Fransa’da 1968 Mayıs ve Haziran aylarında, De Gaulle iktidarına karşı Nanterre Üniversitesi’nde başlayan ve tüm dünyaya yayılan öğrenci hareketi olan 68 hareketi ve militan sinemanın etkisi altında kalmıştır. Yenilikçi bir akım değildir. Toplumsal sorunlar ve politik olgular ile alakalıdır. ‘Godard’ın Hayatını Yaşamak’ ve ‘Onun Hakkında Bildiğim İki Üç Şey’ bu dönemi ifade eden filmlerdir.

1980’ler sineması Amerikan sinemasının Fransız sineması üzerindekilerin en yoğun olarak gözlemlendiği dönemdir. Bunun nedeni yapım şirketlerinde Amerikan ortaklıklarının artmasıdır. Seksenli yıllar Fransız sinemasının post modern dönemidir. Bu dönem kendi içinde 1990’daki “Jeune” (Genç) Fransız sinemasını doğurmuştur. Bu dönemde Hollywood filmlerinden olarak sanatı ve kaliteyi ön planda tutan “auteur” tarzı merkez/çevre olarak ikili bir yapıya sahiptir.

1990’ların sonu 2000’lerin başında Cezayir Savaşı sonrasında Fransa’ya göçen Afrikalı Fransız’ların sinemada olan etkisi tartışılmazdır. Bu savaş ve göçün sorunlarını toplumsal konularını irdeleyen beur filmleri yapılmıştır. Beur ve kadın filmleri çevre sinemasın alt türleridir. Bourlem Guerdjou’nun ‘Vivre au Paradis’ (1999), Christophe Ruggia’nın ‘Le Gone du Chaaba’ (1997) beur sinemasının örneklerindendir. Bu dönemde esas vurgulanması gerekken öteki olarak nitelendirilen ırksal ve cinsiyetçi yaklaşıma karşı politik bir tavır sergileyen sinemanın hâkim olmasıdır. Kadın yönetmenlerin “auteur” filmleri ile popüler hale gelmiş ve yapılan filmlerde popüler unsurlardansa daha çok kadın merkezli filmler çekilmiştir. Bu filmlerde dikkat çeken bir unsur da cinsellik ile pornografi arasındaki farklılığın algılanmasında ortaya çıkan sorunlardır. Kadın cinselliğinin metalaştırılmasına karşı bir duruş sergiler. 2000’ler sonrası Fransa’da ortaya çıkan tüm modern akımlar gündemde olan kültürel, etnik, dinsel ve cinsel farklılıklar ile ilgili sorunlar sinemada yansımasını bulmuştur. Kişisel ve toplumsal farklılıkları konu alan pek çok film yapılmıştır. Bizler sizlere bu derin tarihe sahip olan Fransız sinemasının 20 adet filmini listeledik.  (Liste, alfabetik sıraya göre sıralanmıştır.)

A Bout de Souffle / Serseri Aşıklar (1959)

Jean-Luc Godard’ın ilk uzun metraj filmidir. Serseri Aşıklar sinema tarihinde önemli yer tutan bir yapıttır. Kabul gören kuralların dışına çıkılarak güzel işler yapılabileceğinin kanıtıdır adeta. François Truffaut ve Godard’ın birlikte yazdığı ve yönetmen koltuğunda Godard’ı gördüğümüz film, Michel Poiccard’ın Marsilya’da bir otomobil çalması ve yolda bir polisi öldürüşü ile başlar. Michel, Paris’e geldiğinde bir gazete için stajyerlik yapan ve daha önce birkaç gece birlikte olduğu Patricia’yı bulur. Polis tarafından aranan Michel Roma’ya kaçmak için para toplamaya çalışmaktadır. Patricia’yı da yanında götürmek ister. Ve Patricia ile Michel birlikte kaçak hayatına başlarlar… Anlatımında geleneksel tekniğin yanı sıra bier düzen ve sahneler arası süreklilik içermeyen bu filmde “Jump Cut” tekniği ortaya çıkmış ve daha sonraki Fransız yeni dalga filmlerinde bolca kullanılmıştır. Jump Cut kullanımları izleyici tarafından sahnede anlam pekiştiren ve anlatımı güçlendiren bir teknik olarak başarıyla algılanmıştır. Bu nedenle bu filmin yeni dalganın ilk dikkat çeken filmlerinden biri olduğunu söyleyebiliriz.

Amelie (2001)

Şüphesiz ki bu listenin seyirciler tarafından en çok bilinen filmi Amelie’dir. Belki de çoğu insanın farkında bile olmadan izlediği ilk Fransız filmidir diyebiliriz. Kendi dramatik hayatına aldırmadan insanları mutlu ederek mutlu olmaya çalışan bir modern çağ masalı olan Amélie, Audrey Tautou’nun başrolünde olduğu bir Jean-Pierre Jeunet filmi. Jeunet’nin alışılagelmiş karanlık stüdyoda oluşturulmuş sahnelerinden uzak daha net ve daha aydınlık sessiz, sakin, enerjik, doyurucu bir ask ve yasam hikâyesidir. Filmin sıcaklığı sizi de içine alıverir bir anda. Bu arada değinmeden geçmeyeceğim; filmin müzikleri Yann Tiersen tarafından yapılmış olup film sonrasında playlist’lerinizde yer alacak niteliktedir.

Amour / Aşk (2012)

80’lerinde emekli müzik öğretmenleri Georges ve Anne mutlu bir yaşam sürdürmektedir. Yaşlı çiftin hayatı bir gün Anne’in kriz geçirip, boyundan aşağısının felç olması ile altüst olur. Georges sevgili karısına en iyi şekilde bakmak için çabalamaktadır. Üstelik Anne’nin durumu git gide kötüleşmektedir. Aşkın bedensel tasvirlerinden uzaklaşıp daha çok sevgiye dönüştüğü hali anlatır bize film. Ağırlıklı olarak tek mekanda geçen filmde neredeyse yakın planların hiç kullanılmamış oluşu seyirciye evin bir köşesinden olaylara tanık olma hissi yaratması ve
değindiği konu itibari ile kendi yaşlılığında ne olacağını düşünmeye itiyor.

Angel-A (2005)

Bir bahar akşamında güzelim Paris’in eşsiz görüntülerinin yanında etkili diyaloglar ile kuvvetlendirilmiş bir romantik film izlemeyi kim istemez. Harika görüntü yönetimi, enfes diyalogları barındıran 2005 yapımı Luc Besson filmi olan Angela tam aradığınız film. Andre, adında kendi alanında pek de beceriksiz bir dolandırıcının kötü giden hayatına giren Angela isimli melek tarafından yapılan müdahaleyi konu alır. İyi ile kötünün, uzun ile kısanın bilinç ile bilinçdışının, insan ile meleğin hikayesi bu zıtlıklar ile dolu siyah beyaz bir filmdir. Siyah ile
beyazın zıtlığı ile yansıtılması ona daha da masalsı bir etki katmıştır.

 

Hiroshima Mon Amour / Hiroşima Sevgilim (1959)

“Harap et beni.. İstediğin şekilde biçimsizleştir.. Öyle biçimsizleştir ki senden sonra hiç kimse bu kadar büyük bir tutkunun nedenini anlayamasın…” Hiroşima Sevgilim, 1959 yapımı, yönetmenliğini Alain Resnais’nin yaptığı filmdir. Barış temalı bir film çevirmek için Hiroşima’ya gelen Fransız aktris ve Japon mimarın Hiroşima da yaşadığı iki günlük aşk üzerinden ve bireysel acılardan yola çıkarak kitlesel acılara paralel kurgu tekniği ile bağlanır. Bu kurgunun yarattığı şiirsel çekim, izleyiciyi kendine hayran bıraktırır. Filmin ilk 15 dakikası Hiroşima’ya atılan atom bombası ile alakalı belgesel anlatıdaki bölümü ile etkileyici bir açılış sekansına sahiptir. Çağdaş anlatı sinemasına örnek teşkil eden filmlerinden biri olarak, Fransız sinemasının başyapıtlarından kabul edilir.

Jules et Jim / Unutulmayan Sevgili (1962)

Fransız yönetmen François Truffaut’nun üçüncü ve bir çok izleyici için en iyi filmi olarak nitelendirilen ‘Jules et Jim’ Henri-Pierre Roché’nin 1953 tarihli yarı otobiyografik romanından uyarlanmış romantik drama filmidir. Filmin başrollerinde Jeanne Moreau, Oskar Werner ve Henri Serre yer almaktadır. 1960’ların karşı-kültürü tarafından özgür-aşk hareketine sinematik bir bakıştır. I. Dünya Savaşı öncesi ve sonrasının getirdikleri götürdüklerine aldırmadan kendi hayatlarına kendi tarzlarında yön veren iki erkek ve bir kadın arasındaki üç
kişilik aşkın Fransız Yeni Dalga Sinemasındaki ilk örneklerindendir. ‘Jules et Jim’, salt bir aşk filmi değildir. İçerisinde bir parça sanat ve büyük ölçüde güzel bir dostluğu da barındırır. Yakın arkadaş olan Jules ve Jim’in hayatları, Catherine ile tanışınca bambaşka bir yöne doğru savrulur. İzleyen yirmi yıl boyunca iki arkadaşın başını döndürmeye devam ederken arada başka erkeklerle de ilişki yaşar. Her şeye rağmen ne Jules ne de Jim bu gizemli kadının etkisinden kendilerini kurtaramaz. Ta ki Catherine her şeyi sonsuza dek değiştirecek radikal bir karar alana dek… Aşk ve monogam ahlak üzerine nefes kesici bu filmde, üç karakter de başarılı performanslarıyla ön plana çıkar.

L’Année Dernière à Marienbad / Geçen Yıl Marienbad’da (1961)

Last Year at Marienbad. Photo Courtesy Rialto Pictures.

‘Geçen Yıl Marienbad’da 1961 Fransa İtalya ortak yapımı gerçeküstü deneysel filmdir. Alain Resnais, duygular, anılar, düşler, hayaller, istekler, olaylar arasında kronolojik zamana önem vermeden hikayeyi aktarır. Zamanda önce ve sonra olanlar birbirinin içine karışmış bir durumdadır. Zamanın dışında, iki insanın içinde bir filmdir. Zamanı eylemler üzerinden tanımlama fikri daha sonraları yirminci yüzyılın ikinci yarısında yaşamış bir filozof olan Deleuze’ün de fikirlerine temel oluşturmuştur. Filmin konusuna gelecek olursak; büyük ve eski tarz bir otelde, bir adam evli bir kadını kendisiyle kaçması için ikna etmek ister. Ancak kadın bu adam ile bir önceki sene Marienbad’da yaşadıklarını hatırlamamaktadır. Yoksa gerçekten geçen yıl Marienbad’da değiller miydi?

La Haine / Protesto (2005)

César Ödülleri’nde En İyi Film dalında ödül almış 1995 yapımı Mathieu Kassovitz filmidir. Fransa’da gettolarda yaşayan Kuzey Afrikalı, siyahi ve Yahudi kökenli üç gencin, yaşayan kayıp gençlerin var olmaya çalışma hikâyesidir. Açılış sekansı dünya ile başlar ve Fransız sokaklarına doğru iner. Belgeselvari bu bölüme Bob Marley eşlik eder. Bu üç gencin hayatından 24 saati anlatan film bu anlatıyı kuvvetlendirmek ve yaşanmışlık hissini arttırmak için ara ara bir dijital saat ile kesilmektedir. Tam anlamıyla bir sokak filmidir. Fransa üzerinden yola çıkarak küresel bir sorun olan ötekileştirmeye değinir. Dinsel, ırksal ve etnik olarak farklı olan bu gençlerin ortak noktası parasızlık ve işsizliktir. Adı gibi tam bir protesto filmidir aslında.

La Nuit Americaine / Gecenin Ötesi (1973)

“Film içinde film izlemek nasıl olurdu?” sorusunu 1973’de François Truffaut bizler için cevaplamış. Başrolllerde Jacqueline Bisset, Jean Pierre Léaud’ı izlediğimiz filmde yönetmen Ferrand rolünü ise François Truffaut bizzat üstlenmiştir. “Je Vous Presente Pamela” (May I Introduce Pamela) isimli aile draması çekilirken sete konuk olmuş ve olan biteni bir köşeden seyrederek bir filmin ortaya çıkış sürecini ve ekip içi ilişkileri seyirciyi de dahil ederek yansıtan eğlenceli bir yapımdır. Filmlerdeki gece sahnelerinin gündüz çekilerek filtrelerle gece çekilmiş gibi görünmesini sağlayan özel bir teknik kullanılmıştır. Bu teknik film maliyetinin düşmesini sağlamıştır. Bir film çekilirken meydana gelen tüm aksaklıklar ve müdahalelere rağmen set ortamının eğlenceli yanlarını da izlediğimiz film, François Truffaut’nun, sinemaya ve sinemacılara bir saygı duruşu olarak nitelendirilebilir.

La Vie En Rose / Kaldırım Serçesi (2007)

Fransız kültürünün yetiştirmiş olduğu en iyi sanatçılardan biri olan Edith Piaf’ın yorumuyla akıllarımızda yer eden Louis Armstrong’un en mükemmel şarkılarından birinin ismini alan “La Vie En Rose”, başrollerinde Marion Cotillard, Sylvie Testud, Gérard Depardieu’nun oynadığı, Edith Piaf biyografisidir. Edith Piaf’ın 1959’da New York’da verdiği konser sahnesi ile başlayan film, Piaf’ın, hayatından kesitler sunuyor. Genç yaşta yakalandığı hastalık ve bağımlılıkların, 40 yaşındayken onu 70 yaşında bir kadın haline dönüşmesini ve şarkı söyleme yetisini kaybettiği süreci gözler önüne seriyor. Bolca Fransızca şarkı dinleyip Piaf’ın sanat hayatının aşamalarına şahitlik etmek isterseniz bu film tam sizlik. 2007 yılı yapımı, Oliver Dahan filmi İlk kez Berlin ile Marion Cotillard bu filmdeki performansı ile Oscar, Altın Küre ve BAFTA ödüllerini kazanmıştır.

Le Bruit des Glaçons / Buz Sesi (2005)

Bertrand Blier’nin yönettiği ve Jean Dujardin ile Albert Dupontel’in başrollerini paylaştığı 2005 yapımı kara-mizah örneği bir filmdir. Aslında bir doppelganger filmi olarak nitelendirebileceğimiz bu filmi diğerlerinden ayıran özelliği mizahı da içinde barındırmasıdır. Alkolik ve karısı tarafından terk edilmiş bir yazarın kanser tarafından şahsen ziyaret edilmesini konu alır. Yanlış duymadınız evet kanser onu tanımak ister ve evine taşınır. Yazar kanseri ara ara öldürmeyi dener ancak kanser ölümsüzdür. Her seferinde kalkar ve adama yapışır.

Le Dernier Metro / Son Metro (1980)

François Truffaut’nun 1981 cesar Ödülü’nün sahibi filmi “Son Metro” II. Dünya Savaşı sırasında döneminin önemli tiyatro yazarı Lucas Steiner ile evli olan tiyatro sanatçısı Marion Steiner’ın yaşamını konu ediniyor. Aslen Yahudi olan Lucas, Nazi işgali altındaki Paris’te hayatta kalabilmek için ülkeyi terk etmekten başka şansı olmadığını düşünürken Marion, onu Paris’in montmartre tiyatrosunda saklayabileceğini ve sanatlarını sürdürebileceklerine inanmaktadır. Film sahnesi içinde tiyatro sahnesi seyretmek ayrı bir keyif unsuru. Tiyatroda geçen sahnelerde sanki koltuklardan olanları izliyormuşçasına sizi içine çeken bir filmdir.

Le Genou de Claire / Claire’in Dizi (1970)

Eric Rohmer’ın “altı ahlak hikâyesi”nin beşincisi olan ‘Claire’in Dizi’, cinsel takıntının muhteşem bir hikâyesidir. Orta yaşlı bir diplomatın çıktığı tatil esnasında tanıştığı Claire’in dizine karşı duyduğu fetiş tutkuyu anlatır. Bu tutkunun geçirdiği kişisel bir krizden dolayı ortaya çıktığını düşünen ve bir fetiş olarak yansıtılmasının kendisine zarar vereceğini düşünen diplomatın basit hikâyesini zengin diyaloglar ve felsefi yaklaşımlar ile anlatan filmdir.

Le Locatire / Kiracı (1976)

‘The Tenant’ 1976 yapımı, yönetmenliğini Roman Polanski’nin yaptığı, Roland Topor’un “Le locataire Chimérique” adlı romanından uyarlanmış, yabancılaşma ve yalnızlık üzerinden yola çıkarak bastırılmış eşcinsellik gibi temaları konu alan psikolojik gerilim filmidir. Trelkovsky, sıradan bir hayatı olan kentli bir memurdur. Kent yaşamına sıkışmış, hayatına farklılık katmak adına Paris’te yeni bir apartmana taşınır. Kiraladığı dairede kendisinden önce oturmakta olan kiracı Simone, intihar etmiştir ve komadadır. Kendinden önceki eski kiracının Bretonneau Hastanesi’nde yatmakta olduğunu öğrenen Trelkovsky onu ziyaret eder. Bu ziyaret Trelkovsky üzerinde değişimlere yol açar farkında olmadan önceki kiracıya dönüşmeye başlar. İyi de, önceki kiracı bir kadındı! Kimlik bunalımlarında sıkça rastlanan cinsel kimlik arayışına da kapı açar.

Le Scaphandre et le Papillon / Kelebek ve Dalgıç (2007)

‘Mar Adentro’ ya da ‘Vanilla Sky’ gibi filmleri seviyorsanız bu film kesinlikle sizin için bu listenin bir numarası olacak. İmrenilecek bir kariyeri, renkli bir hayatı olan genç bir adamın kırklı yaşlarının başında geçirdiği beyin kanaması sonucunda bütün bedensel fonksiyonlarını kaybetmesi ile başlayan ve kullanabildiği tek organı olan sol gözünün yardımıyla harflerin kullanım sıklığına göre düzenlenmiş bir alfabeyi kullanarak asistanına ‘Kelebek Ve Dalgıç Giysisi’ni yazdıran Bauby’nin hikâyesidir. Pişmanlıklar ve özlemlere hapsolmak yerine sımsıkı bir
hayata tutunma hikâyesidir. Hastalığın bütün ağırlığı ve zihinsel uyanıklığın mükemmelliğini ilk sahnelerde kullanılan subjektif kamera tekniği ile o kadar güzel yansıtır ki kendinizi bir an Jean Dominique Bauby olarak bulursunuz.

Le Voyage Dans La Lune / Aya Seyahat (1902)

Sessiz sinemanın ilk yıllarında, sinemanın bilim kurguyla ilk tanıştığı filmdir. 1902 Fransız yapımı ‘Le Voyage Dans la Lune’, ilk bilim kurgu filmi olmasının yanı sıra dönemi içinde çekilmiş en uzun metrajlı filmdir. Film saniyede 16 kare hızında oynatıldığında 14 dakikalık uzunluğa sahiptir. Fantastik ögelerin hakim olduğu bu filmde yönetmen Melies aya giden Prof. Barbenfouillis başkanlığında bir grup astronomun oradaki yerlilerle yaşadığı olayları konu edinir. Günümüz şartlarında birçok noktası bize basit gözükse de film, içinde barındırdığı ilkler sebebiyle son derece önemlidir.

Les Quatre Cents Coups / 400 Darbe (1959)

Film eleştirisi ekolünden gelen, François Truffaut 1959’da, ihmal edilen oğlu, suçlu öğrenci ile harmanlayıp sinemasal bir dille anlatan Fransız Yeni Dalga’nın ilk yapıtlarından birini kaleme aldı ve sonrasında yönetmen koltuğuna oturdu. Truffaut’nun ilk filmi olan ‘400 Darbe’ “Aslında her çocuk bir suçlu adayı değil midir? Buna işe yaramaz bir ebeveyn, kötü bir arkadaş ya da öğretmenin gelişme sürecindeki bir bireyin hayatına nasıl da yön verebilir?” sorularına bir çocuğun üzerinden yaklaşıp toplumsal eleştiriyi merkezine yerleştirir. Filmde hem evde hem de okulda problemler yaşayan 12 yaşındaki Antoine, okuldan kaçtığı bir günde arkadaşı ile yürürken annesini tanımadığı bir adam ile görür ve ertesi gün okula gittiğinde öğretmeni dün neden gelmedin sorusunu yönelttiğinde annem öldü der. Bu yalanı ortaya çıkan çocuk arkadaşı ile birlikte okuldan uzaklaştırma cezası aldıkları zaman evden kaçmaya karar verirler. Bulundukları yerden ve sorunlarından denize doğru kaçmaya çalışan bu iki çocuk istemeden de olsa suça bulaşır. ‘400 Darbe’, Yeni Dalga filmlerinde gözlemlendiği gibi klâsik tekniklerin dışında farklı kamera açıları ile seyircideki merak tutkusunu diri tutar ve yer yer akışı içinde beklenmedik sahneler ile seyirciyi şaşırtır. Kötü bir geçmişin umut vadeden geleceğe nasıl dönüşebileceğinin mükemmel bir tasviridir.

Les Vacances de Monsieur Hulot / Bay Hulot’nun Tatili (1953)

Jacques Tati’nin yazdığı, çektiği ve bizzat Hulo karakterine hayat verdiği bu erken dönem film 1953 Fransa yapımı satirik komedi filmidir. Bay Hulot’nun serüvenlerinin ilki olma özelliği taşıyan bu yapım, komedi sinemasının mihenk taşlarındandır. Her daim pipolu Bay Hulot, tatil için deniz kıyısındaki bir yere gider ve onun ve tatilcilerin başından geçenleri köpekler, kayıklar ve havai fişeklerin de dâhil olduğu soğuk kanlı durum komedisidir.

Les Vampires / Vampirler (1915)

Vampirler, 1915–1916 Fransa yapımı, 399 dakikalık 10 bölümden oluşan sessiz film serisidir. Senaryo yazarı ve yönetmeni Louis Feuillade’dır. Maskeli kötü karakter anlayışının ilk kez ortaya çıktığı bu 10 parçadan oluşan seride bölümler ilerledikçe gerilim artar. Sahneler genelde tek plandan oluştuğu için bazı şeyleri anlamak o kadar da güç değildir. Film ismini hikâye içerisinde geçen bir çetenin kendine verdiği isim olan Vampirler’den alır. Korkudan ziyade polisiye bir seridir. Kamera hareketlerinin bulunmadığı sabit kadrajlar ustalıkla çerçevelenmiştir. Paris dolaylarında azılı soygunculardan oluşan ve kendilerine Vampirler adını veren bir çetenin, bir gazeteci ile karşı karşıya gelmesi ile başlar ve olaylar karmaşık hale gelir.

The Artist (2011)

2011 yılında sessiz bir film çekmek nasıl olurdu sorusunun tek cevabı Michel Hazanavicius’ın ‘The Artist’ filmidir şüphesiz. Siz de iflah olmaz bir Chaplin severseniz bu son dönem Fransız filmini severek izleyebilirsiniz. Film sinemanın sessiz dönemine bir saygı duruşu niteliğinde olup, diyalogsuz sessiz, siyah-beyaz ve saniyede 22 kare ile çekilmiş ve klasik anlatının bütün klişeleri başarılı bir biçimde yansıtılmıştır. Hikâye 1927 ve 1932 yılları arasında Hollywood’da geçmektedir. Film, sessiz sinemadan sesli döneme geçişte yaşanan sancıları konu
almaktadır. Sesli dönemin yeni yıldızı Peppy Miller’ın hızlı yükselişi ile sesli filmlerin geçici olduğunu düşünen sessiz sinema döneminin popüler yıldızı George Valentin’in düşüşünü anlatıyor. En iyi yönetmen başta olmak üzere 5 dalda Oscar kazanmıştır.

BONUS: Les Triplettes de Belleville / Belleville’de Randevu (2003)

Sevgili animasyon severler sizler için Fransız animesi denildiğinde akla ilk gelen filmlerden biri olan gerçek bir “oldschool” bir animasyon filmi. ‘Belleville’de Randevu’ kendine özgü etkileyici gerçeküstü dünyanın kapılarını sonuna kadar izleyiciye açıyor. Yapılan abartılı tiplemelerin Ve abartılı mekanların kendine özgü bir tarz ile çizilmiş, seyredeni oldukça başarılı bir şekilde büyülü bir atmosfere götüren kara mizah filmi. Yetim bir çocuk olan Champion büyükannesi Madam Souza tarafından büyütülmüştür. Büyükannesinin hediye ettiği üç
tekerlekli bir bisiklet ile ünlü Fransız bisiklet yarışlarına katılmak için hazırlanır. Bu yarış esnasında siyahlar giyinmiş iki gizemli adam Champion’u kaçırır. Madame Souza ve sadık köpeği Bruno onu kurtarmak için yola çıkarlar.

Bibliografya: M. Çatalkaya Doksanlı Yıllar Ve Sonrası Fransız Sineması (2009)