1895 yılı Ulusal Alman Sinemasının düzenli film gösterimlerine başladığı ve düzenli olarak ürünler verdiği yıl olarak kabul görmektedir. Bu yıllarda ilkel özellikler gösteren birçok film çekilmiştir. Bu ürünlerin en önemlilerini Max ve Emil Skladnowsky kardeşler ortaya koymuştur. Bioscop adı verilen bu filmler Alman sinemasının ilk örnekleri sayılabilir.

1910 yılına kadar sinema salonlarında ağırlıklı olarak Fransız ve Amerikan sinemasına ait filmler gösterilmekteydi ve bu filmler genellikle çocuklar ve alt tabaka olarak kabul edilen kitlelerce eğlenmek amacı ile seyrediliyordu. 1910 yılında Alman sinemasına yön veren iki büyük şirket (Union ve Projection-Ag) Film d’art’ın da etkisiyle ünlü oyuncularla işbirliğine giderek tiyatro oyunlarını ve klasikleri de filmleştirmeye başlayınca aydın kesimin ve orta sınıfın sinemaya bakışı da önemli ölçüde değişime uğradı. Maddi kazançtan ziyade sinemayı bir sanat icra etme aracına dönüştürme kaygısını taşıyan bu akım ile uzun süreli edebi uyarlamalar çekilerek Alman sinemasına sanatsal anlamda kimlik kazandırılmaya çalışılmıştır.

Tiyatro kökenli ilk sinemacıların sinemayı daha başlangıcından itibaren ciddiye alarak, sinemaya kendi sorunları ve potansiyeli olan sanatsal ürünler olarak bakmaları, sinemanın Almanya’da, diğer ülkelere oranla daha erken itibar kazanmasına yardım etmiştir.Ve Alman sineması bu tarihlerde ilk defa kendi sınırlarının dışına taşmıştır. Söz konusu edebiyat uyarlamaları arasında uluslararası alanda başarı kazanmış, 1913 tarihli ve Paul Wegener imzalı ‘Der Student von Prag’ filmi örnek gösterilebilir. Alman sinemasının ilk sanatsal örneklerini oluşturan filmler, sinemada ekspresyonizmle sonuçlanan akımı başlatmıştır. Bu akımın sinema sanatında tam anlamıyla ortaya çıkışı 1919’da çevrilen ‘Dr. Caligari’nin Muayenehanesi’ ile olur. 1920 yılında Robert Wiene tarafından çekilmişen önemli dışa vurumcu Alman filmlerinden olan ‘Das Cabinet Des Dr. Caligari’ aynı zamanda ilk korku filmidir.

1919-1939 yılları arasında Almanya’da etkisi süren dışavurumcu akım ilk olarak resim, heykel gibi görsel sanatlarda karşımıza çıkmaktaydı. Dışavurumcular (ekspresyonistler) görüneni resmetmek yerine görünenin altında yatan gerçeği resmetmekteydiler. Bu düşüncenin temeli gerçeğin kişinin içinde yani ruhunda olduğudur. Edward Munch, Kirchner, James Ensor, Oscar Kokoschka, E.Nolde, Mueller, Rottluf, E.Heckel, Kandinsky, Jawlensky, P.Klee dışavurumcu sanatın önemli isimlerindendirler. Sanatın her alanına etkili olan bu akım 1918 yılı itibariyle sinemada da kendine yer bulmayı başardı. Sinemadaki dışavurumcu anlatımlar dışa vurmayı yani, görünmeyeni görünür kılmayı, sanatçıların iç dünyasını yansıtmayı amaçlamıştır. Bu nedenle filmlerde ağırlıklı olarak sanatçının iç dünyasını yansıtan sembolik anlatılar dikkat çeker.

Dünya savaşı sonrası kendini toparlamaya çalışan Alman halkının yenilgiyi kabullenmemesi ve maddi açıdan kayıplarının da zaman zaman alt metinler yardımı ile eleştirilmiş olduğunu da gözlemliyoruz. Geçirilen zorlu siyasal döneminin kendilerinde yaratmış olduğu etkiyi kendi süzgeçlerinden geçirerek gerçeklikten uzak metafizik ve soyut bir halde tasvir etmişlerdir. Bu nedenle bu dönemde çekilen dışavurumcu sinemada trajedi, korku ve kaos göze çarpmaktadır.

Işık ve gölge arasındaki kontrast sert, dekorlar yapay, aktör ve aktrislerin abartılı rol yapma hali ve gerçek olmayan bir dünyada gezinen kameranın aşırı üslubu dönemin özelliklerini belirler. Filmlerde çarpık, yamuk, doğa dışı objeler, yamulmuş ağaçlar, bükülmüş dağlar, göğe uzanan çatılar, koyu makyaj ve beyaz yüzler kullanarak anlatıyı soyutlaştırmaya çalışmışlardır. Böylece, korku ve dehşetin yansıtıldığı bu filmler izleyiciye bir kâbusun içindeymiş izlenimi vermekteydi.

Erken dönem dışavurumculuğun en önemli yönetmeni Robert Wiene, orta dönemde ise Fritz Lang ve Friedrich Wilhelm Murnau‘dur. Fritz Lang’ın mimar olması ve Murnau’nun da tiyatrocu, filolog ve sanat-tarihçisi olması bu dönemi oldukça etkilemiştir. Fritz Lang, bilim-kurgu türünün ilk ciddi örneklerini yaparak, mimar ve ressam olmasının da etkisi ile görsel beceri alanında da üstünlüğünü sinemada kanıtlamış bir yönetmendir. Murnau ise, Almanya’nın en büyük sinema sanatçılarını yetiştiren Reinhard’ın yanında yetişere uzun bir süre oyunculuk yapmış ve savaş sonrası yönetmenliğe geçmiştir. Murnau iç mekân çekimlerini dış mekan çekimlerini ustalıkla birbirine bağlar ve birbirleri ile ilişik olmayan doğa görüntülerini izleyicinin zihninde tamamlayacak şekilde birleştirmesi ve kamerayı özgürce kullanması ile ünlüdür.

Dönemin en popüler filmleri :

  • Das Cabinet Des Dr. Caligari (Robert Wiene, 1920)
  • Das Testament Der Dr. Mabuse (Fritz Lang, 1933)
  • Metropolis (Fritz Lang, 1926)
  • M (Fritz Lang, 1931)
  • Mistery Of Far (Fritz Lang, 1944)
  • Der Golem Wie Er In Welt Kom (Paul Wegener, 1920)
  • Der Student Von Pragu (Paul Wegener, 1913)
  • Homonculus (Otto Rippert, 1916)
  • Nosferatu, Eine Symphonie Des Gravens (F.W.Murnau, 1922)

1920’lerin sonlarına doğru gerek izleyiciler gerekse de yapımcılar üzerinde dışavurumculuk yavaş yavaş etkisini yitirmeye başlayınca gerçek üstücü anlatımın yerini doğala yakın anlatımlara bıraktığı Oda Tiyatrosu geleneğinden esinlenilmiş ‘Kammerspiel’ adı verilen filmler çekilmiştir. Az sayıda karakter ve abartısız dekorun görüldüğü bu filmlerde anlatı dili de yalındır. Hitler’in 1933 yılında iktidara gelmesiyle Nasyonal Sosyalist rejim yıllarında Alman film endüstrisi köklü değişimlere uğramıştır. Diğer Avrupa ülkelerinde de görüldüğü üzere örneğin İspanya’da Franco dönemi, İtalya’da Mussolini döneminde gözlemlendiği gibi Almanya’da da baskıcı rejim döneminde sinema devlet tarafından yönlendirilebilen bir propaganda aracına dönüşmüştür. Savaşın ekonomiyi çöküntüye uğrattığı bu dönemlerde Alman sineması ekonomideki çöküşe paralele olarak düşük bütçeli ve sembolizmi temel alan aynı zamanda mizansenlere dayanan kendine özgü bir dışavurumculuk stili geliştirildi.

Nazi Almanyası’nın Nazi Propaganda Bakanlığında “Sinema Bakanı” olarak nitelendirilen Goebbels, ülke içerisindeki tüm kitlesel iletişim araçlarının kontrolünü ele geçirdiği gibi sinemayı da tek eline almış durumda idi. Nazi rejimine karşı tehdit olarak gördüğü tüm filmleri sansürledi veyahut yayından kaldırdı. Eleştirinin Goebbels emriyle tamamı ile sansürlenmesi de sinemanın propaganda amacıyla şekillendirilişinin bir parçasıydı ve böylece kitleleri yönlendirebilecek bir araç her kısmıyla devlet kontrolüne geçti. Ülke sineması artık tamamen otokrat bir devletçilik anlayışı ile yönetildiğinden herhangi bir eleştirel yorumun getirilmesi 1936 yılı itibariyle tamamen yasaklandı. Goebbels, sinemanın popülaritesi ve kitleler üzerindeki uyarıcı etkisini yasaklar ile yön vererek nasyonal sosyalizm çıkarları uğruna kullanmaya devam etti. Öyle ki farklı sanat dallarında birbirine benzer temalar ile işlenerek halkın arileştikçe güçleneceği fikri halka empoze ediliyordu. Bu dönemde özellikle edebiyatın nasyonal yönde evrildiği ve hatta sosyolojik analizlerin bile ‘insan’dan çıkıp ari bir ırk bünyesindeki antropolojik çalışmalara yönlendirildiği gözlemlenmiştir.

Baskıcı rejimlerin yönetimde olduğu dönemlerde izlenen ve sinemayı da etkin bir biçimde içine alan modernizmin güçlendirdiği teknolojik medya araçlarını kullanarak halk üzerinde bir algı oluşturma fikri; ve bu baskı rejiminin bu alanlarda sanat çerçevesinden dışa çıkarak kitlesel araçların toplumlar üzerindeki yön vericiliğini nasıl kendi çıkarları doğrultusunda kullandığının en iyi örnekleridir. Bu dönemde baskı öyle bir hal almıştı ki İngiliz ve Amerikan filmleri tümü ile yasaklanmıştı. Eleştirinin de yasaklanması üzerine çekilen filmler Alman filmi eleştirmenler tarafından kötü olarak nitelendirilememiştir. Nazi rejimi altında varlığını sürdürmeye çalışan Alman sineması, baskıcı ve faşist yönetiminden kan kaybederek geçmiştir. Birçok yönetmen, teknik eleman ve oyuncu Yahudi kökenli oluşları ve insanlık dışı uygulamalara karşı kişisel başkaldırıları sebebiyle yurt dışına göçmek zorunda bırakılmıştır.

Savaş sonrası Alman sinemasında savaş sonrasındaki çaresizliği ve vatansızlığı tema olarak alan ancak herhangi bir sosyal olgu üzerinde sorgulama ve çözüm üretemeyen ve ‘Enkaz Filmleri’ olarak adlandırılan ‘Trümmerfilme’ türüne ait filmlerin gösterimi hakim olmuştur. Alman sineması 1950’li yılların sonlarına kadar diğer ülke sinemalarından hem estetik hem de içerik bakımından geri kalmasının nedeni bu dönemde bir ülkenin yakın siyasal tarihi ile iç hesaplaşması olarak nitelendirilebilir. ‘Enkaz Sineması’nın iç karartıcılığından uzaklaşma adına bu dönemde eğlenceye dayalı, ülke güzelliklerinin işlendiği yerel müziklerin kullanıldığı saf aşk temalı filmler çekilmiştir. ‘Vatan Filmleri’ olarak adlandırılan bu filmler melodram türüne yakın ürünler ortaya koyarken aynı zamanda içerisinde bir aşk hikayesi barındırıldı. 1950’li yıllarının sonunda Alman sinemasının kriz dönemi olarak nitelendirilebilir. İkiye bölünen Almanya’da birçok yapım şirketi iflas etmiştir savaş sonrası dönem olmasının yanı sıra bu dönemde gelişen teknoloji ile beraber televizyonun evlere kadar girmiş olması da etkendir. Sanatsal ve estetik anlamda kendini geliştirmek hususunda geri kalmış olan Alman sineması televizyonla rekabet edecek konumda olamamıştır.

Berlin Duvarı yıkılana kadar geçe süreçte Sovyet işgal bölgesinde (Doğu Almanya’da) devletin onayı ile çekilen ve finansal kaynağının devletten sağlandığı görünürde sansürün olmadığı ancak tekelden bir onay ile çekilen filmler gözlemlenirken İtalya-Fransa-ABD İşgal bölgesi olan Batı Almanya’da UFC isimli tek el şirkete işgal güçleri hakim olmuştur. Yürürlükte bulunan ve yabancı film ihracatını kısıtlayan yasal düzenlemesi iptal edilmiştir ki bu girişim Amerikan MPAA (Motion Picture Association of America) kurumunun yoğun lobi faaliyetleri sayesinde gerçekleşmiştir ve batı kanadında bu nedenle bu süreçte daha az Alman filmi üretilmiştir. İkinci Dünya Savaşı sonrası bu duraklama ve çöküş döneminden Alman sinemasının sıyrılması genç Alman yönetmenlerin Fransız Sineması’ndaki Yeni Dalga akımından etkilenerek baş kaldırı gösterdikleri 1962 yılında 28 Şubat tarihinde 8. Batı Almanya Kısa Filmleri Günleri’nde Oberhausen Manifesto Bildirgesi’nde “Babamızın Sineması Öldü!” sloganını dile getirmeleri ile Alman sinemasının yenilenme süreci başlatılmaktadır.

Schlöndorff, Fassbinder ve Herzog, hem Alman hem de dünya sinema tarihinde isimlerini duyurmayı başaran yönetmenlerdir ve eserlerindeki en belirgin özellik, toplumsal olgu ve olaylara eleştirel ve kendine güvenen bir üslupla yaklaşmalarıdır. Kendilerini auteur sinemacılar olarak nitelendiren bu yeni dalga Alman sinemacılarının birincil hedefi, Alman sinemasının yenilenmesidir. Bu nedenle eski geleneğe ait olan tüm teknik ve kurgusal ögeleri reddederler ve senaryo, kamera ve kurgu gibi tüm sanatsal işlevlerin, kendilerinin kontrolü altında olmasına özen gösterirler. Onlara göre bir film, yönetmeninin bireysel sanat eseridir. Yeni Alman Dalgası dönemine ait tipik eserler arasında Abschied von Gestern, Es, Zur Sache, SchätzchenJagdszenen aus Niederbayern ve Die verlorene Ehre der Katharina Blum filmleri gösterilmektedir.

1980’li yıllarda toplumun talebine karşılık veren eğlenceye yönelik yapımlar ilgi görmektedir. Söz konusu yıllarda absürd filmler ve yıldızı parlayan Thomas Gottschalk, Mike Krüger ya da Otto Waalkes gibi komedyenlerin filmleri beğeniyle izlenmektedir. Alman sinemasının yabancı kökenli yönetmenleri ile ulusal ve uluslararası alanda başarı elde ettiği yıllar 1990’lardır. Özellikle Alman sinemasında etkin rol oynayan Türk kökenli Alman yönetmenlerin başında Tevfik Başer gelmektedir. Bu ortak yapım filmler 1960 yılında Tevfik Başer’in ’40 Quadratmeter Deutschland’ filminden sonra bugünkü durumuna kadar büyük bir gelişim ve dönüşüm göstermektedir. Yakın geçmişimizde ise Fatih Akın‘ın Altın Ayı ödülünü kazanan ‘Duvara Karşı’ (2004) ve ‘Karşı Kıyı’ (2007) filmleri ile Yasemin Samdereli’nin 2011 yapımı Almanya- Almanya’ya Hoşgeldiniz filmi ile evrilmeye devam etmektedir.

Günümüzde Almanya’da Münih Film Festivali, Oberhausener Kısa Film Günleri ya da Berlin Uluslararası Film Festivali gibi gerçekleştirilen organizasyonlar Alman sinemasının gelecek yıllarda da adından sıkça bahsettirecek gelişimlere zemin hazırlamaktadır. Sizler için Alman sinemasının birbirinden ilgi çekici 25 adet filmini listeledik. (Liste, alfabetik olarak sıralanmıştır.)

Auf der anderen Seite / Yaşamın Kıyısında (2007)

Yaşamın Kıyısında, 2007 Türk-Alman yapımı Fatih Akın filmidir. Yeni Alman sinemasında Türk etkisinden yukarıda bahsetmiştik. Bu arada Fatih Akın’ı listeye almamış olmamız düşünülemezdi sanırım. Almanya adına Oscar’a Aday Gösterilen film Cannes Film Festivali’nde “En İyi Senaryo” ve “Ekümenik Jüri Ödülü”nü kazanmıştır. İki örgüsel nitelikteki paralel kurgunun yarattığı kesişen altı hikâyeden oluşan bir rastlantı filmidir diyebiliriz. Bu iki paralel öykü Bremen ve İstanbul’daki 1 mayıs gösterileri ile başlamaktadır. Filmin politik göndermeleri olsa da politik bir duruşu olmadığı aşikar. Almanya’daki ahlaki yozlaşmalardan, İstanbul’daki sokak çocuklarına, solculara, Ali dedenin cinsel dürtülerine, Karadeniz’deki kanser vakalarına, anne kız ilişkisinden ülkede var olan adalet sistemine kadar uzanan farklı perspektiflerde eleştirileri yalnızca karakterlerin yaşadığı durumlar üzerinden anlatan yaşamın tam da kıyısında, derinine inmeden olay üzerinden bizlere aktaran filmdir.

Berlin: Die Sinfonie der Großstadt / Berlin: Büyük Bir Şehrin Senfonisi (1927)

Weimar dönemi Almanya’sında başkent Berlin’in gün boyunca süren baş döndürücü yaşamına tanıklık ettiğimiz Sovyet montaj tekniğine uygun avangart özellik gösteren bir filmdir. Lightmotif sahne geçişlerinin gözlemlendiği film de Berlin Kentini tek bir nesne olarak kabul eder ve beş bölümden oluşan belgesel niteliğinde bir yapımdır.

Das Boot / Denizaltı (1981)

Wolfgang Petersen’in yönettiği 1981 yapımı epik bir savaş filmidir. İkinci Dünya Savaşı’nı Almanlar’ın gözünden izlediğimiz ilk film olma özelliğini taşır. Savaşı Almanların gözünden yansıtmasının yanı sıra bu filmde diğer Alman savaş filmlerinde geçen Nazi temasını ve vurgularını çok göremezsiniz. Filmin teması savaşın kendisinden ziyade insan üzerindeki etkileridir. Film, İkinci Dünya Savaşı sırasında ağırlıklı olarak bir Alman denizaltısı olan U-96’da geçer. Özel bir operasyon ile İngiliz savunmasına saldırmaya hazırlanan Alman denizaltısı, hedefine yaklaştığı sırada İngiliz atağıyla karşılaşır ve denizaltı mürettebatı bu zor durumdan kurtulmaya çalışır. 1979-1981 yılları arasında, yaklaşık 1 yılda çekilen filmde denizaltı gibi dar ve kapalı bir mekânda aylarca çalışan oyuncuların mürettebatın yaşadıklarını yansıtmalarında önemli bir unsur olduğu tahmin edilmektir. Ayrıca bu dar alanda yapılan çekimler seyirciyi sanki deniz altındaymışçasına içine alır. 1983 yılında En İyi Yönetmen, En İyi Uyarlama Senaryo, En İyi Görüntü Yönetmeni ve teknik dallarda efekt, kurgu ve ses için 6 Oscar adaylı almıştır.

Das Cabinet Des Dr. Caligari / Dr. Caligari’nin Muayenehanesi (1920)

Bu film bünyesinde ilkleri barındırması nedeni ile sinema tarihinde önemli bir yere sahiptir. Hatta bu film bir akım halini almış ve uzunca bir süre caligarizm olarak adlandırılmıştır. Kurgu ve kamera kullanımıyla büyük ses getiren film, sessiz sinema döneminin baş yapıtları arasında yerini almıştır. Filmde Alman toplumunun toplumsal sıkıntılarını karabasan şeklinde yansıtmıştır. Nesnel anlatımdan öznel anlatıma geçiş net bir şekilde gözlemlenir. Film, küçük bir Alman kasabası olan Holstenwall’da işlenen esrarengiz seri cinayetleri Francis adlı genç bir adamın gözünden bizlere yansıtır.

Das Experiment / Deney (2007)

Oliver Hirschbiegel tarafından yönetilen ve Stanford hapishane deneyini konu konu alan gerilim filmidir. Milgram deneyini biraz modifiye ederek izleyicilere sunan Alman yapımı bir film. Tarek Fahd, gazetecilik ve şoförlük yapan bir adamdır. Bir gün bir ilana denk gelir. İlanda; bir araştırma şirketinin insanlar üzerinde yapacağı bir deney için denek arandığı yazar. Bu ilan hem haber niteliği taşımaktadır hem de ona para kazandıracaktır. Yapılacak olan deney bir hapishanede geçmektedir. Denekler gardiyan ve mahkum olarak iki gruba ayrılarak bilim adamları tarafından gözlemleneceklerdir. Olaylar öyle bir hal alır ki deney gerçeğe dönüşür. İktidar yok olur otorite yer değiştirir ve şiddet baş gösterir. Adım adım ilerleyen kurgusu ile her anında gerilimi hissedeceğiniz bir başyapıttır. Film, 2001 Almanya Bavyera Film Ödülleri’nde “En İyi Yönetmen”, “En İyi Senaryo” ve “En İyi Görüntü” ödüllerini, Torino’da da “Turin Özel Ödülü”nü almıştır.

Das Leben Der Anderen / Başkalarının Hayatı (2006)

2006 Almanya yapımı dramatik dönem filmidir. İki sanatçıyı izlemek ve dinlemekle görevli gizli servis yetkilisinin bu süreçte nasıl değiştiğini anlatıyor. Kullanılan mekânlar ve renkler ile Almanya’nın o dönemki halini basit ve etkileyici bir dille anlatan filmdir. Film politik olarak okunabilecek iken bir yandan da içsel bir dönüşümü konu ediniyor. Hükümete koşulsuz bağlı bir adamın bu iki sanatçıyı fişlerken nasıl bir değişim geçirdiğine tanıklık etmemizi sağlıyor. Doğu-Batı Almanya siyasetinin ve politik bir bakış açısı olarak komünizmin etkilerini yansıtmanın yanında başkalarının hayatını izlerken kendini sorgulama sürecinde müziğin tiyatronun ve kitapların (Brecht’e bir selam gönderiyor) yardımı ile bir insan hayatındaki varoluşsal sorgulamaları da göz önüne sunuyor.

Das Testament Des Dr. Mabuse / Dr. Mabuse’nin Vasiyeti (1922)

Lang’ın bir diğer unutulmaz filmi olan Dr. Mabuse’nin Vasiyeti, Nazi propaganda bakanlığı tarafından sakıncalı görülerek yasaklanan sürrealist sinemanın film-noir ile birleşmesinin güzel bir örneğidir. İnsanları psişik güçlerini kullanarak hipnoz yöntemi ile suça teşvik eden Dr. Mabuse’nin öyküsünü anlatır. Dr. Mabuse bu psişik güçlerini kumar masalarında kullanarak bir servet elde ederken diğer yandan suçlulardan oluşan örgütü: Spoerri isimli bir kokain bağımlısı, tetikçisi ve şoförü Georg, Hawasch, Fine ve kendisine aşık olan Cara Carozza’yı çeşitli suçlara teşvik eder. Bunun üzerine bu davayı araştırmaya koyulan Berlin polis müfettişi bütün delillerin yıllardan beri akıl hastanesinde yatmakta olan Dr. Mabuse’yi, işaret ettiğinin farkına varır. Daha sonra devam filmleri çekilen Dr. Mabuse ise, ilk yayınlandığı tarihten itibaren unutulmaz bir korku figürü olarak sinema tarihindeki yerini almıştır.

Das Weisse Bant / Beyaz Bant (2009)

Beyaz Bant, Michael Haneke tarafından yazılan ve yönetilen 2009 yapımı siyah beyaz filmdir. Yönetmen filmin siyah beyaz oluşu hakkında o yılları siyah beyaz fotoğraflar ve filmlerden anımsamaya çalıştıklarını ve bu nedenle algı için önemli bir faktör olduğunu dile getirmiştir. Bu durum bir nevi sinematografik nostalji olarak tanımlanabilir. Yönetmenin bu filmini diğer filmlerinden ayıran bir özelliği ise filmin ana karakterlerden biri olan genç köy öğretmeni tarafından anlatmasıdır. Birinci Dünya Savaşı öncesi Almanya’da bir köyde geçen film, ebeveynlerin cahillikleri ve dinin baskısı altında yetiştirilen bir grup çocuğun öyküsünü anlatıyor. Aslında bu küçük köy üzerinden yola çıkarak Almanya’nın savaş öncesi dönemde, içinde bulunduğu
sosyolojik tabloyu tüm çıplaklığı ile gözler önüne seriyor. Totaliter rejimin en küçük yerleşim birimlerine kadar nasıl işlediğini, suç ve ceza kavramlarının nasıl şekillendiğini, en önemlisi Hitler’i seçen halkın nasıl bir zeminden geldiğini fısıldıyor film bize. Pederin masumiyetini yitirdiğini düşündüğü çocukların kollarına taktığı beyaz bant (filme de ismini veren öğe) masumiyeti hatırlatması ve günah işlemekten uzak durmaları için çocuklara takıyor. Gelin görün ki bu öğe onlarda suç işlemeyi ve ceza-nefret duygusunu körüklemekten öteye gidemiyor.

Der Himmel Über Berlin / Berlin Üzerindeki Gökyüzü (1987)

Wim Wenders’in yönettiği ve senaryosunu Wim Wenders ile Peter Handke’nin birlikte yazdıkları 1987 yılı yapımı şiirsel fantastik filmdir. Melek olmaktan sıkılan Demial’in (Bruno Ganz), savaş sonrası şahit olduğu bütün acılara rağmen insan olmayı istemesi ve bu süreci konu alır. Bir kadına duyduğu arzunun aşka dönüşmesi ile insan olmaya başlayan Damiel’in hikayesi salt bir aşk hikayesi değildir. Yaşamın sıradanlığını ve basitliğini melek Damiel’in gözünden etkileyici bir biçimde işleyen fantastik bir varoluşçu hikâye olmasının yanında aşk hikâyesini de seyirci ile paylaşan filmdir. Olaylardan çok monolog ve diyaloglara dayanan kuvvetli bir metne sahiptir. Filmin yaklaşık dörtte üçlük yani 1,5 saatlik kısmı siyah beyaz çekimdir. Siyah-beyaz ve renkli sekansların bir arada kullanılmasının nedeni meleklere ait olan ile insani olan arasında bir ayrım yaratmaktır. Film yönetmene 1987 yılında Cannes Film Festivali’nde “En İyi Yönetmen” ödülünü kazandırmıştır.

Der Letzte Mann / Son Adam (1924)

Son Adam, 1924 Almanya yapımı siyah beyaz dramatik filmdir. Özgün adı Der Letzte Mann’dir. Alman sinemasının yaratıcı sinemacısı F.W. Murnau, yönettiği bu kült film çevrildiği yıllarda o zamana kadarki en iyi film olarak nitelendirilmiştir. Döneminin teknik imkânlarını zorlayarak ilklere imza atmış bu sessiz filmde özgür kamera tekniğinin ilk örneklerinden biridir. Berlin’de bir otelde çalışan üniformalı bir görevlinin hikâyesini anlatır. Giydiği üniforma onun yaşadığı çevrede önemli bir imaj olmuş durumdadır. Bu adamın işten atılması ile bütün her şey değişir. Aslında varlığını değerli kılan tek şeyin üniforması olduğunu anlar ve üniforması onu terk edince nelerin de terk ettiğini bizlere izleme şansı sunar.

Der Untergang / Çöküş (2004)

Çöküş, 1945 yılı Nazi Almanya’sında Adolf Hitler’in son günlerini ve Berlin’in düşüşünü anlatan 2004 yapımı Almanya filmidir. Çoğu II.Dünya Savaşı filmi Yahudilere yapılan baskıyı konu alırken bu film daha çok Hitler ve yakın çevresindekilerin ruh halini ve II.Dünya Savaşı’nın son günlerindeki Almanya’nın ruh halini de anlatır. Bir karargâhta geçen filmi izlerken karargâhın içinde farklı bir göz olarak hikâyenin içine çekildiğinizi hissederseniz. Adolf Hitler’in ölümüne dek yanında bulunan özel sekreteri Traudl Junge aynı zamanda filmin anlatıcısıdır. Bu anlatış biçimi yaşanmışlık ve gerçeklik hissini daha da ön plana çıkartır. Hitlerin insancıl bir dille ele alındığı Bu film Almanya’da bir süre tartışmaya mahal vermiştir. Film ile unutulmaması gereken bir detay da Bruno Ganz’ın Adolf Hitler rolünde yıllarca unutulmayacak bir performans göstermiş olmasıdır. Başka bir açıdan savaşın son zamanlarına göz atmak isteyenlere tavsiyemizdir.

Die Abenteuer des Prinzen Achmed / Prens Ahmed’in Maceraları (1926)

Gölge tiyatrosu ve animasyon sinemasının önderlerinden biri olan Lotte Reiniger’in yönettiği 1926 yapımı animasyon filmidir. Animasyon severlerin kesinlikle kaçırmaması gereken film, silhouette film tekniği ile çekilen sinema tarihinin ilk uzun metrajlı animasyonlarından biridir. Karakterleri silüetler şeklinde yansıtır ve bu siluetlerden karakterleri ayırt edebilmenizi sağlar. 1001 gece masallarını andıran prens Ahmed’in büyülü yolculuğuna götürüyor. Prens, bir büyücünün aklına girmesiyle sihirli bir atla yolculuğa çıkmaya karar verir. Böylece uçan atıyla çeşitli maceralara atılır. Bütün bu olayları mistik-oryantalist bir anlatım ile 67 dakikaya sığdıran naif bir animasyon filmi.

Die Blechtrommel / Teneke Trompet (1979)

1979 yılında Volker Schlöndorff yönetmenliğinde çekilen film, 1980 yılında Oscar’ı, yine aynı yıl Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye ödülü dahil olmak üzere toplamda 13 ödülün sahibidir. 20’li yıllarda Almanya’da annesi ve hangisinin babası olduğunu bilmediği erkekle aynı evde yaşayan Oscar adlı çocuğun merkezinde Almanya-Polonya hattında geçen bir hikâye. Bu hikâyeyi ilginç kılan şey ise yaşadığı bölgedeki yozlaşmaya ve çarpık ilişkilere tepki olarak 3. yaş gününde teneke bir trampet hediye edilmesini takiben anne rahmine dönmek isteyen Oscar’ın bunu yapamayacağını anladığı zaman büyümeyi reddederek durmasını konu alıyor. Yakın çevresindeki bu alaylara paralel olarak ülkede Nazizmin yükselişine ve savaşın ilk yıllarına şahitlik ediyor. Film ifade etmek istediğini büyümeyi reddeden bir çocuk metaforu üzerinden vermekte ve bu rolü hafızalara kazıyan 12 yaşındaki oyuncu Bennent mutlaka seyredilmeli…

Die Fälscher / Kalpazanlar (2007)

Diğer İkinci Dünya Savaşı filmlerinden farklı olarak Alman Nazi Partisi’nin 1936’da gerçekleştirdiği bir kalpazanlık hikâyesini izlemeye ne dersiniz? Alman Nazi Partisi’nin İkinci Dünya Savaşı sırasında toplama kamplarında bulunan Yahudi matbaacıları sahte sterlin ve dolar basımında kullanılarak İngiltere, ABD ekonomisini çökertme girişimini konu alan film “Kalpazanlar Kralı” Salomon Sorowitsch’in Berlin’de Müfettiş Herzog tarafından tutuklanması ile başlar. Diğer birçok profesyonel suçlu gibi, Sorowitsch de toplama kampına yollanır ancak burası normal bir toplama kampı değildir. Orada olmalarının bir amacı vardır. Savaş ve kan görüntüleri olmadan ince ince işlenen bir savaş dönemi filmi, savaşın başka bir yüzü…

Die fetten Jahre sind vorbei / Edukators / Eğitmenler (2005)

Yönetmenliğini Hans Weingartner yaptığı 2005 yılı Alman filmidir. Jule, erkek arkadaşı Peter ve yakın dostu Jan adlı Berlinli üç anti-kapitalist gencin, antikapitalist bir bakış açısı ile zenginliğe, lükse ve burjuvaziye karşı farklı bir başkaldırı ve savaşma yöntemini aktarıyor. Zenginden alıp fakire verme Robin Hood’luk yerine onların eşyalarını belirli sitemler ile değiştirerek kaotik bir ortam oluşturuyorlar. Sisteme karşı eleştiri yapmaktan kaçınmayan film bunun yanında mizahi unsurları ve güzel müzikleri de ekleyerek sürükleyici ve ilgi çekici bir Alman filmi olarak seyirciye sunuyor.

Die Welle / Tehlikeli Oyun (2008)

Morton Rhue’nin The Wave / Dalga isimli kitabından uyarlanan ve yönetmen koltuğunda Dennis Gansel’in bulunduğu film, son dönem Alman sinemasının güzel örnekleri arasındadır. Siyaset dersleri esnasında topluma faşizmin nasıl yayılabileceğini öğrencilerine deneysel bir yolla anlatmaya çalışan bir öğretmen ve bu deneysellikten etkilenen ve kendilerine Dalga adını veren birkaç öğrenci ile başlayan ilginç oluşumun öğretmenin kontrolünden çıkarak okul sınırlarının dışına taşmasını ve tüm şehri etkilemeye başlamasını konu alır. Dalga hareketi o kadar büyümüş ve negatif hal almıştır ki öğretmen bununla savaşmak zorundadır. “İtaat etmek ne kadar kolay ve yayılıcıdır oysa ki baş kaldırmak?” sorusunu sizlere sordurtur.

Drei / Üç (2010)

‘Üç’; ‘Perfume: The Story of a Murderer’ ve ‘The International’ gibi büyük uluslararası yapımlardan sonra bu kez daha farklı bir konu seçerek queer temasını işleyen ünlü yönetmen Tom Tykwer’ın 2010 yapımı filmidir. Hanna ve Simon Berlin’de yaşayan bir çifttir. Hannah ve sanat teknisyeni olan Simon, birlikte 20 yıldır kültürlü ve modern bir ilişki sürdürmektedirler. Fakat 20 yıl sonra ilişkileri durgunlaşmaya başlar, bir gün Adam’la tanışırlar ve hayatları değişir. Her ikisi de Adam’a aşık olmuşlardır. Queer temalı çoğu filmler biseksüel karakterler ve onların bakış açısını yansıtmanın telaşı içindeyken, Tykwer 30 yıl sonra cinsel kimliğin bulanıklaşması konusunu işlemeyi tercih etmiş ve bunu yer yer komedi ile desteklemiştir.

Good Bye Lenin! / Elveda Lenin! (2003)

2003 Avrupa Film Akademisi’nin En İyi Avrupa Filmi ödülünü kazanan filmin yönetmen koltuğunda Wolfgang Becker otururken, başrollerinde Daniel Brühl, Katrin Saß ve Chulpan Khamatova yer alıyor. Film 89 Doğu Almanya’sında oğlunu Berlin Duvarı’na karşı, sınırların olmaması fikriyle yapılan bir yürüyüşte tutuklanmak üzere iken gören ve o anda geçirdiği rahatsızlık sonucunda sekiz ay komada kalan Christiane ve oğlunun hikâyesini anlatır. Komada kaldığı süreçte politik düzende gerçekleşen değişimlerden bir haber olan Demokratik Alman Cumhuriyeti destekçisi sosyalist anne Christina’nın doktoru oğluna annesinin herhangi bir üzüntü ve anlık sok durumda hayati tehlikeye düşebileceğini söylemesi üzerine Alex, annesine onun hatırladığı türden otonom bir dünya oluşturmaya çabalaması ile devam eder. Sosyalizm ve kapitalizmin iç içe geçtiği devinim sürecinde geçen film politik ve ideolojik bir kaygı gütmeden yaşanan dönemdeki konjonktüre ait detayları kendi oluşturduğu sıcacık ve sevgi dolu kurguya naif dokunuşlar olarak kullanıyor. Ayrıca bir naif detay da filmin müziklerinde Amelie filmi ile büyük ilgi toplayan Yann Tiersen imzası.

Lola Rennt / Koş Lola Koş (1998)

Tom Tykwer’ın yönettiği 1998 Almanya yapımı filmdir. Lola ve Manni’nin hayatlarının yirmi dakikasını seksen dakikada anlatır. Birbirini seven Manni ve Lola çiftinden Manni’nin mafyaya 100.000 Mark değerinde borcu vardır. Film sevgilisini çok seven Lola’nın 20 dakika içinde bu parayı bulmaya çalışmasını konu alır. Aynı olayı üç kere tekrarlar.

M (1931)

Bir şehir katilini arıyor. 1931 Almanya yapımı psikolojik gerilim filmidir. Özgün adı M.’dir. Filmin yönetmen koltuğunda Alman sinemasının en önemli ve ünlü yönetmenlerinden olan Fritz Lang oturmaktadır. Film aynı zamanda sinema tarihinin ilk sesli filmlerinden biri olma özelliği taşır. Film-noir türünün en güzel örneklerinden biridir. Polisler Berlin’de ortaya çıkan ve yalnızca çocukları öldüren seri katili durdurmak için çalışmaya başlar. Polislerin sürekli şehirde gezmesinden rahatsız olan suç örgütleri ise katili polislerden önce yakalar. Suç örgütü, mağdur insanları da arkasına alarak kendi mahkemesini kuracak ve suçluyu burada yargılayacaktır. Mahkeme sahnesi bu filmle ilgili en çok konuşulan sahnedir. Katil Beckert psikolojik olarak hastadır ve cinayetleri istem dışı işlemiş olduğunu kabul eder. Suçun şahsiliği/toplumsallığı üzerinden adalet ve ahlak kavramlarını tartışmaya açan çok katmanlı bir baş yapıttır. Mekânlar stüdyoda yaratılmış ve ışık ve gölgenin etkileyici kullanımları ile bir bütün haline gelmiştir.

Mephisto (2007)

Macar yönetmen István Szabó’nun başyapıtı olan ‘Mephisto’ filmi, ünlü Alman yazar Goethe’nin hayatından mutsuz olan doktor Faust’un başarı ve dünyevi zevkler karşılığında kendi ruhunu bırakarak Mephisto (Şeytan) ile bir anlaşma imzalamasını konu alan ünlü eseri Faust ile benzer bir hikaye sunuyor. Alman tiyatro oyuncusu Hendrik Höfgen, ünlü Almanya’nın seçim öncesi döneminde ulusal parti iktidara gelmeden önce, tiyatro oyunlarında rol almakta ve sanatçının ünü giderek artmaktadır. Nasyonal Sosyalist Parti’nin (Nazilerin) iktidara gelmesi ile baskı rejiminde, pek çok arkadaşı ve sevdiği insan Nazi terörüne maruz kalır ve bir çoğu ülkeyi terk ederken Hendrik Höfgen onu ele geçiren sahnede olma tutkusu ve göz önünde bulunma arzusu ile sadece kariyerini düşünerek çok politik bir tavır alır. Kendisi ile arzuları arasında kalan bir adamın hikayesini bir de Szabó’nun gözünden izlemeye ne dersiniz?

Pina (2011)

Alman Dans Tiyatrosu öncülerinden, sanat yönetmeni ve koreograf Pina Bausch’u konu alan 2011 yapımı üç boyutlu belgeselin yönetmen koltuğunda Wim Wenders oturuyor. Film ne tam olarak bir belgesel özelliğinde, ne de tam bir dans gösterisi. Bu yapımı müzikal belgesel olarak adlandırmak doğru olacak. Güçlü koreografi ve dekorasyonlarıyla özellikle dış mekan dans sahneleri çekimleri ile seyirciyi görsel ve işitsel açıdan çarpıcı ve bir o kadar yeni bir boyuta taşıyor. Hem film izlemek hem de bir dans gösterisini seyretmek eylemlerini üç boyutlu bir şekilde mükemmel detaylar ile harmanlayıp birleştiren yönetmen Wenders adeta “film üzerine dans” ediyor.

Sophie Scholl – Die letzten Tage / Son Günler (2005)

Marc Rothemund yönetmenliğinde 2005 yapımı biyografi filmidir. Hitler’e karşı muhalif duruş sergileyen Die Weisse Rose üyelerinden anti Nazi kadın aktivist Sophie Scholl ve kardeşi Hans’ın el ilanları dağıtırken Münih Üniversitesi’nde tutuklanışı ve son 6 günlerini anlatan film. Nazi Almanya’sını yıkmak, vatana ihanet, düşmana yardım etmek suçlarından haklarında infaz kararı verilir ve uygulanır. Başarılı oyunculuklar ve yönetmeni ile izlenmesi gereken biyografik bir dönem filmidir.

Stroszek (1977)

1977 Batı Almanya yapımı dramatik yol filmidir. Ünlü Alman yönetmen Werner Herzog’un yönettiği film sokak şarkıcısı Bruno Stroszek’in hikâyesini anlatır. Bruno hapisten çıktıktan sonra Eva ile tanışır. Hayat kadını olan Eva’yı kadın satıcıları rahatsız etmektedirler. Bunun üzerine Bruno yeniden hayata başlamak için Berlin’i bırakıp komşusu Scheitz ve Eva’yla birlikte Amerika’ya gider. Bir Amerikan rüyası ile yollara düşüp orada umduğunu bulamayan bir sokak çalgıcısını anlatır Strozsek.

Toni Erdmann (2016)

Kopmak üzere olan bir baba kız ilişkisi nasıl canlandırılır sorusuna çok güzel bir cevap niteliğinde film. Kapital düzenin günümüzde insanı nasıl bir forma soktuğunu, kariyer ve para kazanma hırsının insanları nasıl yalnızlığa ittiğini anlatan yani sadece baba kız ilişkisinden ibaret olmayan film. Bu hayat tarzının aslında insanı nasıl gerçeklikten, anı yaşama kapasitesinden kopardığını ve insanı sadece kariyer odaklı bir forma ve ortama soktuğunu başarılı bir şekilde yavaş yavaş anlatmış yönetmen. Baba Toni Erdmann’ın iyi olmadığını anladığı, kızını hayata tutunmasını sağlamak amacı ile Bükreş’e gitmesi ve birbirinden farklı kılık değiştirme hikayeleri ile kızına unuttuğu bazı değerleri hatırlatmasını anlatan dram-komedi filmidir. Filmdeki dram öğeleri ve komedi öğeleri öyle güzel ayarlanmıştır ki türüne salt olarak dram yada komedi demek pek doğru olmaz.