Bol ödüllü ve yetenekli bir yönetmenin mutfağından çıkmış bir hikayenin görsel şölen eşliğinde bize sunuluşu açılış sekansı ile kendini belli ediyor. Filmografisinde ‘Vozvrashchenie’ (‘Dönüş’) ve ‘Izgnanie’ (‘Sürgün’) gibi başarılı filmleri bulunduran yönetmen Andrey Zvyagintsev’in bu son filmi, Rusya’nın kuzeyinde Barents denizinin kıyıya vuran soğuk ve sert dalgaları içeren gri-mavi doğa panoramalarıyla ile başlayıp yine aynı akışta sonlanıyor. Evet ‘Leviathan’dan bahsediyorum. Deniz kıyısında küçük bir kasabada yaşayan küçük insanlardan yola çıkarak büyük şeyler anlatan bir yapım.

Nikolay bu kasabada kendi halinde yaşayan sıradan bir “vatandaş” iken kendisine miras kalmış olduğu anlaşılan evin, şehir iletişim merkezi inşası kararı sonucu, şey gücü (leviathan) temsil eden başkanın ‘kanunun kendisine verdiği yetkiyle’ yıktırmak istemesiyle mücadeleci bir kimliğe bürünmesi ile başlıyor. Halkın zorla mülksüzleştirilmesi ana teması üzerinden olay örgüsü genişlemeye başlıyor. Ve bu genişlemeye Nikolay’a yardım etmek üzere Moskova’dan gelen askerlik arkadaşı avukat Dmitry de katılıyor. Hobbes’un siyaset felsefesi alanında sorduğu meşhur soruya cevap arıyor film bu aşamadan sonra: “Mülkiyet hakkı, egemene karşı savunulabilir mi?”

Dmitry, Moskova’dan gelirken elinde başkan ile ilgili bir dosya işle gelmiştir. Bu dosyanın içerisinde ne olduğu film boyunca kesinlik kazanmamakla beraber gizli ilişkiler, zaaflar, yolsuzluklar…vb. ilişkilerin içinde bulunduğu izlenimi seyirciye aktarılıyor. Film bundan sonra güçlünün ve sıradanların mücadelesine dönüşüyor. Avukatla pazarlıktan rahatsız olan başkanın güvendiği tek şey gücün kendisinde olduğuna dair sonsuz inancıdır. Başkanın iki ana hedefi vardır artık. Bunlardan ilki bir yıl içinde gerçekleşecek olan seçimlerde tekrar seçilebilmek, ikincisi ise başına bela olmasından çekindiği Moskovalı bir avukatla çetin bir mücadele vermek…

Nikolay’ı serbest bırakarak kendince yarattığı mağduriyeti gidermek adına iyi niyet gösterisi yapan başkan, danışmanı olan bir rahipten aldığı, her zaman güçlü olması ve güçlü görünmesi gerektiği yönündeki öğütleri de unutmuş değildir. Başkan ile rahip arasında geçen diyaloglar otoriteye verilen güç imgesinin aynası gibidir. Hatta başkanın “Sen rahipsin Tanrı’nın ne düşündüğünü bilirsin” demesine karşılık rahip Tanrı adına konuşmaktan dahi geri kalmayarak gücünün meşruiyetinin de altını bir kez daha kuvvetlice çizmekten geri kalmıyor. Tüm gücü kendisinde gören başkanın rahip karşısındaki masum halinin klasik din ve siyaset ilişkisine de göndermeler yaptığı aşikar. Nikolay’ın içeride tutulduğu süreçte toplumun bir erkekten beklediği tüm kabalıkları bünyesinde barındıran Nikolay’dan bıkmış, güzel bir kadın olan Lilya (Nikolay’ın eşi) ile genç avukat arasında başta masum görünen bir ilişki başlasa da bu ilişki evrilir. Nikolay serbest bırakıldıktan sonra avukatın “eski” dostunun yüzüne bakmaya cesareti yoktur.

Digital Fusion Image Library TIFF File

Rusya’nın içinde bulunduğu toplumsal ve siyasal çürümenin özellikle son yıllarda toplum içerisinde kaybolan güven duygusunun beyazperdeye eleştirisel olarak aktarımını ilmek ilmek işliyor yönetmen. İnsan eşine ve dostuna güvenemeyecek hale gelecek kadar mı yozlaşmış ve çürümüştür sorusunu inanın aklına kazıyor. Ve devam ediyor anlatmaya bu kırılma noktasından sonra. Artık başkanın elinde avukata karşı kullanabileceği büyük bir silah vardır. Lilya ile avukatın birlikteliği başkanın kulağına da gider ve güç dengeleri çok hızlı değişir. Başkanın karşısına onun zaaflarını kullanarak çıkan avukatın, kendi zaaflarına yenilgisi filmin bundan sonraki tüm sahnelerine dokunuyor nerdeyse. Lilya evine dönmüştür dönmesine fakat tartışmalar, huzursuzluklar gittikçe şiddetlenmiştir de. Lilya için işler daha da kötüleşmektedir. Tüm bu olanlara dayanamayan Lilya hak ettiği şeyin ölüm olduğuna karar verir ve intihar eder. Bundan sonra ‘kanunlar’ tekrar devreye girer ve gücünün farkında olan başkan, bu ölümden Nikolay’ı sorumlu tutmayı başarır. Artık kazanmış ve daha kazanacak birçok şeyi olan bir başkan vardır sadece.

Senaryo, din-devlet ilişkisi ve vatandaş-devlet otorite güç dengesi gibi bilinen konuları perdeye taşırken bir alt metin olarak arzuların insanları felakete sürükleyişini de filmin kanatlarına tutuşturmayı ihmal etmiyor. Bana göre filmin verdiği mesaja gelirsek, filmin sonunda başkanın kasabaya yaptırdığı yeni kilisenin açılışında rahibin incilden verdiğ öğütlerden birinde geçen “inancımızı savunurken düşmanlarımıza benzememek” diye ifade edebilmem yanlış olmaz sanırım. Arzuların, güçten daha karşı koyulmaz ve yıkıcı olduğunu anlamayı ise izleyiciye bırakıyor Andrey Zvyagintsev.