Hüznü gözünüze sokmadan hafif hafif işleyen, insani duyguların katı ve yumuşak yanlarını izleyiciye çok güzel hissettiren bir film Love is Strange. Başrollerini John Lithgow, Alfred Molina ve Marisa Tomei’nin paylaştığı filmin yönetmen koltuğunda ise Ira Sachs’ı görüyoruz.

Otuz dokuz yıllık mükemmel bir birliktelikleri olan fakat bir tarafın işini kaybetmesi sonucu hayatları bir anda değişen ve evlerini satmak zorunda kalan eşcinsel bir çiftin hikayesini izliyoruz filmde. Değişen kurallar sonucu ilişkilerini evlilikle sonlandıran çift, balayından döndüklerinde kötü bir sürprizle karşılaşacaklar ve taraflardan birinin işini kaybetmesi sonucu evlerini satmak durumunda kalacaklar. Bu süreçte ne yapacaklarını bilmeyen çiftin ilişkisi ve hayatları büyük bir sınavdan geçecektir.

LoveIsStrange8

Oyunculukların yanı sıra filmin müzikleri de kalbinizi ısıtacak cinsten. Genellikle tanıdık tınılar duymamız ise filme kendimizi daha yakın hissetmemize sebep oluyor. Filmin duygularla aşırı ilgilenir yapısı ise insanı rahatsız etmekten ziyade, insanı filmin içine çekiyor. Dengelerin sürekli değiştiği filmde fazla ya da az herkesin bir rolünün olması ise filmi çekici kılan bir diğer neden. Herhangi bir sahnede gördüğümüz herhangi bir karakter muhakkak filme bir yerinden dokunuyor.

love3 (1)

Filmde gördüğümüz New York manzaraları ise adeta orada yaşıyormuşuz hissi veriyor. Kişilerin birbirleriyle olan iletişimlerinin yanı sıra sık sık şehirle de iletişim kuruyor olmaları filmin adeta bütünlük içinde ilerlemesini sağlıyor. Film ilk olarak 2015 yılında !f Film Festivali’nde dikkatimizi çekmişti. Gösterildiği sene birçok insan tarafından övgüyle bahsedilen bu film birkaç kere izlenmeyi hak ediyor. Filmin en güzel taraflarından biri ise; filmde yer alan Chopin’in eserlerinin çoğunun İdil Biret tarafından çalınmış olmasıdır. Ee komşuda pişer bize de düşer. Filmin bizi gururlandıran tarafı da burası.