Avrupa sinemasının bağımsızlık ve gerçeklik adına en büyük örneklerini içeren İspanyol Film Endüstrisini anlamak için başlanması gereken tarih 1895 yılıdır. İspanyol film endüstrisinin olmadığı bu yıllarda ilk haraketli fotoğraf makinelerinin öncüsü Lumiere Brothers‘ın ev sahipliğini yaptığı haraketli fotoğraf sergisi seyirciler ve üreticiler üzerinde şaşırtıcı bir şekilde ilgi odağı olmuştur. 1895 yılını takip eden iki yıl içerisinde İspanya’da tamamı İspanyol yönetmenler tarafından çekilmiş dört sessiz film yayınlanmış ve bu dört film İspanyol film endüstrisi tarafından finanse edilmiştir. Bu filmlerden herhangi birini ilk olarak nitelendirmek zordur. Çünkü tarihi belgelerin çoğu değiştirilmiş ya da kaybolmuş durumdadır. Bu filmler : ‘Riña en un Cafe’ (Fructuós Gelabert), ‘Plaza del Puerto de Barcelona’ (Alexandre Promio), ‘Llegada de un tren de Teruel a Segorbe’ (Anonim) ve Eduardo Jimeno Peromarta’nın ‘Salida de la misa de doce de la Iglesia del Pilar de Zaragoza’sı dır. Bu dört film, ilk oldukları gibi İspanyol halkının yenilikçi sinemaya ve kendi sanatlarına sahip çıkışlarının örneğidir.

Bu yıllardan 1914 yılına kadar devam eden erken dönem boyunca Barcelona, İspanyol film endüstrisinin merkezidir. Ancak 1920’li yıllara gelindiğinde ilk sinema kulübünü, Madrid şehrinde açılışını takiben, Madrid merkez haline gelmiştir. Bu dönemde, İspanya’da üretilen 44 filmin 38’i Madrid’de çekilmiştir. 20’ler tartışmasız İspanya’nın yönetmen koltuğuna şimdiye kadar girmiş en iyi film yapımcılarından biri olan vizyoner Luis Buñuel’in tanınmaya başladığı yılardır. Luis Buñuel Madrid Üniversitesi’nde yirminci yüzyılın başlarında eğitim görmüş ve yıllar sonra Sürrealist olarak ün kazanacak olan; Salvador Dali ve Max Ernst gibi ressamlar ve fotoğrafçı Man Ray gibi sanatçılarla arkadaşlık kurmuş bir isimdir. İlk sinematik başyapıtlardan biri olan ‘Un Chien Andalou’yu 1929’da çekerken filmin sürrealist resmini oluşturmak için ressam Salvador Dali ile birlikte çalışmıştır ki Luis Bunuel’in Salvador Dali ile birçok projesi olmuştur.

Bu dönemde Avrupa’da hâkim olan sessiz sinema akımı İspanya’yı da etkilemiştir. Bu dönemde Fransa’daki Georges Méliès ya da İngiltere’nin Alfred Hitchcock gibi Avrupalı meslektaşlarına ayak uyduran Segundo de Chomón gibi yönetmenler sessiz sinemayı benimsemişlerdir. Fakat bir film endüstrisi altyapısı olmadığından çekilebilen İspanyol filmlerin sayısı parmakla sayılacak kadar azdı. Bu süreci ses çağına geçiş takip etmiştir. Nitekim bu geçişin savaş sonrası İspanyol sinemasının durumunu iyileştirdiğini söyleyemeyiz.

1931’de Mevcut İspanyol film yapımcılarının ekipmanlarını değiştirmeleri ve sessiz film döneminden vazgeçmeleri geçiş mücadelesinin önemli bir göstergesi, bütün yıl sadece bir filmin çekilmiş olması idi. Manuel Casanova, Compañia Industrial Film Española’nın hizmete açılmasına kadar bu düzensiz üretim sürecini 4 yıl sürmüştür.

İspanyol İç Savaşı (1936-1939) sağcı milliyetçiler ve sol kanat bağımsızlık yanlıları arasındaki siyasi anlaşmazlıklar yüzünden İspanya en karanlık ve kasvetli 3 yılını geçirmiştir. Bu karanlık dönem İspanyol film endüstrisini de etkisi altına almış ve İspanyol sineması şiddetin ve politik sansürün tam gücünü hissetmiştir. İç Savaş, İspanyol film endüstrisinin üretim oranlarına ve ekonomisine derinden zarar vermiş, 1936’dan önce yapılan filmlerin sadece% 9’u savaştan sağ çıkmış; bu nedenle bazı filmlerin artık bulmak veya çıkarmak olanaksız hale gelmiştir. Bu resimlerin selüloidleri yok edilerek, savaşa yardım etmek için başka materyallere dönüştürüldüğü bilinmektedir.

İspanyol iç savaşı boyunca, film bir sanat formu ve eğlenceden propaganda için kullanılmaya geçmiştir. Savaşın her iki tarafı kendilerini tanıtmak, karşı tarafın itibarını zayıflatmak ve istenmeyen bilgileri sansürlemek için filmleri kullanmıştır. Bu dönemde İspanyol sineması Franco rejimi tarafından sansüre zorluyordu. Ve bu sansür uygulamasının belirli bir kuralı yoktu. Bu nedenle incelemeye alınan her film, bireysel sansürcülerin görüş ve önyargılarının denetimi altındaydı. Tüm İspanyolca dili dışındaki filmler İspanyolca’ya çevrildi ya da yasaklandı. İspanyol sansürcüleri, diyalogun sevmediği bölümlerini silmek veya değiştirmek için ise dublaj tekniğini kullanıyorlardı. Yapımcılar bu dönemde para kaybetmemek için sansür tehdidine uygun işler yapmak zorunda kalıyorlardı.

1960’lı yıllarda uluslararası film üreticileri arasında söz sahibi olabilmek için iç savaşlar ve İkinci Dünya Savaşı sonrasında dağılmış bir ekonomiye sahip olan yapımcılar büyük platolar yerine İspanya kırsalının onlara sunduğu eşsiz manzaları kullanarak film üretim maliyetlerini düşürmüşlerdir. Anthony Mann epik filmi olan ‘El Cid’ini İspanya’da 1961’da çektikten sonra Avrupa sinemasına öncü olmuştur. İngiliz yönetmen David Lean’ın ‘Lawrence of Arabia’ (1962) Almeria’nın dışında kuru bir nehir kenarında; İtalyan Sergio Leone’nin 1964 tarihli “Spagetti Western”i, ‘A Fistful of Dollars’ da yine Madrid’i çevreleyen ovalarda çekilmiştir.

Franco diktatörlüğünün son yılında üretilen Victor Erice‘nin ilk filmi ‘El espíritu de la colmena’ (‘Arı Kovanının Ruhu’) İspanyol sinemasının “Yeni Çağ”ı olarak adlandırılan yeni bir çağına geçişinin ilk adımı sayılabilir. İspanya İç Savaşı’nın yankıları altında geçen film Frankenstein’a takıntılı olan genç bir köylü kızını merkezine alıyor. Franco dönemini bizzat yaşamış olan yönetmenin belli ölçülerde politik sinema özelliği taşıyan filmi, savaşın geride bıraktığı mekanların ve izlerin peşinde insanlığın hikayesini anlatıyor. Bu nedenle Franco rejimine sinsi bir eleştiri olarak görülüyordu.

İki yıl sonra diktatörün ölümü, yaratıcı fikirlerin özgürlüğüne kavuşturulmasına ve yazarlar, yönetmenler, sanatçılar ve oyun yazarlarının yoğun bir etkinlik başlatmasına yol açtı. Özgürlüğün ilk adımları İspanyol film endüstrisini çevreleyen sansürün gevşetilmesi idi. Bu adım filmlerin ve diğer kültürel eserlerin İspanyolca dışındaki diğer dillerde kullanılmasına izin verilmesini sağladı. Yeni özgürlük ile birçok İspanyol yönetmen, diktatörlük altında tartışma yaratmayan tartışmalı konular hakkında filmler çekti. İspanya’nın demokratik sinemasının en baskın biçimleri Madrileo komedileri, Fernando Colomo’nun komedileri, Alejandro Amenarbar’ın eylemi, Santiago Segura‘nın kara komedileri ve elbette Pedro Almodóvar’ın kompleks ve komik melodramlarıdır.

Sürrealist dahi Luis Buñuel’in başarıları ile başlayıp Pedro Almodóvar’ın ödüllü melodramlarına kadar devam eden İspanyol sineması, faşist Franco rejiminin yıllarca baskısı ve sinemaya karşı kayıtsızlığına direnmesinin sonucunda, uluslararası alanda başarılı, kendi ülke siyaseti ve sosyal ideolojiler ile iç içe geçen filmleri bünyesinde barındıran benzersiz canlı ve zorlu bir sinema kaynağı haline geldi. Bizler de sizler için İspanyol sinemasını yakından tanıyabilmeniz için bu zorlu filmlerin kaynağı olan coğrafyada üretilmiş 25 adet filmi listedik. (Liste, alfabetik sıraya göre listelenmiştir.)

Abre Los Ojos / Aç Gözünü (1997)

Alejandro Amenábar, yönetmenlik serüveninin ikinci uzun metraj denemesi olan bu karmaşık korku tünelinin başarılı başrol oyuncuları Eduardo Noriega ve Penélope Cruz. Film hayattan sonuna kadar zevk alan zengin, yakışıklı genç bir adam olan César’ın öyküsünü anlatıyor. Parasıyla ve güzel görünümüyle kadınları cezbeden César’ın bu tavırları onunla rekabet edemeyeceğini anlayan en yakın arkadaşı Pelayo’yu rahatsız eder. Cesar, Pelayo’nun hoşlandığı kız olan Sofia ile 25. doğum gününde hem eski kız arkadaşının hem de en yakın dostunun karşısında kur yapmayı seçer ve bu bardağı taşıran son damla olur. Dostunun güvenini artık kaybetmiştir. Ertesi gün ise korkunç bir kaza geçirir ve hayatı boyunca hayal bile edemeyeceği tek şey gerçekleşir: Yüzü paramparça olmuştur, güzelliğini yitirmiştir. Kazanın ardından gözünü açan Cesar hapishanenin psikiyatri koğuşunda cinayetle suçlandığını öğrenir. Cesar hapishande ruhsal çöküntüye uğrar ve gerçeklik algısını kaybeder ta ki final sahnesine gelene kadar… Çok katmanlı olan filmde gerçeklik algısının yanı sıra güzellik algısının değişkenliğine şahit olacaksınız. ‘Aç Gözünü’, ‘Vanilla Sky’ın orijinal ve en iyi sürümüdür. Bu nedenle, size maksimum etki için ilk olarak bu filmi izlemenizi tavsiye ederiz.

Agora (2009)

Alejandro Amenábar‘ın 2009 tarihli filmi, 4. yy Roma İmparatorluğu hâkimiyetindeki İskenderiye’de geçiyor. Bilinen ilk kadın matematikçi, astronom ve filozof olan Hypatia’nın (d.370 – ö.415) hayatı merkeze alınarak; toplumsal cinsiyet eşitsizliği; Dinin Bilim üzerindeki baskısı gibi bir çok hassas konuyu ele alışı bu filmi özgün kılan detaylar. İskenderiye Kütüphanesi’ndeki paganlar, Yahudiler ve Hıristiyanlar arasındaki mezhepsel şiddetle bölünmüş bir şehirde bilime aşık bir filozof kadının din ve sınıf ayrımı yapmaksızın öğrencilerine ders vermesi toplumda danışılan kişi olması ve ön planda olması nedeniyle dini radikalizmin getirmiş olduğu baskılara maruz kalışını ve katledilişini konu alıyor.

Arrugas / Kırışıklıklar (2011)

Eğer bu kadar film içerisinde istediğini bulamamış bir animasyon sever iseniz bu film tam sizlik. 2011 yapımı yönetmenliğini Ignacio Ferreras‘ın üstlendiği Paco Roca’nın aynı adı taşıyan çizgi romanından uyarlanan Arrugas, yetişkinlere yönelik bir animasyon filmi. Banka müdürlüğünden emekli olmuş yavaştan Alzheimer belirtileri göstermeye başlayan Emilio, oğlu ve eşi tarafından huzurevine yerleştirilir. Huzur evine alışmakta zorlanan Emilio oda arkadaşı Miguel sayesinde sıkıcı hayatlarını eğlenceli hale getirilmeye çalışırlar. İki yaşlı beyefendi olan Emilio ile Miguel arasındaki dostluğunu yer yer mizah yer yerde dramatik bir şeklîde ele alıyor. Filmin benzersiz gözlemci çizgisi basit ama harika ifade edilen el çizileri ile oluşturulmuş. Yaşlanmaya olan bakış açısını empati ve hayal gücü ile harmanlayarak sıcacık bir şekilde seyircilerin beğenisine sunuyor. Goya Ödülleri’nde hem en iyi animasyon film hem de en iyi uyarlama senaryo ödüllerini kazanmıştır.

Azuloscurocasinegro / Koyulacisiyahayakın (2006)

Yönetmenliğini ve senaryosunu Daniel Sánchez Arévalo‘nun üstlendiği bir İspanyol kara komedisidir. Jorge, diplomalı bir kapıcıdır. Aynı zamanda bakmakla yükümlü olduğu Alzheimer hastası bir babası ve cezaevinde bir abisi vardır. Çocukluk aşkı olan Natalia yurtdışındaki eğitimini tamamlamış ve geri dönmüştür. Natalia döndüğünde Jorge’un da kendisinin de bıraktığı gibi olmadığını hisseder ve sınıfsal farklılar yüzünden bu aşk yaşanması zor bir hal alır. Sınıf atlama mücadelesi içinde olan Jorge’un cezaevinden çıkan ağabeyi Antonio hapiste tanıştığı sevgilisini hamile bırakamamaktadır. Ve Jorge dan bu bu görevi gerçekleştirmesini istemektedir. Jorge’un bu kadınla tanışması ile olaylar enteresan bir hal alır. Dram seviyorum ama içerisinde bir parça komedi de olsun diyorsanız işte size Akdeniz sıcaklığında İspanyol filmi.

Camino (2008)

En İyi Film, En İyi Yönetmen ve En İyi Kadın Oyuncu dallarında olmak üzere altı Goya ödülünün sahibi olan Javier Fresser‘in duygusal draması olarak nitelendirebileceğimiz film 1985 yılında 14 yaşındayken kanserden ölen Alexia González-Barros’un gerçek yaşam hikâyesinden esinlenerek sinemaya uyarlananmıştır. 11 yaşındaki genç bir kanser hastası kızın ölüme yaklaşma sürecini ve bu süreçte Katolik kökten dinci olan annenin kızına bir gün geri verilmesi gereken Tanrı’nın hediyesi olduğuna olan inancı ile güçlü bir muhafazakar Katolik organizasyonunun etkisini anlatıyor. Bu anlatımı yaparken kriz zamanlarında inançlarını rahatlatanları eleştirmiyor; sadece o krizden kâr elde etmek ve genç kızın ölümünü kilise için bir halkla ilişkiler aracı haline getirmek isteyenleri eleştiriyor. Unutmadan eklemek gerekirse aşırı melodramatik filmi izlerken gözyaşlarınıza engel olamayabilirsiniz.

Celda 211 / Hücre 211 (2009)

Goya’da En İyi Yönetmen ve En İyi Erkek Oyuncu dâhil toplam 8 dalda ödül alan filmin yönetmeni Daniel Monzón, daha gerçekçi bir belgesel havası yakalamak için de filmi gerçek bir hapishanede (zamora) çekmiş, aynı zamanda figüran rollerde gerçek mahkumları kullanmıştır. Hikâyenin tutarlı ve gerçekçi bir şekilde işlenişi ve anlatılış tarzının, farklı zamansallıklar ve flashback’lerle desteklenmesi ile kendinizi filmin içinde hissetmenizi sağlıyor. Juan, bir cezaevinde gardiyan olarak çalışmaya başlayacaktır. Çalışmaya başlamadan bir gün önce, iş arkadaşlarıyla tanışmak için görev yerine gider. İki cezaevi çalışanı kılavuzluğunda koğuşların olduğu kısmı gezerken tavandan düşen sert bir cisim Juan’ın kafasına isabet eder. Gardiyanlar onu ayıltmak için 211 numaralı boş hücreye götürür. Juan bilinci kapalı halde hücrede yatarken hapishanede bir ayaklanma patlak verir. Ayıldığında güç bir durumla karşı karşıyadır: Hayatta kalmak için mahkûm rolü oynamak zorundadır.

Cria Cuervos / Besle Kargayı (1976)

Franco rejimine karşı yaptığı örtülü eleştiriler ile dolu filmlerinden sonra 1975 de Franco’nun ölümünden sonra 1976 prömiyeri yapılan Carlos Saura‘nın politik ve psikolojik başyapıtıdır. “Besle kargayı oysun gözünü” anlamında bir İspanyolca atasözünden ismini alan film annesini ve babasını kaybeden teyzeleriyle yaşamaya başlayan Anna ve kardeşlerinin hikayesini anlatan Avrupa sinemasının önemli filmlerindendir. Franco döneminin eleştirisini orta sınıf İspanyol ailesi üzerinden ve bir çocuğun gözünden cinsiyet, ölüm, yetki ve terk gibi birçok özel noktaya dokunarak anlatıyor. Film semboller üzerinden siyasi eleştirisini yapmaktadır. Baba 1975 de ölen Franco’yu ve baskıcı rejimini sembolize ederken Anna geleceği belli olmayan faşist rejimin ortasında kalmış İspanya’yı temsil etmektedir.

Deprisa Deprisa (1981)

Usta yönetmen Carlos Saura‘nın 1981 yapımı filmidir. Filmin konusu; Yaşam biçimi olarak hırsızlık ve ciddi suçlar işlemeyi tercih eden yoksul ve serseri üç gencin arasına bir de Angela adında kadın katılır. Üç gençten biri olan Pablo ile Angela arasında bir aşk başlar. Bu dört genç bir banka soygun yapmaya karar verirler. Planlarını gerçekleştirmek üzere harekete geçerler fakat başarılı olamazlar. Pablo, polis tarafından vurulur. Pablo’nun vücudundan kanlar fışkırmaktadır. Aslında kurtarılabilir; fakat önce erkek arkadaşları sonunda da Angela, Pablo’yu o halde bırakarak kaçarlar. Suç batağında dostluk ve arkadaşlık gibi kavramların nasıl yok olduğunu İspanyol toplumunun hastalıklı yönlerini anlattığı bu dram, 1981 Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı Ödülü’nü kazanmıştır.

El Espiritu de la Colmena / Arı Kovanının Ruhu (1973)

Victor Erice‘nin ilk uzun metrajlı filmi olan ‘Arı Kovanının Ruhu’ İspanyol sinemasının “Yeni Çağ”ı olarak adlandırılan yeni bir çağına geçişinin ilk adımı sayılabilir. İspanya İç Savaşı’nın yankıları altında, genç bir köylü kızı köy sinemasında izlediği James Whale’in ‘Frankenstein’ filminden etkilenerek, ablası İsabel’in, Frankenstein’in ölmediğini, ruhunun yaşadığını ve gözlerini kaparsa Ana’nın onu çağırabileceğini söylemesi üzerine Frankenstein’in ruhunu aramaya başlar. Franco dönemini bizzat yaşamış olan yönetmenin belli ölçülerde politik sinema özelliği taşıyan filmi, savaşın geride bıraktığı mekanların ve izlerin peşinde insanlığın hikayesini bir çocuğun gözünden bal rengi sinematografisi ile uçsuz bucaksız ovalarda koşan çocukların büyüme hikayesini anlatıyor.

El Sur / Güney (1983)

Victor Erice‘in Adelaida Garcia Morales romanından uyarladığı 1983 yapımı filmi ilk filmi olan ‘El Sur’, filmin ‘Arı Kovanının Ruhu’nda olduğu gibi filmin kahramanı Estrella’nın gözünden ve dilinden anlatılan bir baba kız öyküsüdür. Babasının evi terk ettiğinde bir genç kız olan Estrella’nın çocukluğuna dönüşü ile başlayan film ilah olarak görülen babanın bilinmeyen sırlarının açığa çıkması ile nasıl bir çocuğun gözünde hiçe dönüşebildiğini anlatır. Zaman zaman İspanya tarihine ve iç savaş dönemindeki kargaşanın insanlar üzerindeki etkilerine de yer veren sade anlatımlı sakin lirik bir filmdir.

Hable con Ella / Konuş Onunla (2003)

Konuş Onunla, 2003′te en iyi senaryo dalında Oscar ödülü almış ve çeşitli film festivallerinden toplamda 32 birincilik ödülü almış bir Almodóvar başyapıtıdır. Daha çok kadın filmlerinin yönetmeni olarak bilinen Pedro Almodóvar bu defa karşımıza bir erkek hikâyesi ile çıkıyor. Konuş Onunla komadaki iki kadın için iki erkeğin sevgisinin paralel hikayesidir. Matador olan sevgilisi Lydia’nın bir boğa güreşi sırasında yaralanması ve komaya girmesiyle hastanede sevgilisinin başında bekleyen Marco ile aynı hastanede çalışan Alicia isimli bir balerinin hasta bakıcısı olan Beningo arasında oluşan dostluk üzerinden ilerler. Beningo, platonik aşkı Alicia ile gerçeküstü bir ilişki yaşamaktadır. Alicia’nın bakımını yaparken bir yandan da onunla konuşur, günlük hayata dair her şeyi onunla paylaşır. Marco bunu absürd bulur, ancak Benigno: “Kadın beyni, esrar dolu bir evrendir, onların ne zaman neyi anladığını bilemeyiz, sen de git toreronla konuş, anlayacaktır seni, konuş onunla” der. Sevmek eyleminin içinde barındırdığı cinsellik, bağlılık vb. tüm bileşenleri absürd bir halden normale indirgeyen Almodóvar mucizesi ile karşı karşıya kalacağınız filmin etkisinden uzun süre kurtulamayacaksınız.

Julietta (2016)

‘Julieta’, Pedro Almodóvar‘ın yönettiği 2016 yapımı İspanyol filmi. Yaratmış olduğu kadın karakter ile Almodóvar tarzını oluşturan ünlü yönetmenden bu sefer bir anne kız hikâyesini seyrediyoruz. Almodovar’ın 20. Filmi olan Julietta nobel edebiyat ödülü sahibi yazar Alice Munro’nun Chance, Soon ve Silence isimli üç hikâyesinden uyarlanmış. Yönetmenin daha önceki filmlerine nazaran daha trajik bir hikâyeyi ele aldığı film de bazen keder insanları daha da yakınlaştırmaz, onları parçalara ayırır. Antía on sekiz yaşına geldiğinde, bir açıklama yapmadan annesini terk eder. 50’li yaşlarına gelmiş Julieta erkek arkadaşı ile birlikte Madrid’den Portekiz’e taşınmayı planlarken on sekiz yaşına geldiğinde, bir açıklama yapmadan kendisini terk eden kızı Atina nın yakın arkadaşı ile karşılaşmasından Sonra Portekiz’e gitmek yerine eskiden kızıyla birlikte yaşadığı eve geri döner ve kızından haber almayı bekler. Julieta onu mümkün olan her şekilde arar ancak bulabildiği şey kızının hakkında aslında hiç bir şey bilmediğidir.

La Ardilla Roja / Kırmızı Sincap (1993)

İspanyol yönetmen Julio Medem‘in ikinci uzun metraj filmi ‘La Ardilla Roja’, intihar eşiğindeki bir adam ve hafızasını kaybetmiş bir kadını yalan üzerine kurulu ilişkilerini konu alıyor. Eski rock yıldızı Jota, intihar etmeye kalkıştığı sırada bir motosikletin çitlere çarparak kumsala uçtuğunu görür. Olay yerine gittiğinde kazayı yapanın genç bir kadın olduğunu görür. Gelen ambulans ile beraber genç kadın ile hastaneye gider. Kadının hafızasını kaybettiğini anlayan Jota başta Lisa olmak üzere herkesi Lisa’nın sevgilisi olduğuna inandırır. Hastane çıkışında genç kadını Ardilla Roja adındaki bir kamp alanına götürür. Ve yeni bir hayata başlarlar ta ki radyoda kayıp ilanı duyulana kadar.

Los Lunes Al Sol / Güneşli Pazartesiler (2002)

2002 yapımı yönetmenliğini Fernando León de Aranoa‘nın yaptığı başrolünde Javier Bardem’in oynadığı film İspanya’nın kırsalda sırtını dönmüş ve endüstriyel bir liman kenti Vigo’da bildikleri tek iş tersanede çalışmak olan yedi adamın işten çıkartıldıktan sonraki işsizlik ve zorlu hayat şartları ile mücadelesini yer yer güldürerek işler. İşsizlik gerçeğini tüm çıplaklığı ile yüzümüze vuran ve bunu yaparken dramatize etmeyen kapitalizmin insanlar üzerindeki etkisini en sade şekilde anlatan bizden içimizden bir hikâyedir. Hayatın koşuşturmacası içinde senede kaç kere bir pazartesi sabahı güneşin altında umut dolu yarına bakabildik? İşsizliğin vermiş olduğu çaresizlik bir yandan kendi umudunu yeşertir mi? Bu film kendinize bu soruları sormanızı sağlayacak ve zaman zaman kendinizden parçalar bulduğunuzu hissettiğinizde yüzünüzde tatlı bir tebessümün yer ettiğini hissedeceğiniz türden bir yapım.

Los Amantes del Circulo Polar / Kutup Çizgisi Aşıkları (1998)

İspanyol yönetmen Julio Medem‘in senaryosunu yazıp aynı zamanda yönetmen koltuğunda oturduğu filminin başrollerinde Najwa Nimri ve Fele Martinez var. “Otto” ve “Ana” isimlerindeki iki çocuğun tesadüflerin de yardımıyla başlayan ve tesadüflerin senelerce peşlerini bırakmadığı bir aşk hikâyesini anlatıyor. Madrid’te başlayan ve On yedi yıl sonra kutup çizgisinin kıyısında buluşacaklarını bilmeden ‘o’ günün bir gün geleceğine dair umutları ve tesadüfleri “Otto” ve “Ana”nin gözünden iki farklı anlatım ile ele alınan filmi eşsiz Finlandiya görüntüleri taçlandırıyor. İspanyol sinemasının en iyi aşk filmlerinden biri olan Kutup Çizgisi Aşıkları aşk hikâyeleri ve tesadüfleri sevenlerin kaçırmaması gereken bir film.

Mar Adentro / İçimdeki Deniz (2004)

Hayata gelmek insanın tercihi üzerine gerçekleşmiş bir eylem değildir. Peki ya ölmek? Ölmek bir tercih olabilir mi ya da bir özgürlük biçimi? Özgürlük tercih hakkıyla ölçülebilir mi? Sorularına başka bir açıdan bakmanızı sağlayacak yönetmenliğini Alejandro Amenábar‘ın üstlendiği, dram türündeki 2004 yapımı İspanyol filmidir Mar Adentro. Özgün bir konunun çok başarılı bir sinema diliyle anlatıldığı, izleyeni ötenazinin bir tercih olabilmesi üzerinde düşünmeye sevk eder. Başrolünde Javier Bardem’i izlediğimiz ‘Mar Adentro’ 30 yıldır yatağa mahkûm olan ve hayatla tek ilişkisi deniz manzaransın görüldüğü penceresi olan Ramon’un yasamakla ölmek arasındaki ince çizgiyi ve ölümü seçmenin de bir özgürlük olabileceğini düşünmesi ile gelişip hayatına bir son vermek istemesini konu alıyor.

Mientras Duermes / Ölüm Uykusu (2011)

Her zaman mutluluğun paylaşıldıkça çoğaldığına inandık peki ya mutsuzluk? Mutsuzluk da paylaşıldıkça azalır mı? Yönetmenliğini Jaume Balagueró‘nun üstlendiği, gerilim türündeki 2011 yapımı filminde bir apartman görevlisi olan Cesar kendi mutsuzluğu ile beslenen bir karakter olarak karşımıza çıkıyor. Kendi mutsuzluğunun yanı sıra başkalarının da mutsuz olduğunu görmek ona hayata tutunma gücü veriyor. Çalıştığı apartmanda güzel ve hayat dolu olan Clara’nın bu hali onu oldukça rahatsız ediyor. Saplantılı bir biçimde küçük oyunlardan büyük kurgulara dönüşerek bir insanın hayatına mutsuzluğun nasıl adım adım girdiğini gözler önüne koyan bir film. Filmin gerilim anlamında etkiliyiciliğinin bir sebebi de belki gerçek üstü olaylar yerine tamamen günlük hayatta olabilecek türden bir konuyu işlemesi. Bunun bir gün sizin de başınıza gelmeyeceğini nerden bilebileceksiniz?

Noviembre (2003)

2003 yılı yapımı olan yönetmen Achero Mañas‘ın Sanatı ile sanatı anlattığı bir başyapıttır. Madrid’de konservatuar öğrencisi olan Alfredo, kendisi gibi idealist arkadaşlarıyla birlikte sanata yenilikçi bir bakış ile sahip çıkmaya çalışan gençlerin toplum için sanat anlayışı temeli ile yola çıkarak Kasım adında bağımsız bir tiyatro grubu ile caddelerde, sokaklarda, metrolarda; halk neredeyse orada ortaya konulacak oyunlar sergilemesi ve bu oyunlardan kazanç elde etmeden toplumun gelişimine katkıda bulunma çabalarını anlatır. Filmi kendi içinden bir replik ile ifade etmek gerekirse: “Bizler, sanatın kalpleri değiştirebileceğine inanıyoruz. Ve onlara güç verebileceğine. Sanat, insanlara yaşadıklarını hissettirebilir. Sanat, erkek ve kadının ruhuna erişebilir. Sanat, topluma şuur getirir. Bizleri daha iyi bir birey yapar. Sanat, evrensel olabilir. Sınırsız, her türlü dinden ve ırktan bağımsız. Sanat bir ilah olabilir. Ama bir dekor asla! Gerçek bir silah! Hedef vurulmalı.” der bize Noviembre.

Rec / Ölüm Çığlığı (2007)

‘Blair Witch Project’, ‘Cloverfield’ gibi tek el kamerasıyla tüm filmi anlatma tekniği kullanılan korku gerilim filmi seviyorsanız bunun İspanyol sineması ile harmanlanmış hali tam size göre. İtfaiyeciler ile ilgili bir program yapan Angela’nın oldukça sıkıcı geçen programında yaşlı bir kadının geçirdiği ev kazası ile ilgili gelen bir haber üzerine itfaiyecilerin peşine takılıp kadının yaşadığı eve gitmeleri ve evden gelen çığlık seslerini duymaları ile başlayan olaylar dizisini konu alan gerilim filmi, Jaume Balagueró tarafından yönetilmiş ve yazılmış muhteşem atmosfer, muhteşem makyaj ögelerine sahiptir.

Tambien la Lluvia / Yağmurda Bile (2010)

Icíar Bollaín yönetmenliğinde 2010 yılında çekilen bir İspanyol filmidir. Kristof Kolomb’un keşfettiği Cochabamba’da sömürgeciliğe ve köleliğe ilk karşı çıkan rahipler Bartolome de las Casas ve Antonio Montestinos hakkında belgesel çekmeye giden bir yönetmen ve yardımcısı kendilerini Kolomb’dan 500 yıl sonra bile toplumsal huzursuzlukların devam ettiği bir coğrafyada bulurlar. Bu bölgede halk su için savaşmaya başlamıştır. İnsanların yağmur suyunu dahi biriktirip kullanmasını bile yasaklayan ve vergilere bağlayan hükümete karşı suya kavuşma haklarını kazanma mücadeleleri film içinde film tekniği ile eşzamanlı olarak anlatılır. İki hikâyede aslında Kolomb zamanında altın için sömürülen insanlar şimdi su için sömürülmeye devam etmektedir. Emperyalizmin aslında yüzyıllar boyunca sadece şekil değiştirerek insani özelliklerimizi nasıl sömürdüğünü gözler önüne seriyor.

Thesis / Tez (1996)

Gerilim film türü denilince akla ilk gelen hiç şüphesiz İspanyol yapımı filmlerdir ve tabi ki İspanyol sineması denildiğinde akla ilk gelen yönetmenlerden biride Alejandro Amenábar‘dır. ‘Thesis’; yönetmenin dünya çapında ünlenmesini sağlayan ve henüz 24 yaşında yönetmenliğini üstlendiği, psikolojik gerilim türündeki filmdir. “Görsel ve İşitsel Medyada Şiddet” konulu bir tez hazırlayan Angela için üniversitenin film arşivini tarayan danışmanı, bir genç kıza işkence yapıldığını gösteren bir video kaset bulur ve bu kaseti izlerken gördüklerine dayanamayıp kalp krizi geçirir. Angela danışmanını görmeye gittiğinde adamın cesediyle birlikte bir video kasetle karşılaşır. Angela, üç yıl önce ortadan kaybolan bir öğrencinin işkence görerek öldürülüşünün kanıtını elinde tutmaktadır. Bu cinayeti çözmeye çalışan Angela’nın hikâyesi izleyiciyi gerilimin doruklarına çıkartan bir film olmasının yansıra izlerken yapmış olduğunuz tüm tahminlerinizi yanıltacak sürpriz sonlu İspanyol gerilim filmidir.

The Holy Innocents (1984)

1984 yapımı Mario Camus‘un yönettiği ‘Holy Innocents’, Miguel Delibes’in aynı isimli romanından uyarlanmıştır. Franco’nun faşizmi, kilise baskısı ve İspanya’nın kırsal kesimindeki barbar feodalizm arasındaki siyasal bağlantının keskin, unutulmaz bir portresidir. Yoksul köylüler Paco ve Régula, toprak ağası Pedro için çalışmaktadırlar. Yaptıkları hizmetin karşılığı olarak da bir araziyi işlemekte ve geçimlerini zar zor buradan sağlamaktadırlar. Sahip oldukları üç çocukltan biri zihinsel engellidir. Diğer ikisi feodal baskı yüzünden çalışmaya zorlandıklarından okula bile gidememektedir. Film, bu emekçilerin feodal düzen tarafından sömürülüp himaye edildiğini yavaş yavaş ortaya koyuyor. Azarias’ı oynayan Francisco Rabal, The Holy Innocents’daki performansıyla Cannes’da En İyi Oyunculuk Ödülü almaştır.

Tierra / Toprak (1997)

Julio Medem‘in daha önceki filmlerinden alışık olduğumuz gerçeküstü öğeler ile hafif erotizmin başarıyla harmanlandığı bir başyapıttır. Angel, ilaçlama işi için bir kasabaya geldiği bir zamanda birkaç soru sormak için rastgele uğradığı evde gördüğü Angela adındaki kadından etkilenir. İlaçlama yaptığı sırada traktör süren Patricio adında bir adamla tanışır. Bu adam, Angela’nın kocasıdır. Angela’nın kocası Mari adında bir hayat kadını birliktedir. Angel aynı zamanda Patricio’nun sevgilisi olan bu kadına da ilgi duymaktadır. Angel, kasabada halkından kurduğu bir ekiple ilaçlama işini yaptıktan sonra ödeme konusunda sıkıntı yaşar ve kasaba halkı ile arası bozulur. Kasabalıların yaban domuzu avına çıktığı bir gecede silahı ile Patricio’yu yaralayan Angel’in arası bozulur. Angel kendisini yarı insan yarı melek olarak görür ve ona bu kötü şeyleri yaptıranın içindeki başka bir insan olduğunu iddia eder. Kasaba halkı Angel’in deli olduğunu düşünür. Yıldırım çarpması sonucu Angela’nın kocası ölür. Angel ile âşık olduğu kadınla aralarında bir engel kalmamıştır. Fakat Bu sürede Mari de Angel’a aşık olmuştur.

Un Chien Andalou / Endülüs Köpeği (1929)

Endülüs Köpeği, gerçeküstücü sinemanın ilk örneği kabul edilen 1929 yapımı 16 dakikalık sürrealist filmdir. Luis Buñuel ve Salvador Dali gibi iki dâhinin düşlerden yola çıkarak bir film yapsak nasıl olur? fikri ile oraya çıkmıştır. Filmi izlerken aslında hiç bir şey algılamamış gibi hissetmenizin nedeni filmin belli bir zamansal devamlılığı olmayışıdır. Bunun nedeni yönetmen Buñuel’in düşsel gerçekliğin belirsizliğini rüyalardaki gibi zamansal ve mekânsal sıçramalar şeklinde ifade ediş tarzıdır. Eğer dâhilerin zihinlerinin nasıl bir işleyişi olduğunu keşfetmek istiyorsanız 16 dakikanızı ayırıp ki dâhinin rüyalarından doğan bu sürrealist yapıtı izlemelisiniz.

Vacas / İnekler (1992)

Vacas, Julio Medem‘in Carlos Saura ve Pedro Almodovar’ın gibi İspanya’nın önde gelen yönetmenleri arasına girdiği film olarak bilinir. ‘Vacas’tan sonraki filmlerinde daha çok çağdaş ve karakter odaklı filmleri ile tanıdığımız Medem ilk filminde bir İspanyol yerleşimi olan Bask’ın tarihine yönelmeyi seçmiştir. Bu hikâye, Euskadi’nin yüksek vadilerinde ve tepelerinde İspanyol İç Savaşı’nın öncesinde tek bir hareketin üç kuşak boyunca iki ayrı ailenin hayatını şekillendirdiğini, 60 yılı aşkın bir süredir rekabet içerisinde yasabileceklerini anlatıyor.